27 Mart 2013 Çarşamba
SALLY HANSEN OJELER
Sally Hansen Shall We Dance?
Geçen kadınlar gününde Sally Hansen'da 3 al 2 öde kampanyası vardı Gratislerde. Aslında merak ediyordum Sally Hansen ojeleri ama fiyatları bir oje için fazla geliyordu. Kampanyada olunca artık merakıma yenildim ve bunları aldım. Kalıcılık açısından gerçekten performansları yüksek, diğer markalarda açık renklerde tırnaklarımda dalgalanma oluyordu ama bu renkte (shall we dance) öyle bir şey yaşamadım yani o yönden de çok iyi ancak iki kat sürüldüğünde kuruması zaman alıyor ve benim gibi tez canlılar için hiç uygun değil bu.Ayrıca Küçük şişede olanların fırçasını daha çok beğendim. Tekrar alır mıyım diye sorarsanız çok beğendiğim bir renk olup diğer oje markalarında o renk yoksa alabilirim ama ilk tercih edeceğim marka değil. Diğer renkleri de (tam bir yaz rengi olan twisted pink (küçük şişe), I pink I can (tatlı pembe olanı), flirt adı gibi iç gıcıklayıcı bir bordo:) ve son olarak plum's the world burada kahverengi gibi çıkmış ama aslında çok tatlı bir gül kurusu) en kısa zamanda uygulayıp sizlerle paylaşacağım.
16 Mart 2013 Cumartesi
KURU DOMATES SALATASI
Havalar soğudu :( Halbuki ne güzel ısınmıştı ve ben kışlıkları kaldırmaya bile niyetlenmiştim. Neyse hava durumuna baktım haftaya hava güzel olacak gibi :)
Sizlerle daha önce hazırladığım ama tarifini paylaşmaya vakit bulamadığım bir salatayı paylaşmak istedim oldukça kolay bir salata ama belki de daha önce kuru domatesi, benim gibi, denememiş olanlar vardır. Market rafında görünce bir deneyeyim dedim. Önce kurutulmuş domatesleri (10 tane kadar) kaynayan suyun içine koydum, onları yumuşayana kadar haşladım. Süzdüğüm domatesleri küçük küçük doğradım, içine bir kutu mısır konservesi, yeşil zeytin, ceviz kırığı ve turşu kattım. Ortaya böyle renkli bir salata çıktı.
Sizlerle daha önce hazırladığım ama tarifini paylaşmaya vakit bulamadığım bir salatayı paylaşmak istedim oldukça kolay bir salata ama belki de daha önce kuru domatesi, benim gibi, denememiş olanlar vardır. Market rafında görünce bir deneyeyim dedim. Önce kurutulmuş domatesleri (10 tane kadar) kaynayan suyun içine koydum, onları yumuşayana kadar haşladım. Süzdüğüm domatesleri küçük küçük doğradım, içine bir kutu mısır konservesi, yeşil zeytin, ceviz kırığı ve turşu kattım. Ortaya böyle renkli bir salata çıktı.
24 Şubat 2013 Pazar
SAÇ MASKESİ
Bu sıralar saç bakımına kafayı takmış durumdayım. Allah'tan öyle çok dökülen, cansız saçlarım yok ama çok yavaş uzamaları beni rahatsız ediyor açıkçası. Çok uzun yıllardır saçımı boyatıyorum ve ayrıca bir saç bakımı yapmıyordum ama artık kendi doğal rengime dönmek istiyorum. O yüzden saçlarımın sağlıklı olması için maske yapmaya başladım. Yaklaşık bir aydır haftada bir kere uyguluyorum. Tarifi sizlerle de paylaşmak istedim. İnternetten yaptığım araştırmalar sonucumda oluşturduğum bir tarif oldu bu.
Gerekenler:
1 yumurta sarısı
1 çorba kaşığı bal
1 çorba kaşığı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı badem yağı
1 tatlı kaşığı menekşe yağı
1 tatlı kaşığı sarımsak yağı
1 tane evigen ampül
1 tane bepanten ampül
1 tane bemiks ampül
Hepsini karıştırıp saçlarımıza sürüyor, saçlarımızı streç filmle sarıp bir kaç saat bekletiyoruz. Ne kadar çok bekletebilirseniz o kadar iyi. Evigen, Bepanten, Bemiks ampülleri eczaneden aldım (üç kutu toplamda 12,5 lira etti). Sarımsak yağı konusunda uyarmak istiyorum, kokusu çok keskin o yüzden güzel kokulu (ben menekşe yağı tercih ettim) bir yağ ile kullanırsanız o kadar baskın bir koku bırakmıyor saçta, zaten bir iki yıkamaya saçta koku falan kalmıyor. Sonuç olarak daha az dökülen ve güçlü saçlarım oldu, uzama konusunda herhangi bir etkisini henüz görmedim ama düzenli kullanımın işe yarayacağını düşünüyorum.
Gerekenler:
1 yumurta sarısı
1 çorba kaşığı bal
1 çorba kaşığı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı badem yağı
1 tatlı kaşığı menekşe yağı
1 tatlı kaşığı sarımsak yağı
1 tane evigen ampül
1 tane bepanten ampül
1 tane bemiks ampül
Hepsini karıştırıp saçlarımıza sürüyor, saçlarımızı streç filmle sarıp bir kaç saat bekletiyoruz. Ne kadar çok bekletebilirseniz o kadar iyi. Evigen, Bepanten, Bemiks ampülleri eczaneden aldım (üç kutu toplamda 12,5 lira etti). Sarımsak yağı konusunda uyarmak istiyorum, kokusu çok keskin o yüzden güzel kokulu (ben menekşe yağı tercih ettim) bir yağ ile kullanırsanız o kadar baskın bir koku bırakmıyor saçta, zaten bir iki yıkamaya saçta koku falan kalmıyor. Sonuç olarak daha az dökülen ve güçlü saçlarım oldu, uzama konusunda herhangi bir etkisini henüz görmedim ama düzenli kullanımın işe yarayacağını düşünüyorum.
KELEBEĞİN RÜYASI
Yılmaz Erdoğan'la ilgili duygularım sık sık değişse de bu filmi merak ediyordum. Ayrıca filmin eşimin memleketinde çekilmesi de merakımızın başka bir sebebiydi. Film 1940lı yıllarda Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur isimli Zonguldaklı iki şairin bir kıza aşık olmalarıyla başlıyor. Muzaffer Tayyip'i Kıvanç Tatlıtuğ canlandırırken, Rüştü Onur'a Mert Fırat hayat veriyor, Yılmaz Erdoğan da onların hocaları olan Behçet Necatigil rolünde. İki şairimiz beğendikleri kıza iki tane şiir vererek kızın hangi şiiri daha çok beğeneceği üzerine bir iddiaya giriyorlar. Ona göre, diğeri aradan çekilecek. Asıl kızımız olan Suzan, zengin bir ailenin tek çocuğu ve verem olan bu iki şairle arkadaşlık yapması babasının hiç hoşuna gitmiyor. Ama kız, şairlerle görüşmeye devam ediyor. Rüştü Onur'un hastalığı ilerleyince hocası Behçet Necatigil'in aracı olmasıyla Heybeliada Sanatoryum'una yatırılıyor. Orada hayatının aşkıyla tanışıyor, diyeyim ve gerisini izlemek isteyenler için gizli bırakayım. Aslında hoş bir filmdi. Ancak çoğu yerde bir Amerikan ya da İngiliz filmi izliyormuşum gibi hissettim: Üç arkadaşın aynı anda bisiklete binme görüntüsü, Kıvanç Tatlıtuğ'un şapkalı hali, müzik bile yabancı film müziği gibiydi. Filmdeki bazı siyasi göndermeler rahatsız ediciydi, bunda dönemimizin gereklerine (!) uyulmuş gibi geldi. Onun dışında oyunculuklar gayet iyiydi, özellikle Kıvanç Tatlıtuğ kendini katbekat aşmıştı. Şairlerin hocaları Behçet Necatigil'le diyalogları gülümsetecek cinstendi. Güzel vakit geçirmek ve çok erken hayata gözlerini yuman bu iki şairin hayatını öğrenmek istiyorsanız kaçırmayın derim.
22 Şubat 2013 Cuma
ÇİKOLATALI TÜRK KAHVESİ
Taze elden taze pişmiş taze kahve tazeler :)
Kültürümüzde kahvenin yeri başkadır, zaten kırk yıllık hatrı olan başka bir içecek var mıdır dünyada hiç bilmiyorum. Kahve keyiftir, kahve muhabbettir, dostluktur belki biraz dedikodudur. Fala inanmayıp falsız kalmayanların favori içeceğidir. Üç vakte kadardır kahve, akşam yorgunluğuna birebirdir kahve, Allah'ın emriyle sözünün anahtarıdır da... Öyle Amerikan kahvesi gibi aceleye gelmez ne içişi ne de hazırlanışı.
Belki de çoğu kişinin bildiği ve tattığı bir Türk kahvesi tarifi paylaşacağım. Benim gibi denemekte geciken, hem kahveyi hem de çikolatayı sevenler hemen denesinler, tecrübeyle sabittir süper bir tatla tanışacaklar. Bu kadar övgüden sonra şu tarifi vereyim çok geç olmadan :) Ha bu arada tarif tarif diyorum öyle ahım şahım bir tarif değil, Türk kahvesini bildiğimiz gibi hazırlarken içine bıçakla ince ince kıydığımız bitter çikolatayı ve kişi başı bir tatlı kaşığı olacak şekilde süt tozu (kahve kreması tozu) ekliyoruz bu kadar. Bu arada uyarayım ben iki kişilik kahveye 6 kare bitter çikolata koydum, az bile geldi sayılır ki biz kahveyi orta şekerli içiyoruz. Damak tadınıza tam uyan çikolatalı kahveyi hazırlamak için bir kaç deneme yapmanız gerekebilir benden söylemesi. Afiyet şeker olsun efem :)
AVON PERFECT KISS SMITTEN RED VE PINK WINK
Reklamlarını televizyonda gördüğümden beri bu rujları merak ediyordum. Bu ayki katalogda indirimde olduğunu görünce denemeye karar verdim. Çok fazla renk seçeneği vardı, seçmekte zorlandım açıkçası. Zaten katalogda görünen renkten farklı çıkma olasılığı da olduğu için internetten renklerini araştırdım. Smitten red ve pink wink hoşuma giden renkler arasında oldu. Pink wink beklediğim gibiydi ama smitten red'in kırmızıyla pek alakası yok, kendisi pembemsi bordo bir renk ama ikisi de hoş renkler, kalıcılar da, aldığıma pişman olmadım kısacası. Denemek isteyenler çekinmeden sipariş verebilirler :)
11 Şubat 2013 Pazartesi
cici yüzükler
Son zamanlarda bu ince, zarif yüzükler moda oldu. Taksim'de pasajlarda birkaç tane gözüme kestirdiğim olmuştu, kararsız kalıp sonra alırım dedim ama kafama takılınca dayanamadım. Gözüm Taksim'e gitmeyi de almayınca, Bakırköy'e yollandım orada birkaç gümüşçü gezdikten sonra bu cici yüzükleri buldum. Özellikle baykuşlu olanına bayıldım. Kalpli olanını da çok sevdim ama yüzük parmağıma biraz geniş geldi; o an çok dikkatimi çekmedi ama parmağımdan çıkacak bollukta :( Baş parmağıma takarak kullanıyorum ama yüzük parmağıma daha çok yakıştırdığım için biraz içime sinmiyor belki daralttırırım. Bu arada bu yüzüklerin çok çeşitli modelleri (love yazılı, barış işaretli, sonsuzluk işaretli, dört yapraklı yonca) var. Kedili bir iki model gördüm aklımda kaldı bir daha ki sefere bir tane de kedili alırım belki :)
Essence Stay All Day Far
Essence'in bu krem farlarını çok beğenerek kullanıyorum. İlk olarak pembe renkli "For Fairies"i aldım. Gerçekten peri gibi hissediyorum bunu kullanırken :) Çok tatlı hafif pembe bir renk veriyor ve bazen tek başına kullanıyorum bazen de siyah ya da gri kalem çekiyorum ve daha belirgin bir ifade veriyorum gözlerime. Diğer rengini de(Coppy Right) Essence'in son indiriminde ancak bulabildim. Birçok Gratis'te Essence standına baktım ve çoğu stantta indirimli olan ürünlerden kalmamıştı. Normal fiyatı 9 lira civarı, indirimli 3.5 lira. Fiyatı da uygun. Bir de sarı ışıltılı bir tonu var, onu bulabilirsem onu da almak istiyorum ama indirim bitene kadar bulamayacağım galiba.
27 Ocak 2013 Pazar
ZENGİN MUTFAĞI
Geçen cumartesi arkadaşlarımızla Zengin Mutfağı'na gittik. Çoktandır tiyatroya gitmiyordum, benim için güzel bir değişiklik oldu.
Zengin Mutfağı'nda 1970'ler Türkiyesi'nde zengin köşkündeki hizmetlilerin, o yıllardaki toplumsal kavga içinde taraf olup olmama konusunda yaşadıkları anlatılıyor.
Oyunculuk süper, konu da ilginç olunca; tiyatronun sonuna kadar gözlerimizi bile kırpmadık desem yalan olmaz. Oyun bittiğinde herkes ayakta güçleri yettiğince alkışlıyordu. Çıktığımızda iyi ki gelmişiz dedik. Hatta bu dönemde böyle cesur bir oyun Şehir Tiyatrolarında mı oynanıyor diye şaşırmadık değil. Akşam oyunla ilgili yorumları okuyayım dedim. Ama o da ne? Oyun, sahneden kaldırılmış. Çok şaşırdık ve üzüldük. Eğer olur da Ocak ayındaki son gösterimlerinde yer bulabilirseniz kesinlikle kaçırmayın derim. Eğer tiyatroda izleyemezseniz, Şener Şen'in oynadığı filmini de izleyebilirsiniz. Kesinlikle tavsiye ederim.
MAMA
Mama bu hafta vizyona giren gerilim tarzı bir film. Bütün korku filmlerinin kendini tekrarladığını bilmeme rağmen fragmanını izleyince beklentiye girdiğimi söylemeliyim. Beklentilerimi karşılamadı ama yine de eh işte diyebilirim. Annesi ve babası ölen iki küçük kız, ormanda küçük bir kulübede 5 yıl boyunca yaşamayı başarıyorlar. Amcaları onları bulmaktan hiçbir zaman vazgeçmiyor ve sonunda küçük kızlar bulunup bir süre doktor kontrolünde tedavi edildikten sonra amcalarına teslim ediliyor. Ancak eve gelen küçük kızlar yalnız değillerdir.
Hayaletin ilk anda ortaya çıkması ve gizemin ilk anda bitirilmesi çok hoşuma gitmedi. Kızların tavırları yeterince korkutucu olmuş hayalete gerek yokmuş diye düşündüğüm anlar oldu. Ve filmin sonu alışılmış hayaletten kurtulma hikayesi değildi aslında daha farklı da bitebilirdi. Amcasının sevgilisinin, amcaya olan aşkı da ayrıca beni hayran bıraktı. Ben o kızları görsem arkama bakmadan kaçabilirdim. Kısacası çocuk oyuncuların oyunculukları çok etkileyiciydi, kimi yerlerde işlenen duygusallık da kararındaydı. Çok merak edenler sinemada izleyebilirler ama evde de izlenebilecek bir film olduğunu söyleyebilirim. Hatta izlememek de çok şey kaybettirmeyecektir :)
PAZAR HAMARATLIĞI
Dereotlu poğaça ve kek... Dereotlu poğaçayı nefis yemek tariflerinden aldım. Çoktandır az kişilik bir poğaça tarifi arıyordum ve bu tarif çok hoşuma gitti. Ben peynir de ekledim ayrıca, üzerine de susam çok yakıştı :) Tarifi merak edenler buraya TIK TIK.
Kekim ise sürekli yaptığım ve bloğumda daha önce paylaştığım kek, merak edenler buradan buyursunlar. Bu sefer de güzel güzel hazırladım kekimi, hatta içine ne koysam diye düşünürken evde çoktandır duran fiskobirliğin fındık ezmesini kullandım, pişirmeden önce bile tadı nefisti. Mutlu mesut fırına kekimi koydum ve birazdan ortaya çıkacak mis kokuları beklemeye başladım ki aniden elektrikler gitmez mi :( Neyse dedim birazdan gelir stres yapma, kekim de bu arada ne güzel kabarmıştı. Tam bir saat elektrik gelmedi tabi benim kek de fıs diye söndü, çok canım sıkıldı ama yine de fırını tekrar çalıştırdım. Her ne kadar çok kabarık olmasa da yenecek kıvamda bir kek çıktı ortaya.
Kekim ise sürekli yaptığım ve bloğumda daha önce paylaştığım kek, merak edenler buradan buyursunlar. Bu sefer de güzel güzel hazırladım kekimi, hatta içine ne koysam diye düşünürken evde çoktandır duran fiskobirliğin fındık ezmesini kullandım, pişirmeden önce bile tadı nefisti. Mutlu mesut fırına kekimi koydum ve birazdan ortaya çıkacak mis kokuları beklemeye başladım ki aniden elektrikler gitmez mi :( Neyse dedim birazdan gelir stres yapma, kekim de bu arada ne güzel kabarmıştı. Tam bir saat elektrik gelmedi tabi benim kek de fıs diye söndü, çok canım sıkıldı ama yine de fırını tekrar çalıştırdım. Her ne kadar çok kabarık olmasa da yenecek kıvamda bir kek çıktı ortaya.
23 Ocak 2013 Çarşamba
RİMMEL 520 AT EASE
Çok tatlı bir kahverengi tonu. Rimmel ojelerini zaten beğenerek kullanıyorum. Bu da kullanmaya doyamayacağım bir rimmel oje daha :)
15 Ocak 2013 Salı
SON ALIŞVERİŞ
Uzun süredir mağazalarda bir indirim şölenidir gidiyor. Şu sıralar alışveriş merkezlerinden kendimi uzak tutmaya çalışıyorum ya da gittiğimde kendimi frenlemeye çalışıyorum. İhtiyacım olan son birkaç parça da bunlar. Avon Forever EDP parfüm, bu parfümün ilk şişesi bitmek üzere çok güzel, hafif, çiçeksi bir koku, beğenerek kullanıyorum. Daha önce Avon'un Perceive, Romantic Voyage parfümlerini severek kullanıyordum. Perceive çok yaygınlaşınca, Romantic Voyage'a geçtim ama onu da piyasadan kaldırdılar halbuki ben o kokuyu çok seviyordum. Neyse Forever'ı da sevdim ben :)
Bu eyeliner'ı da geçen Watsons'da görmüştüm. Alayım mı almayayım mı bir türlü karar verememiştim. Bugün dayanamadım. Pink diamonds'ı aldım. Mavisi, kahverengisi, sadece siyah olanı da var. Burda tam siyah gibi görünmüş ama mini mini, pembe pırıltılar var içinde ki ben çok severim. Yanında da mini fırçası hediye (profesyonel olduğu yazıyor), hemen denedim ve gerçekten kolay kullanım sağlıyor. Ben hem fırçayı hem de eyeliner'ı çok beğendim. (Watsons'da 17.50 TL-Maybelline'in göz ürünlerinde indirim varmış)
Bu da göze parlaklık verdiğini iddia eden Max Factor'ün Eye Brightening maskarası. Bu maskarayı ilk yabancı bir blogda görmüştüm Türkiye'ye gelmemişti ve merak etmiştim gerçekten işe yarıyor mu diye. Geçen aylarda stantlarda gördüğümde maskaram bitmediği için sonra alırım diye düşünmüştüm. O sıralarda bir arkadaşıma tavsiye ettim ve o kahverengi gözler için olanını aldı. İlk önce bir fark göremedik ama sonra gün ışığında minik gümüş ışıltılar gördük ve gayet hoş görünüyordu. Bende bugün ela gözlüler için olanını aldım. Aslında gözlerim kahverengi ama açık renkte kahverengi olduğu için bunu almayı tercih ettim. Fotoğrafta görünmese de içinde minik altın renginde ışıltı var ve ben çok beğendim. Onun dışında klasik Max Factor maskarası, kirpikleri tek tek ayırıyor ve tek seferde kullanmak benim için yeterli oldu.
Ve fondötenlerle imtihanım :) Aslında diğer fondötenimi bitiremedim. Bir seneyi geçtiği için atmak zorunda kaldım. Çok da fondöten kullanan biri değilim ama bir tane bari elimin altında olsun istiyorum galiba. Bu da Avon'un son çıkarttığı Luxe serisinin fondöteni. Natural glamour, ten rengime uygun, çok kapatıcı değil, yüze ağırlık vermiyor ki benim bir fondötende aradığım özellikler bunlar. Bileğimde ürünün uygulanmış hali.
Bu eyeliner'ı da geçen Watsons'da görmüştüm. Alayım mı almayayım mı bir türlü karar verememiştim. Bugün dayanamadım. Pink diamonds'ı aldım. Mavisi, kahverengisi, sadece siyah olanı da var. Burda tam siyah gibi görünmüş ama mini mini, pembe pırıltılar var içinde ki ben çok severim. Yanında da mini fırçası hediye (profesyonel olduğu yazıyor), hemen denedim ve gerçekten kolay kullanım sağlıyor. Ben hem fırçayı hem de eyeliner'ı çok beğendim. (Watsons'da 17.50 TL-Maybelline'in göz ürünlerinde indirim varmış)
Bu da göze parlaklık verdiğini iddia eden Max Factor'ün Eye Brightening maskarası. Bu maskarayı ilk yabancı bir blogda görmüştüm Türkiye'ye gelmemişti ve merak etmiştim gerçekten işe yarıyor mu diye. Geçen aylarda stantlarda gördüğümde maskaram bitmediği için sonra alırım diye düşünmüştüm. O sıralarda bir arkadaşıma tavsiye ettim ve o kahverengi gözler için olanını aldı. İlk önce bir fark göremedik ama sonra gün ışığında minik gümüş ışıltılar gördük ve gayet hoş görünüyordu. Bende bugün ela gözlüler için olanını aldım. Aslında gözlerim kahverengi ama açık renkte kahverengi olduğu için bunu almayı tercih ettim. Fotoğrafta görünmese de içinde minik altın renginde ışıltı var ve ben çok beğendim. Onun dışında klasik Max Factor maskarası, kirpikleri tek tek ayırıyor ve tek seferde kullanmak benim için yeterli oldu.
Ve fondötenlerle imtihanım :) Aslında diğer fondötenimi bitiremedim. Bir seneyi geçtiği için atmak zorunda kaldım. Çok da fondöten kullanan biri değilim ama bir tane bari elimin altında olsun istiyorum galiba. Bu da Avon'un son çıkarttığı Luxe serisinin fondöteni. Natural glamour, ten rengime uygun, çok kapatıcı değil, yüze ağırlık vermiyor ki benim bir fondötende aradığım özellikler bunlar. Bileğimde ürünün uygulanmış hali.
12 Ocak 2013 Cumartesi
NAR AĞACI-NAZAN BEKİROĞLU
Sen öyle çağırmasaydın ben böyle gelmezdim...
Nazan Bekiroğlu'nun son kitabı, epey bir konuşuldu, birçok yerde reklamını gördüm. İş yerinde bir arkadaşın bu kitabı bir solukta okuduğunu görünce, benim de kitaba karşı merakım arttı. Bitirince rica ettim o da sağ olsun verdi ve kitabı okumaya başladım. Kitapta sonunda birbirine bağlanan birkaç hikaye var: İlk kısımda Zehra, İsmail, Büyükhanım ve Hacıbey'den oluşan küçük, mutlu, kendi halinde bir ailenin Balkan Savaşı nedeniyle tüm hayatının değişmesi göz önüne serilirken; sonraki kısımda Setterhan'ın Azam'a olan aşkının ellerinden kayması sonucunda değişen kaderi konu alınıyor. Sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Kitabı genel olarak beğendim ancak açıkçası dili bana biraz ağır geldi. Betimlemeler uzun, üslup ağdalıydı ki ben yalın üslubu tercih ederim. Bazı kısımları atlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Ama tarihi gerçekleri farklı boyutlarda anlatması, tarihin bizim derslerde duyduğumuz Balkan Savaşlarını kaybettik, Midye-Enez sınır kabul edildi, Edirne elden çıktı cümleleriyle sınırlı olmadığını birkez daha hatırlattığını ve savaş esnasında atalarımızın çekmiş olduğu sıkıntıları, yokluğu görünce; içtiğim çaya, yediğim ekmeğe bile daha farklı bakmama sebep olduğunu söylemeliyim.
Kitabı okuduğum sıralarda CNN Türk'te Rumeliye Elveda isimli bir belgesel gördüm ve belgeseli izlemeye başladım. Belgeselde 100. yılında Balkan Savaşları konu alınmış. O dönemki askeri durum, siyasi çatışmalar, açlık, sefalet ve savaşların kaybedilmesi anlatılmış. Kimi yerde gerçek fotoğraflar, kimi yerlerde de canlandırmalardan faydalanılmış. Özellikle Mehmet Şükrü Paşa'nın Edirne'yi vermemek için elinden geleni yapması ama uzun süren direnişe rağmen açlık ve yokluk nedeniyle Edirne'yi teslim etmek zorunda kalmasını izlerken kendimi tutamadım. Bence okullarımızda tarih yanlış öğretiliyor. Kitaptan öğretilen tarih kimsenin gözünde canlanmıyor ve o dönemde yaşananlar kimseye ders olmuyor ne yazık ki...Aslında çocuklara bu tür belgeseller izletilip nerden nereye geldiğimiz gösterilmeli, tarihin tekerrür etmemesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öğretilmeli.
Nazan Bekiroğlu'nun son kitabı, epey bir konuşuldu, birçok yerde reklamını gördüm. İş yerinde bir arkadaşın bu kitabı bir solukta okuduğunu görünce, benim de kitaba karşı merakım arttı. Bitirince rica ettim o da sağ olsun verdi ve kitabı okumaya başladım. Kitapta sonunda birbirine bağlanan birkaç hikaye var: İlk kısımda Zehra, İsmail, Büyükhanım ve Hacıbey'den oluşan küçük, mutlu, kendi halinde bir ailenin Balkan Savaşı nedeniyle tüm hayatının değişmesi göz önüne serilirken; sonraki kısımda Setterhan'ın Azam'a olan aşkının ellerinden kayması sonucunda değişen kaderi konu alınıyor. Sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Kitabı genel olarak beğendim ancak açıkçası dili bana biraz ağır geldi. Betimlemeler uzun, üslup ağdalıydı ki ben yalın üslubu tercih ederim. Bazı kısımları atlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Ama tarihi gerçekleri farklı boyutlarda anlatması, tarihin bizim derslerde duyduğumuz Balkan Savaşlarını kaybettik, Midye-Enez sınır kabul edildi, Edirne elden çıktı cümleleriyle sınırlı olmadığını birkez daha hatırlattığını ve savaş esnasında atalarımızın çekmiş olduğu sıkıntıları, yokluğu görünce; içtiğim çaya, yediğim ekmeğe bile daha farklı bakmama sebep olduğunu söylemeliyim.
Kitabı okuduğum sıralarda CNN Türk'te Rumeliye Elveda isimli bir belgesel gördüm ve belgeseli izlemeye başladım. Belgeselde 100. yılında Balkan Savaşları konu alınmış. O dönemki askeri durum, siyasi çatışmalar, açlık, sefalet ve savaşların kaybedilmesi anlatılmış. Kimi yerde gerçek fotoğraflar, kimi yerlerde de canlandırmalardan faydalanılmış. Özellikle Mehmet Şükrü Paşa'nın Edirne'yi vermemek için elinden geleni yapması ama uzun süren direnişe rağmen açlık ve yokluk nedeniyle Edirne'yi teslim etmek zorunda kalmasını izlerken kendimi tutamadım. Bence okullarımızda tarih yanlış öğretiliyor. Kitaptan öğretilen tarih kimsenin gözünde canlanmıyor ve o dönemde yaşananlar kimseye ders olmuyor ne yazık ki...Aslında çocuklara bu tür belgeseller izletilip nerden nereye geldiğimiz gösterilmeli, tarihin tekerrür etmemesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öğretilmeli.
5 Ocak 2013 Cumartesi
KADIKÖY VAPURUNDA KEMENÇE DİNLETİSİ
Hepinize mutlu, sağlıklı, bol şanslı yeni bir yıl dileyerek başlayayım :) Umarım bu sene her senenizden daha güzel olur ve günlerinize keder, üzüntü uğramaz...
Yeni yıl kutlamamı da yaptıktan sonra asıl anlatmak istediğim konuya döneyim. Yılbaşı akşamı için arkadaşlarımıza davetliydik. İşten çıktıktan sonra güzelce hazırlanıp yola koyulduk. Banliyö treninden indikten sonra Kadıköy vapuruna bindik. Vapurla karşıya geçmeyi çok sevdiğimiz için pencere kenarı bir yer bulup dışarıyı izleyip muhabbet ediyorduk eşimle. Tam o sırada bir kemençe sesi duyduk. İkimizde Karadeniz müziğini çok sevdiğimiz için kulak kesildik. Bir kaç sıra önümüzde genç bir delikanlı kemençesiyle Nayino türküsünü çalıp söylemeye başladı. Çok da güzel söylüyordu, ikimizin yüzüne kocaman bir gülümseme oturdu ama vapurdaki diğer yolcularda tık yoktu. Sanki çocuk güzel bir türkü seslendirmiyor da anaya babaya küfrediyordu. Neyse çocukcağız türküyü bitirdi herkesin suratında aynı donuk ifade ve ben dayanamayıp alkışlamaya başladım. İçimden de diyorum şimdi belki uyanırlar çocuk ne güzel çaldı bari alkışlayalım diye ama nerde! Sadece eşim ve ben çocuğu alkışladık. Çocuk da "Kusura bakmayın sesim bugün biraz kötüydü" diye utana sıkıla bizim kısımdan çıktı. Gayet güzeldi diye mırıldandım ben ama tabi çocuk çoktan çıkmıştı. İkimizin de içi sıkıldı. Tamam anlıyorum herkesin kendine göre sıkıntısı vardır, işten çıkmıştır, yorgundur falan anlarım da bu kadar mı ölmüş insanlar onu anlayamadım. Bu vapurdaki kişileri alıp Avrupa'ya götürsen orda dışarda akerdiyon çalan bir tip görseler "ay ne güzellll" diye bayılırlar ama bizim kendi ülkemizde adam bir hoşluk yapmış bizim günümüze bir renk katmış, herkes kapı duvar. Artık eşim dayanamadı "ben bir gidip bakayım, çocuğu bulursam tebrik edeceğim" dedi. Sonra üst kata çıkmış (biz girişteki kısımda oturuyorduk), yukarıda çalıyormuş, bu sefer herkes eşlik ediyormuş. Sonunda alkışlamışlar falan neyse biraz içimiz rahatladı. Eve gelince netten araştırdım ve bir kaç video buldum. Çok güzel söylemiş yine. İzlemek, dinlemek isteyenler buradan buyursunlar.
Yeni yılın ilk günleri yine heyecan ve sevinçle karşılandı. Zaten hepimizi yeni yılda bu kadar heyecanlandıran sil baştan her şeye başlanabilecek olması değil mi? Ama aslında gerçek aşağıdaki karikatürde yer alıyor bence :)
Yani aslında böyle :) Neyse monotonluk da güzeldir bazen değil mi?
Yeni yıl kutlamamı da yaptıktan sonra asıl anlatmak istediğim konuya döneyim. Yılbaşı akşamı için arkadaşlarımıza davetliydik. İşten çıktıktan sonra güzelce hazırlanıp yola koyulduk. Banliyö treninden indikten sonra Kadıköy vapuruna bindik. Vapurla karşıya geçmeyi çok sevdiğimiz için pencere kenarı bir yer bulup dışarıyı izleyip muhabbet ediyorduk eşimle. Tam o sırada bir kemençe sesi duyduk. İkimizde Karadeniz müziğini çok sevdiğimiz için kulak kesildik. Bir kaç sıra önümüzde genç bir delikanlı kemençesiyle Nayino türküsünü çalıp söylemeye başladı. Çok da güzel söylüyordu, ikimizin yüzüne kocaman bir gülümseme oturdu ama vapurdaki diğer yolcularda tık yoktu. Sanki çocuk güzel bir türkü seslendirmiyor da anaya babaya küfrediyordu. Neyse çocukcağız türküyü bitirdi herkesin suratında aynı donuk ifade ve ben dayanamayıp alkışlamaya başladım. İçimden de diyorum şimdi belki uyanırlar çocuk ne güzel çaldı bari alkışlayalım diye ama nerde! Sadece eşim ve ben çocuğu alkışladık. Çocuk da "Kusura bakmayın sesim bugün biraz kötüydü" diye utana sıkıla bizim kısımdan çıktı. Gayet güzeldi diye mırıldandım ben ama tabi çocuk çoktan çıkmıştı. İkimizin de içi sıkıldı. Tamam anlıyorum herkesin kendine göre sıkıntısı vardır, işten çıkmıştır, yorgundur falan anlarım da bu kadar mı ölmüş insanlar onu anlayamadım. Bu vapurdaki kişileri alıp Avrupa'ya götürsen orda dışarda akerdiyon çalan bir tip görseler "ay ne güzellll" diye bayılırlar ama bizim kendi ülkemizde adam bir hoşluk yapmış bizim günümüze bir renk katmış, herkes kapı duvar. Artık eşim dayanamadı "ben bir gidip bakayım, çocuğu bulursam tebrik edeceğim" dedi. Sonra üst kata çıkmış (biz girişteki kısımda oturuyorduk), yukarıda çalıyormuş, bu sefer herkes eşlik ediyormuş. Sonunda alkışlamışlar falan neyse biraz içimiz rahatladı. Eve gelince netten araştırdım ve bir kaç video buldum. Çok güzel söylemiş yine. İzlemek, dinlemek isteyenler buradan buyursunlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









