roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2013 Perşembe

İKİ KİTAP

Bugün size bir çırpıda okuduğum  iki kitaptan bahsedeyim istedim. Zülfü Livaneli'den Kardeşimin  Hikayesi ilk tanıtacağım kitap. Zülfü Livaneli'nin neredeyse bütün kitaplarını okudum ve hepsini çok beğendim gerek dili gerekse de anlatımı beni hep sürükledi. Bu kitap da farklı olmadı. Sayfaları çevirirken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Hep bir acaba oluştuğu için içimde, kitabı elimden bırakmak hiç gelmedi içimden. Bittiğinde bir hüzün hissettim, kahramanımıza üzüldüm. Kitabımızın kahramanı her şeyden elini eteğini çekmiş ve Karadeniz kıyısında küçük bir kasabaya yerleşmiştir. Birgün sakin kasabada bir cinayet işlenir ve cinayetle ilgili röportaj yapmak için kapısına gelen güzel gazeteci kız, kahramanımızın anılarını bizimle paylaşmasına ön ayak olur. 



İkinci kitabımız ise yine yıllardır takip ettiğim bir yazar olan Ayşe Kulin'in son kitabı Dönüş. Gizli Anların Yolcusu, Bora'nın Kitabı ve Dönüş romanları; aynı karakterlerin olaylara farklı bakış açılarını sunan üçlü bir seri. Ancaakkkkk beğendim mi bu kitabı diye sorarsanız şöyle demek isterim sürükleyici, akıcı ama yavan bir kitap. Ayşe Kulin'in diğer kitaplarından aldığım tadı Gizli Anların Yolcusu ve Dönüş kitaplarından (Bora'nın Kitabı'nı okumadım) alamadım. Ya bir yerde tükenmişlik yaşıyor ya da bir şekilde bu kitapları aceleye gelmiş, bilmiyorum...Hikayede bu sefer İlhami Bey'in kızı Derya'nın olaylara bakışı ele alınmış. Kahramanımız babasını bulmaya çalışırken sürekli bir iç çatışma halinde. Açıkçası kızın dönem dönem annesinden dönem dönem de babasından nefret etmesi beni sıktı. Bir de şu roman, dizi ve filmlerde ilk kez tanışılan insanla birden birbirini tamamlama, acayip yakınlık hissetme, süper bir maceraya çıkma hikayelerine son verilsin bence, gerçek hayatta ne yazık ki böyle şeyler olmuyor mesela Türkiye'de  bir insan bir yolculuğa çıktığında yanına yaşlı bir teyze veya amca düşmüyorsa kendini şanslı hissediyor :) Neyse kısacası keyifli vakit geçirilecek bir kitap ama sadece o kadar ne yazık ki.

7 Mayıs 2013 Salı

REHA ÇAMUROĞLU-SON YENİÇERİ, KALEM EFENDİSİ, ŞAH İSMAİL

Çoktandır kitap postu giremiyorum ve sanki bloğumda bir şeyler eksikmiş gibi geliyor. Aslında kitap okumaya ara vermedim ama kitap yorumu yapmak için fırsat bulamadım. O yüzden bugün hazır başlamışken 3 kitabı bir arada yorumlayayım istedim. Daha önce Reha Çamuroğlu'nun Nazar romanını okumuş ve burada yorumlamış ve ne kadar beğendiğimi belirtmiştim. Nazar kitabından sonra Şah İsmail'e başladım. İran Şahı Şah İsmail'in doğumu, çocukluğu, annesiyle ilişkisi, tahta çıkışı, hırsları ve bilgeliği çok güzel anlatılmış. Şah İsmail'i okurken o döneme ait inanışları, tarihi olayları da bir bir yaşadım gibi. Şah İsmail'e bazen kızdım bazen hak verdim. Yavuz Sultan Selim'le mektuplaşmaları ve Yavuz Sultan Selim'in zafer kazandığı Çaldıran Savaşı ile son bulan kitap beni epeyce etkiledi. Yazarın dili duru ve akıcı. Normalde bu kadar olaya odaklanan kitaplardan sıkılırım ama bu kitaptan sıkılmadım, kolaylıkla okudum.
Gelelim ikinci kitabımıza: Son Yeniçeri. Bize hep yeniçerileri uzlaşılmaz, devlet düşmanı, yeniliklere karşı bir grup olarak anlattılar yıllarca. Bu romanı okuduğumda yeniçerilere bakış açım değişti. Her grupta olduğu gibi onların arasında da şerefli, namuslu insanlar ve tam tersi kişiler olduğunu anladım. Belki de bir tane çürük domates tüm kasayı heba eder denildiği gibi çürük kişilerin davranışları da yeniçerilerin bu şekilde anlatılmasına sebep oldu neyse yani kısacası yine tarihi bir roman. Osmanlı'nın son dönemlerinde Yeniçeri Ağası Arif Ağa'nın Rusya ile yapılan savaşlardan birinde Rus bir delikanlıyı esir almasıyla roman başlıyor. Bu delikanlı daha sonra ailenin ayrılmaz bir üyesi oluyor. Rus delikanlının esir alındığı gün Arif Ağa'nın oğlu Sabit doğduğundan, Arif Ağa ona ayrı bir önem veriyor. Arif Ağa, dürüst, iyi niyetli; bir o kadar da disiplinli birisi. Oğlu Sabit büyüdüğünde ve Yeniçeri Ocağına katıldığında devlet ve yeniçeriler arasındaki ipler iyice geriliyor ve olay II. Mahmut'un Yeniçeri Ocağını kaldırmasına kadar gidiyor. Bu romanı Şah İsmail'den daha çok beğendim. Anlatım yine sürükleyici; savaşlar, yeniçeri ocağı ile ilgili bilgiler, diyaloglar gerçekten insana bulunduğu yeri unutturacak nitelikte. Sayfaları çevirirken kendimi o dönemde, o kişilerle birlikteymişim gibi hissettiğim çok oldu.
Ve son kitabımız Kalem Efendisi; bu kitap Son Yeniçeri kitabının devamı. Yeniçeri Ocağı kanlı bir şekilde kaldırıldıktan sonra ortadan kaybolan Sabit'in eve geri dönmesiyle romanımız başlıyor. Sabit Ağa artık kerli ferli bir adam, yanında küçük bir oğlan çocuğuyla eve dönen Sabit Ağa sevinçle karşılanıyor. Küçük çocuk Ali Arif büyüyor ve devlette nüfuzlu bir memuru oluyor. Yıkılmanın eşiğinde bir imparatorluğun son dönemi Sabit Ağa'nın özlü sözleri, Ali Arif'in duygusal ve hırslı dünyası etrafında çok güzel resmedilmiş.

“İki yumurta tokuşur Ali Arif. Biri kırılırsa diğeri çatlar. Sonuçta kazanan kim olur biliyor musun? Üçüncü yumurta” 


“Ne yaptık, Et Meydanı’nında merdane cenk ettik. Aslanlar gibi bire dört, bire beş vuruştuk. Kırdık, kırıldık...Osmanlı’nın kaderi için vuruştuk, kendi kaderimiz için vuruştuk. Mağlup olduk.

Peki yoldaşlar sorarım size Mahmud galip mi geldi? Efendisinin kaderi kölesinin alnında yazılıdır. Moskof gelmiş İstanbul kapılarını yoklar, Mısır paşası ‘İstanbul’u alsam mı, almasam mı?’ diye istiarelere yatar. Mahmud bir Fransız’a döner, bir İngiliz’e döner yalvarır. Emin olun gün gelir, Moskof’tan da medet umar. Galip bu mudur yoldaşlar? Hüseyin Ağa dedi ki, ‘iki husus konuşuruz esasında, birisi ocağın ihyası, ikincisi memleketin hali. Fakire sorarsanız; zaman öyle zamandır ki, ikincisi birinci olsa gerektir.
 

Ocak gitti. Ocak bitti.Ocak söndü. Ne yaptınız? İstanbul’a sarıldınız.Ayakta kaldınız. Hepimiz ayaktayız ki buradayız. Buradaysak ocağımız sönmemiştir. Bırakın bu diri diri gömüldük’ lafını. Gemi batarsa siz de, biz de, Mahmud da boğulacağız. İşte budur ikinciyi birinci mesele yapan. Gemi de batmak üzeredir.” 

12 Ocak 2013 Cumartesi

NAR AĞACI-NAZAN BEKİROĞLU

Sen öyle çağırmasaydın ben böyle gelmezdim...
Nazan Bekiroğlu'nun son kitabı, epey bir konuşuldu, birçok yerde reklamını gördüm. İş yerinde bir arkadaşın bu kitabı bir solukta okuduğunu görünce, benim de kitaba karşı merakım arttı. Bitirince rica ettim o da sağ olsun verdi ve kitabı okumaya başladım. Kitapta sonunda birbirine bağlanan birkaç hikaye var: İlk kısımda Zehra, İsmail, Büyükhanım ve Hacıbey'den oluşan küçük, mutlu, kendi halinde bir ailenin Balkan Savaşı nedeniyle tüm hayatının değişmesi göz önüne serilirken;  sonraki kısımda Setterhan'ın Azam'a olan aşkının ellerinden kayması sonucunda değişen kaderi konu alınıyor. Sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Kitabı genel olarak beğendim ancak açıkçası dili bana biraz ağır geldi. Betimlemeler uzun, üslup ağdalıydı ki ben yalın üslubu tercih ederim. Bazı kısımları atlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Ama tarihi gerçekleri farklı boyutlarda anlatması, tarihin bizim derslerde duyduğumuz Balkan Savaşlarını kaybettik, Midye-Enez sınır kabul edildi, Edirne elden çıktı cümleleriyle sınırlı olmadığını birkez daha hatırlattığını ve savaş esnasında atalarımızın çekmiş olduğu sıkıntıları, yokluğu görünce; içtiğim çaya, yediğim ekmeğe bile daha farklı bakmama sebep olduğunu söylemeliyim. 
Kitabı okuduğum sıralarda CNN Türk'te Rumeliye Elveda isimli bir belgesel gördüm ve belgeseli  izlemeye başladım. Belgeselde 100. yılında Balkan Savaşları konu alınmış. O dönemki askeri durum, siyasi çatışmalar, açlık, sefalet ve savaşların kaybedilmesi anlatılmış. Kimi yerde gerçek fotoğraflar, kimi yerlerde de canlandırmalardan faydalanılmış. Özellikle Mehmet Şükrü Paşa'nın Edirne'yi vermemek için elinden geleni yapması ama uzun süren direnişe rağmen açlık ve yokluk nedeniyle Edirne'yi teslim etmek zorunda kalmasını izlerken kendimi tutamadım. Bence okullarımızda tarih yanlış öğretiliyor. Kitaptan öğretilen tarih kimsenin gözünde canlanmıyor ve o dönemde yaşananlar kimseye ders olmuyor ne yazık ki...Aslında çocuklara bu tür belgeseller izletilip nerden nereye geldiğimiz gösterilmeli, tarihin tekerrür etmemesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öğretilmeli.

19 Aralık 2012 Çarşamba

NAZAR - REHA ÇAMUROĞLU

İlk kez Reha Çamuroğlu okudum ve çok çok beğendim. Sağlam kalemi, akıcı ve dikkat çekici kurgulaması sayesinde iki günde kitabın nasıl bittiğini anlamadım.Kitapta ilgimi çeken ilk şey kapağıydı. Sonra ismi dikkatimi çekti. Hepimizin inandığı ya da inanmadığını iddia etse bile çekindiği şey "Nazar"dı. İşte tam benlik bir konu diye düşündüm ama aslında kitabın konusu doğrudan Nazarla değil de 1500lü yıllarda Orta Çağ'daki cadı avlarıyla ilgiliydi. Kocası bir savaşta ölmüş dul Margarita'nın toplumdan elini eteğini çekmesi ve ormanda kendi başına hayvanlarla beraber yaşaması, kendisinden yardım isteyenlere yardımda bulunması en büyük suçu oluyor ne yazık ki. 



16 Aralık 2012 Pazar

REHA ÇAMUROĞLU KİTAPLARI

Bugün seri post giriyorum ey dostlar :) Çoktandır bloğumu boş bıraktım, blogları takip etsem de yazasım ya gelmedi ya da zaman bulamadım hazır hız almışken devam edeyim dedim. Bunlar da dün aldığım kitaplar. Reha Çamuroğlu'nu beğenisine güvendiğim bir arkadaşım tavsiye etmişti. Dün D&R'a girdiğimde kapağında Fatıma'nın eli bulunan Reha Çamuroğlu'nun son kitabı Nazar dikkatimi çekti. Arkadaşımın tavsiyesi aklıma gelince düşünmeden aldım ve cep kitapları serisinde Şah İsmail'le ilgili İsmail kitabını ve Son Yeniçeri kitabını da Nazar'a arkadaşlık etsinler diye çantama kattım :) Musmustlu oldum kısacası :)

25 Kasım 2012 Pazar

HALİDE - FRANCES KAZAN


Ortaokula başladığımda artık çocuk kitaplarının bana çok da hitap etmediğini hissettim. O zamanlar gençlere yönelik çok kitap da yoktu bir İpek Ongun vardı bir de Gülten Dayıoğlu. İpek Ongun'un kitaplarıyla tanışmam ayrı bir post konusu olsun, yetişkin dünyasına ait ilk okuduğum kitap Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkalı'dır. Aslında bana okumayı sevdiren yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Sinekli Bakkal'dan sonra Kurtuluş Savaşıyla ilgili bir kitap olan Türk'ün Ateşle İmtihanı, Fedakar Aliye Öğretmen'i anlatan Vurun Kahpeye romanlarını da okudum kendisinin, belki başka kitaplarını da okumuşumdur ama şu anda hatırlayamıyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınlara öncülük yapmış, erkeklerin dünyasında kendi sesini duyurmayı başarmış bu büyük yazarımızın hayatını anlatan bir kitabı okumak beni çok mutlu etti. Kitapta Halide Edip'in çocukluğu, gençliği, ilk aşkı, çalışmaları, ailesiyle ilişkileri yalın ve sürükleyici bir şekilde anlatılmış, bu arada dönemin özelliklerine değinilmiş. Romanı bitirdiğimde, severek okuduğum yazarın hayatıyla ilgili ayrıntıları öğrenmiş oldum.

31 Ekim 2012 Çarşamba

KÜRK MANTOLU MADONNA

Ekim ayının son yazısıyla karşınızdayım. Fark etmeden geçiyor zaman; bizler zaman geçsin, bir şeylere yaklaşalım diye gün sayıyorken.
Aslında bu kitaba başlayalı oldu ama ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra araya bayram girdi, işlerim vardı derken devam edemedim. Birçok blogda tanıtımını okumuştum kitabın, bir de artık algıda seçicilik mi yoksa gerçekten çok mu ünlendi bu sıralar bilinmez, bu kitap sürekli karşıma çıkıyordu. O noktadan sonra dedim demek ki benim bunu okumam lazım. Dün yeniden başladım ve bugün bitirdim. Bitince de keşke böyle olmasaydı dedim. O kadar samimi, o kadar sade bir hikayeydi ki romanımızın baş karakteri Raif Bey'in haline Raif Bey yakınımmış gibi üzüldüm. Bir insanın iç dünyası, hiçbir şeyin bizim düşüdüğümüz gibi olamayacağı ince ince işlenmiş. Kitapta uzun tasvirlerden de faydalanılmış ki bence tasvir bir yazarın fırçasıdır, yazının resimlenmesini sağlayan tasvirdir. Bu tasvirler sayesinde Raif Bey'i, onun odasını, ailesini, her sözü ayrı hayranlık uyandırıcı Maria Puder'i hayal edebildim.






...anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız.. bu o kadar mühim bir felaket mi? hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. insanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerden herşeyi bırakıp kaçarlar. halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindeki hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sükutu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...

16 Ekim 2012 Salı

PARİSTEKİ EŞ - THE PARIS WIFE


Biyografi filmler de, kitaplar da çok dikkatimi çeker, özellikle sevdiğim veya merak duyduğum kişilere aitse daha da bir ilgiyle izlerim, okurum. Kitabın tanıtımını bir televizyon programında duymuştum galiba, şimdi hatırlamıyorum ama hemen ilgimi çekti. Kitap, Ernest Hemingway ve eşinin hayat hikayesini konu almış. Hemingway'in Çanlar Kimin için Çalıyor, Silahlara Veda gibi kitaplarını okumuştum ve çok beğenmiştim. Onun kitaplarını yazarken yaşadıklarını okumak ilginç oldu benim için. Eşi ve kendisinin fırtınalı bir ilişkileri olmasına rağmen birbirilerini ne kadar sevdikleri konu edilmiş kitaba. Kitap eşinin ağzından yazıldığı için ve büyük bir ihtimal bayan olduğu için eşine karşı bir sempati duydum. Ernest Hemingway'in gelgitleri; eşinin evliliği ve sevgisi için yaptıkları da buna sebep oldu diyebilirim ama bir noktadan sonra eşinin evliliği ve sevgisi için yaptığı fedakarlığı abarttığını düşünmedim değil. Güzel bir biyografiydi, beğenerek okudum. Meraklısına duyurulur. Sevgilerle.

1 Ekim 2012 Pazartesi

SU-BUKET UZUNER

Aslında bunu okuyalı biraz oldu, bugün artık bu güzel kitaptan bahsetmenin zamanı geldi diye düşündüm. Kitaptan çok da şey beklemiyordum ama bu kitap, benim ayrıcalıklı kitaplar listeme girdi. Dili çok yalın ve sürükleyici, okurken hiç sıkılmıyorsunuz. Aslında yıllardır birçok filme, kitaba konu olan farklı görüş, inanış ve düşünceler üzerine kurulu bir kitap. Kitap; bu konularda anlamadan bilgilenmenizi sağlarken, güzel bir hikayenin sürükleyiciliğine katıp götürüyor sizi. Hikayedeki karakterler büyülü bir dünyadan gelmiş gibi; bazen sizi farklı alemlere götürüyor, bazen de gerçek hayat karşınıza duvar gibi çıkıyor. Buket Uzuner'in Kumral Ada Mavi Tuna ve İki Yeşil Su Samuru kitaplarını okumuştum ve onları da çok beğenmiştim ama bu kitap onlardan farklı ve kesinlikle okunması gereken bir kitap. Hele de canınız çok sıkkınsa, kendinizi kaybolmuş hissediyorsanız; sizi bu ruh halinden kurtarabilecek kitaplardan biri.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

KAÇ ZİL KALDI ÖRTMENİM-FİLİZ AYGÜNDÜZ

Son günlerde herkes gibi benim de içim karardı... Bitmeyen bir savaşın pençesinde gencecik bedenlerin, hak etmedikleri bir şekilde bu dünyadan ayrılışına şahit oluyoruz kaç gündür ve ne yazık ki elimizden bir şey gelmiyor, sadece izliyoruz... Şu son günlerde yüreğimiz yanıyor... Ben daha bebekken başlayan bu anlamsız savaş bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor.  Halbuki bir anlasak bizim bizden başka dostumuz yok, bir arada olmazsak kolumuz kanadımız kırık olacak...

Bayram tatili için memleketim, Çorum'a gitmiştik. Bir sahafta gördüğüm bu kitap hemen ilgimi çekti. Kitap, 90'lı yıllarda Doğu'da öğretmenlik yapan Filiz Öğretmenin anılarıyla ilgiliydi. Ben de Doğubeyazıt'ta bir buçuk sene öğretmenlik yaptığım için sahneler bana çok tanıdık geldi. Zaman zaman ağlayarak, zaman zaman gülerek, zaman zaman da kızarak kitabı bir çırpıda okudum. Anlatımı yalın ve akıcıydı, konu da ilgimi çektiği için kitabın bittiğini anlayamadım bile. Can korkusu, dil, gelenek, görenek farklılığı nedeniyle Filiz Öğretmenin yaşadıkları; küçücük, minicik çocukların umutları, karşılıksız sevgileri, yöre halkının misafirperverliği beni hemen içine çekti. Doğubeyazıt'ı ve öğrencilerimi özlediğimi hissettim. Ayrıca bana biraz da İki Dil Bir Bavul filmini hatırlattı. Öğretmenliğin saygınlığının kaybettirilmeye çalışılan şu dönemde, öğretmenliğin aslında ne demek olduğunu gösterecek iki güzel örnek bence.

7 Ağustos 2012 Salı

THE HELP-DUYGULARIN RENGİ

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba, izne çıktığım için bloğumla çok ilgilenemedim. Beş günlük kısa bir tatilden sonra annemlere gittim, orda da bir hafta geçirdikten sonra bu pazartesi de işe başladım. Tatil yetmedi, tadı damağımda kaldı ne deyim. Neyse bayrama çok da bir şey kalmadı:)) Bu da tatil kitabım, tatille ilgili ayrı bir post hazırlayacağım, beklemede kalın anacığım:)
Kitabımız 1960lı yıllarda, zencilerin yeni yeni hak mücadelesi vermeye  başladığı yıllarda, geçiyor. Aibeleen, beyaz bir ailenin yanında çalışan zenci bir hizmetçidir. O ailenin hem işlerini yapar hem de küçük kızlarına bakar. Küçük kızla annesi ilgilenmemekte, kız kendini Aibeleen'e yakın hissetmektedir. Evin hanımının yakın arkadaşlarından Bayan Skeeter, yazı yazmaya meraklıdır. Yanlarında çalışan, çok sevdiği hizmetçinin kendisine haber dahi veremeden evden ayrılışı ve gruptaki diğer arkadaşlarının zenci hizmetçilere karşı tavırlarından rahatsız olması ardından zenci hizmetçilerin, beyaz aileler yanında çalışmaları konusunda bir kitap yazmaya karar verir ve ilk Aibeleen'e bu konuda başvurur ve aralarında inanılmaz güzel bir bağ oluşur. 
Irkı, rengi, düşüncesi ne olursa olsun insana insan olduğu için değer verilmesi üzerine güzel bir kitaptı. Yakınlarda filmi de çekilmiş, fırsat bulur bulmaz onu da izlemeyi düşünüyorum. Duyan da okumayanlar ya da okumayı düşünenler varsa vakit kaybetmesinler:) Sevgilerleee

17 Temmuz 2012 Salı

ÇALIKUŞU

Türk edebiyatına aşığım. Çalıkuşu kalın roman olarak okuduğum ilk kitaplardan biri, ilki Sinekli Bakkal'dı Halide Edip Adıvar'ın. Ortaokul yıllarında falandım okuduğumda, hikayenin romantikliği, karakterlerin naifliği beni benden aldı. Birkaç gün içinde bitirdim ama etkisinden kurtulamadığım için açıp tekrar okudum ve hoşuma giden kısımları not ettim, kitaptaki tasvirlerden yararlanarak Feride ve Kamran'ın resimlerini çizdim, yani o derece saçmaladım:))Yıllar geçti büyüdüm, ama Feride'nin hikayesi beni hala büyülüyor. Kendi ayakları üzerinde durma çabası, öğrencilere bir şeyler öğretirken ki sevecenliği, nüktedanlığı ve içinin saflığı hala beni etkiliyor. Kendimden de bir şeyler buluyorum belki de ondandır bu düşkünlüğüm. Geçen seneden başlattığım bir geleneğim var:), her sene bir kez Çalıkuşu dizisini izliyorum. Biraz önce ilk bölümünü izledim ve onun üzerine bunu bloğuma yazmalıyım dedim. Bu dizi 1986 yılında çekilmiş. Bilinen bir hikaye olduğu için özet vermeme gerek yok sanırım, ama beğendiğim kısımların üzerinde durmak istiyorum biraz. Dizinin müziği süper ilk önce, insanı o dönemlere götürüyor; müziği duyduğumda İstanbul sokaklarında faytonda dolaşıyormuşum da hafif bir rüzgar esip beni serinletiyormuş gibi hissediyorum. Aydan Şener'in duru güzelliği, Kenan Kalav'ın hafif kendinden emin duruşu, hoşluğu çok yakışmış diziye. Sadri Alışık'ın babacan tavrı tam anlamıyla cuk diye oturmuş karaktere. Tabi bir de mutlu sonla bitmesi de en sevindiğim noktalarından biri:) Keşke şimdilerde de çekilse tekrardan ama günümüze uyarlanarak değil, o yıllardaki gibi olup kitabın özüne dokunulmamalı (Yaprak Dökümü'nün yaşadığı ızdırabı Çalıkuşu da yaşamamalı). Feride'yi Beren Saat, Kamran'ı da Kıvanç Tatlıtuğ oynasa ne güzel olur (gerçi Aşkı Memnu nedeniyle olmayacak bir şey ya) neyse yapımcılar duyun beni:)) Zaten sinemada, televizyonda bir geriye dönüş var, eski hikayeler yeniden canlanıyor, yeniden yorumlanıyor, neden Çalıkuşu da tekrar çekilmesin değil mi? Bu arada eklemeden geçemeyeceğim Çalıkuşu, Atatürk'ün yanından ayırmadığı kitaplardan biriymiş. Her gün rastgele bir sayfasını açıp okurmuş.



11 Temmuz 2012 Çarşamba

UÇURTMA AVCISI (THE KITE RUNNER)

Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar :) KPSS çalışmalarım nedeniyle bloğuma çok zaman ayıramadım. KPSS konusunda elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanıyorum, inşallah bu sefer istediğim şekilde sonuçlanır. İnsanın kendi mesleğini yapamaması çok üzücü. Neyse bu konuya girersem sabaha kadar konuşabilirim:) Allah kimsenin emeklerini boşa çıkarmasın, herkese hak ettiğini versin.
Gelelim kitabımıza, kitabı bitireli bir hafta falan oldu ama yazmaya henüz vakit bulabildim. Halid Hüseyni'nin Bin Muhteşem Güneş kitabını okumuştum ilk önce ve çok beğenmiştim. İlk kitabı olan Uçurtma Avcısını henüz okuyabildim. Uçurtma Avcısı, Emir ile Hasan'ın arkadaşlıklarıyla başlıyor. Emir, zengin bir ailenin tek  çocuğu, annesi doğumda vefat etmiş ve babası o yüzden ona karşı biraz soğuk. Hasan onların yanında çalışan bir adamın oğlu. Emir'i canından çok seviyor. Birgün şehirlerinde uçurtma yarışması düzenleniyor ve Emir, babasını etkilemek için Uçurtma Yarışmasını kazanmayı çok istiyor. Yarışmayı kazanıyor, uçurtmayı düştüğü yerden almaya Hasan gidiyor ve Hasan'ın yolu, başka çocuklar tarafından kesiliyor... Kitap, Afganistan'ın taliban öncesi ve sonrasına da ışık tutuyor. Şiddet olaylarından dolayı insanların memleketlerine hasret, başka diyarlarda yaşamak zorunda kaldıklarını gösteriyor. 


18 Mayıs 2012 Cuma

İNCİR KUŞLARI - SİNAN AKYÜZ

90lı yıllarda ben çocukken, iki savaş hatırlıyorum. Birisi Irak ve Amerika arasındaki Körfez Savaşı ve bir diğeri de Sırpların Boşnaklara karşı yürüttüğü etnik temizlik... Bizden uzak, uzak olması gerektiğini düşündüğüm; Türk askerlerinin sırayla sınırda nöbet tutarak, içeriye girmesine izin vermeyeceği bir şeydi savaş o zamanlar benim için. Hatta televizyonda haberler uzun sürdüğü için sinir olmuştum o günlerde, benim çizgi filmimden daha mı önemliydi savaş, hem de gece karanlığındaki ses çıkaran yeşil ışıklar o kadar da kötü görünmüyordu; onların gittiği noktalarda ocaklara ateşler düşürdüğünü, çocukları annesiz-babasız, anneleri kocasız, insanları uzuvsuz bıraktığını bilmiyordum. Bilmiyordum ama oradaki minicik yaşıtlarım biliyordu bunları. Şimdi büyüdüm ve savaşın ne anlama geldiğini, nelere yol açabileceğini biliyorum ama hala buna insanların nasıl sebep olabildiğini anlamıyorum, anlayamayacağım hiçbir zaman. Bu hırsın kime fayda sağlayabileceğini, paranın temel yaşam maddesi olmadığının neden düşünülmediğini anlayamayacağım. Hele ki renk, ırk, din, mezhep kisvesi altında çıkarılan savaşlar ve buna kanan insanlar da var ya bu dünyada... 

İncir Kuşları'nda, Bosna'da Boşnaklara karşı yürütülen soykırım konu ediliyor. Ben daha önce bu konuyla ilgili Sevdalinka'yı (Ayşe Kulin) okumuş ve çok etkilenmiştim. Bu kitapta da Suada ve Tarık'ın aşkı çevresinde Bosna'da yaşanılan dram anlatılıyor. Açıkçası kitabın ilk kısmı beni çok sarmadı. Yazarın diğer kitaplarını okumadım ama ben kitabın ilk kısımlarını biraz acemice buldum. Bence Tarık ile Suada'nın aşkı çok aceleye gelmiş, aniden samimileşmeleri çok yüzeysel olmuş, Suada'nın teyzesinin tarih konusunda bilgi vermesi çok çiğ kalmış, tarihle ilgili ayrıntılar çok göze sokulmuş, tarih kitabı okurmuş gibi geldi bana, ha bir şeyler öğrenmedim mi tabi ki öğrendim, bir de Suada'nın güzelliği sürekli dile getiriliyor, bu da rahatsız etti beni, son olarak da annesiyle babasına yakın bir mesafede (80 kilometre civarı) oturmalarına rağmen ne zaman birbirlerini görseler gözyaşlarına boğulmaları gerçeklikten uzak geldi. Ama sonraki bölümler gayet iyiydi, belki de yazar da hemen konuya girmek istediği için o kısımlar biraz üstünkörü geçmiştir kimbilir? Savaş başladıktan sonra ise ben kitabın sonuna nasıl geldim anlamadım. Okurken çok kötü oldum. O insanların yaşadıklarını yüreğimde hissettim. Bunların kurgu değil her savaşta yaşanan şeyler olduğunu bilmek beni daha çok etkiledi. Bitirdiğimde yüreğimde bir taş varmış gibi hissettim. Birkez daha hala özgür bir ülke olduğumuza şükrettim. Birkez daha bizim için kendilerini feda eden atalarımıza şükrettim.

6 Mayıs 2012 Pazar

İSKENDER

İşte en son okuduğum Elif Şafak romanı, aynı Baba ve Piç'i okuduğum gibi hızla okudum ve her anını merak ettim. Çok fazla vaktimin olmamasına rağmen otobüste ve uyumadan önce okuyarak kitabı bitirdim. Yine Elif Şafak çarpıcı bir konu seçmiş: "Namus cinayeti". Bu cinayetin çevresinde; kişilerin hayatları, hayatla mücadeleleri, iç çatışmaları yer alıyor. Soluksuz okudum denilebilir ama yine Baba ve Piç romanında olduğu gibi sonu yeterince tatmin edici gelmedi. Tam olarak ne eksik bilemiyorum; belki de kitabın başında hissetmiş olduğum heyecanı tamamlayacak kadar bir son bulamadım ama yine de çok sürükleyici ve anlamlı bir kitap.

23 Nisan 2012 Pazartesi

ELİF ŞAFAK BABA VE PİÇ


Elif Şafak'la ilk kez Aşk adlı romanıyla tanıştım. Aşk romanındaki anlatımı ve konu o kadar beni sarmıştı ki   3 gün gibi kısa bir sürede kitabı yutmuştum. Baba ve Piç'i de çok beğenerek okudum. Karakterler, konuyu anlatış şekli, hayatların kesişmesi çok güzel verilmiş. Kitabın sonu ise sürprizlerle dolu, çarpıcı bir bitişi var. O yüzden okurken kitap kendine çekiyor insanı. İngilizcesini okumak isteyenler için ingilizcesinin anlatımı da çok güzel hatta ingilizceye kimin çevirdiğini çok merak ettim. Çevirmenin adı yazmıyordu, belki de Elif Şafak'ın kendisi çevirmiştir, bilemeyeceğim. Şimdi de İskender'i okuyorum. Onunla ilgili fikirlerimi de kitap biter bitmez yayınlarım. Sevgiyle kalın. 23 Nisanımız da kutlu olsun bu arada:))

17 Şubat 2012 Cuma

İRFAN ORGA-BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ

Bu da son bitirdiğim kitap. Osmanlının son dönemlerinde rahat, huzurlu, bolluk ve mutluluk içinde yaşayan bir ailenin savaşlar sonrasında değişen yaşamları, yaşama tutunma mücadeleleri anlatılıyor. Kitap, gerçek bir yaşam hikayesi ve insanı hüzünlendiriyor, o dönemlere götürüyor. Kitap aslında İngilizce yazılmış daha sonra Türkçeye çevrilmiş. D&R'da hem İngilizcesi hem de Türkçesi var. İngilizcesinin dili yalın ve sade. İngilizcesini okumak isteyenler için bir fikir olabilir. Sevgiyle kalın.

30 Aralık 2011 Cuma

AYŞE KULİN-GİZLİ ANLARIN YOLCUSU

Ayşe Kulin'in neredeyse tüm kitaplarını okudum. Hepsinde kendimi olayın içinde gördüm, bazen karakterlerden biri oldum bazense sadece bir izleyici. Ailesinin geçmişinden yola çıkarak yazmış olduğu kitaplar sayesinde ülkemizin gizli tarihi hakkında fikirler edindim. Kısacası lise çağlarımdan beri severek okuduğum bir yazardır kendisi.
Gizli Anların Yolcusu... Birçok kişiden bu kitabın Ayşe Kulin'in tarzı olmayan bir kitap olduğunu duydum, biraz da hayalkırıklığı oluşmuştu okuyanlarda. Bu beni daha çok meraklandırdı. 
Gizli Anların Yolcusu, tipik Ayşe Kulin kitapları gibi çok akıcı, bir solukta okuyorsunuz. Ayşe Kulin'in diğer kitaplarında genelde anlatıcılar kadındır, burada anlatıcı bir erkek. Konu ise Ayşe Kulin'in daha önce hiç işlememiş olduğu, daha doğrusu genelde kadın yazarların işlediğini görmediğim bir konu. İlhami belli bir yaşam standardı olan orta yaşlı, evli bir adamdır. Çocuklarından birini trafik kazasında kaybetmelerinden sonra, aile kendisini kolay kolay toparlayamaz, özellikle karısının bu duruma alışması uzun zaman alır. İlhami de bir süre sonra yanlış bir ilişkinin içine düşer. Daha sonra olaylar tahmin edilemeyecek şekilde gelişir. 
Kitap aslında güzel, etkileyeci, şaşırtıcı... Ancak bazı noktalarda gerçekten çiğ kalmış. Konuda bazı eksiklikler var ve bazı şeyler aceleye getirilmiş gibi. Ama yine de okumakta fayda var. Ben Ayşe Kulin'in bu kitabını cesur ama yeterince olgunlaşmamış buldum.