Yıllar önce Türkçe dersinde kompozisyon yazmanın en önemli kuralı olarak öğretilen giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin; giriş bölümü beni hep zorlardı. Bloğa yazı yazarken de aynı şey devam ediyor. Ne desem de ilk cümleye başlasam, pat diye anlatacağım konuya geçsem nasıl olur ki diye düşünmüyor değilim ama öyle de yazı pek çiğ görünüyor. Neyse giriş bölümünü, giriş bölümü yazmakta ne kadar zorlandığımı ifade ederek atlattım sanırım :) O zaman şimdi filmimizden bahsedebiliriz :) Film, Pedro Almodovar'ın Julieta filmi, yönetmenin daha önce İçinde Yaşadığım Deri (The Skin I Live in) isimli filmini izlemiştim sadece ve gerçekten oldukça beğenmiştim. Bu film de, hoş bir filmdi. Film, 50'li yaşlardaki Julieta'nın, sevgilisiyle birlikte yeni bir hayata başlamak üzereyken; yıllardır görmediği kızının arkadaşıyla karşılaşınca, ardında bırakmak istemediği gerçekle yüzyüze gelmesi ve geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini anlamasıyla başlar. Bence film akıcı ve güzeldi ancak film bittiğinde çok şaşırdığımı söyleyemeyeceği ve olaylar biraz yüzeysel geldi bana, çok derinlik hissedemedim açıkçası.
Bahsetmek istediğim kitaplara gelince; bir tanesi Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi, diğeri ise Ayfer Tunç'un Aziz Bey Hadisesi. İlk önce Sandık Lekesi'yle başlayayım. Daha önce Sema Kaygusuz okumamıştım. Kitap kısa öykülerden oluşuyor, konular günlük hayattan ve öykü bittiğinde yarım kalmışlık hissi olmadı ama öyküler beni çok etkilemedi sanırım. Şu anda sorsanız bu kitapta hangi öyküyü hatırlıyorsun diye üzgünüm ama hiçbirini hatırlayamıyorum. Belki moduma uymadı, belki de üslubu beni sarmadı bilemiyorum ama başka bir kitapla tekrar Sema Kaygusuz'u tanımaya çalışacağım. Gelelim Aziz Bey Hadisesi'ne, Yeşil Peri Gecesi'yle Ayfer Tunç'un kalemine hayran olmuştum, bu kitapla hayranlığım perçinlendi. Aziz Bey Hadisesi, kısa öykülerden oluşan bir kitap. İlk öykü, kitaba ismini veren Aziz Bey'le ilgili, konuyu anlatmak istemiyorum ama Ayfer Tunç'un olayı anlatış şekli, Aziz Bey'in düştüğü sıkıntıları ustaca betimlemesi sayesinde yüreğimde bir ağırlıkla okuduğum bir öykü oldu. Diğer öykülerde de aynı şekilde karakterler öyle güzel betimlenmiş ki zihnimde ortam, kişiler ve kişilerin duygu durumları tam anlamıyla canlandı. Gerçekten çok güzel öykülerden oluşan harika bir kitaptı, okumamış olanlara şiddetle tavsiye ederim.
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Kasım 2016 Pazartesi
23 Ekim 2016 Pazar
SON GÜNLERDE
Puslu ve serin bir sonbahar İstanbul'undan herkese merhaba... Yazmaya ara vermeyim diyorum ama günler o kadar hızlı geçiyor ki ister istemez bloğa yazı yazmam gecikiyor. O yüzden son yazdığımdan bugüne kadar blogta paylaşmak istediklerimi kısa kısa sizinle paylaşayım dedim. İlk önce bir kitapla başlayalım. İnsanlığın Sonbaharında, Necati Güngör'den okuduğum ilk kitap oldu. Kısa öykülerden oluşan akıcı güzel bir kitaptı. Öykülerin konusu Ermenilerin Türkiye'deki yaşamlarıyla ilgiliydi. Kitabı okurken kimi yerlerde üzüldüm kimi yerlerde umutlandım, beğenerek okudum ama sanki öyküler tam hikayenin açılacağı yerde bitmiş gibi geldi bana, o yüzden biraz yarım kalmış hissettim.
İkinci okuduğum kitap ise Albert Camus'nun Yabancı'sıydı. Hikayemiz, annesini kaybeden Meursault'nun annesinin cenazesini kaldırmak için yaşlılar evine gitmesiyle başlıyor. Ondan sonra anlatılanlarda ise olaylardan ziyade yaşamın anlamsızlığı ve varoluşun sebebi irdelenmiş. Beğenerek okuduğum bir kitap oldu.
Uzun zamandır İstanbul'da olup Galata Kulesine hiç çıkmamış olanlar çok azdır heralde. Bunlardan birisi de bendim. Çoktandır da istiyordum Galata Kulesine çıkmayı. Sonunda bu isteğim gerçekleşmiş oldu. Haftaiçi bir gün gittiğimiz için çok aşırı kalabalık değildi ama kulenin üst kısmı dar olduğu için uygun yer bulmak biraz zordu ama yine de çok güzeldi ve o manzaraya değerdi. Kulede müze kart geçerliymiş ama bizde olmadığı için bilet alarak çıktık. Fiyatlar ise şöyleydi: normal-10 lira, öğrenci/öğretmen-5 lira, yabancılar için ise 25 lira.
Son olarak da iki filmden bahsetmek istiyorum Pazar gününü evde geçiren ve bir şeyler izlemeyi planlayanlar için. Birinci film Karanlık Taraf (Hidden Face/La Cara Oculta), ünlü bir orkestra şefi olan Adrian, yeni bir iş teklifi alır ve sevgilisi Belen'e de birlikte İspanya'ya gitmeyi teklif eder. Belen'le mutlu mesut yaşarken Belen kıskançlık krizine kapılır ve Adrian'ın sevgisini sınamaya karar verir. Çok ilginç, sürprizli bir filmdi. Kesinlikle tavsiye ederim.
Son filmimiz ise bir Türk filmi olan Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Barış Bıçakçı'nın eserinden sinemaya uyarlanan bu filmi izlemeyi düşünmüyordum aslında çünkü daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi kitabını okumuş ve çok beğenmemiştim; uzun betimlemeler, tuhaf ilişkiler sarmalı falan beni sarmamıştı ama izleyecek bir şey gelmeyince aklıma bir bakayım dedim ve şaşırtıcı bir şekilde filmini daha çok beğendim. Ender'i canlandıran İlker Aksum ve Çetin'i canlandıran Fatih Al çok başarılıydı. Özellikle evin dekoru, Ankara manzaraları da benim çok hoşuma gitti. Su gibi akıp giden bir filmdi bana göre.
İkinci okuduğum kitap ise Albert Camus'nun Yabancı'sıydı. Hikayemiz, annesini kaybeden Meursault'nun annesinin cenazesini kaldırmak için yaşlılar evine gitmesiyle başlıyor. Ondan sonra anlatılanlarda ise olaylardan ziyade yaşamın anlamsızlığı ve varoluşun sebebi irdelenmiş. Beğenerek okuduğum bir kitap oldu.
Uzun zamandır İstanbul'da olup Galata Kulesine hiç çıkmamış olanlar çok azdır heralde. Bunlardan birisi de bendim. Çoktandır da istiyordum Galata Kulesine çıkmayı. Sonunda bu isteğim gerçekleşmiş oldu. Haftaiçi bir gün gittiğimiz için çok aşırı kalabalık değildi ama kulenin üst kısmı dar olduğu için uygun yer bulmak biraz zordu ama yine de çok güzeldi ve o manzaraya değerdi. Kulede müze kart geçerliymiş ama bizde olmadığı için bilet alarak çıktık. Fiyatlar ise şöyleydi: normal-10 lira, öğrenci/öğretmen-5 lira, yabancılar için ise 25 lira.
Son olarak da iki filmden bahsetmek istiyorum Pazar gününü evde geçiren ve bir şeyler izlemeyi planlayanlar için. Birinci film Karanlık Taraf (Hidden Face/La Cara Oculta), ünlü bir orkestra şefi olan Adrian, yeni bir iş teklifi alır ve sevgilisi Belen'e de birlikte İspanya'ya gitmeyi teklif eder. Belen'le mutlu mesut yaşarken Belen kıskançlık krizine kapılır ve Adrian'ın sevgisini sınamaya karar verir. Çok ilginç, sürprizli bir filmdi. Kesinlikle tavsiye ederim.
Son filmimiz ise bir Türk filmi olan Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Barış Bıçakçı'nın eserinden sinemaya uyarlanan bu filmi izlemeyi düşünmüyordum aslında çünkü daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi kitabını okumuş ve çok beğenmemiştim; uzun betimlemeler, tuhaf ilişkiler sarmalı falan beni sarmamıştı ama izleyecek bir şey gelmeyince aklıma bir bakayım dedim ve şaşırtıcı bir şekilde filmini daha çok beğendim. Ender'i canlandıran İlker Aksum ve Çetin'i canlandıran Fatih Al çok başarılıydı. Özellikle evin dekoru, Ankara manzaraları da benim çok hoşuma gitti. Su gibi akıp giden bir filmdi bana göre.
28 Eylül 2016 Çarşamba
BİR FİLM VE BİR DE KİTAP
Merhabalar... Bu seferki ara epeyce uzun oldu ne yazık ki, aslında bloğa yazı yazmayı bırakmayı düşünüyordum. Uzun zamandır sanki kendi kendime konuşuyormuşum gibi hissetmeye başlamıştım yazı yazarken, okuyanım yokmuş gibi... Bir de artık youtube'da videolar, instagram'da fotolar yayınlama artık trendmiş gibi, kimsenin uzun uzun yazı okumaya vakti yokmuş gibi gelmeye başlamıştı. Mahmut'un güncesi artık benden yazı beklediğini söyleyen bir mesaj atana kadar yazı yazmayı düşünmüyordum ama sağ olsun sayesinde motive oldum ve hemen bir yazı hazırlamaya başladım. Bundan sonra da düzenli yazı paylaşmaya devam etmek istiyorum çünkü instagram'dan sadece fotoğraf paylaşmak düşüncelerimi ifade etmemde yeterli olmuyor. Eee bu kadar laf kalabalığı yeter asıl konuya geçelim artık :)
İlk önce yakın zamanda kaybettiğimiz Tarık Akan'ın (nurlar içinde yatsın) Maden filminden bahsetmek istiyorum. Çok uzun zamandır Tarık Akan'ın politik filmlerini izlemek istiyordum, buna Maden filmiyle başladım. Maden filmi, Tarık Akan'ın hayatında bir dönüm noktasıymış yani oynadığı ilk politik film, bu filmmiş; bu açıdan doğru bir seçim yapmışım. Filmde Cüneyt Arkın, Hale Soygazi, Halil Ergün, Meral Orhansoy; Tarık Akan'la başrolü paylaşıyor. Film, madende çalışan ama çalışma şartları nedeniyle arkadaşlarını kaybeden madencilerin, patronlara karşı direnişi anlatılıyor. Sendika temsilcisi İlyas (Cüneyt Arkın), diğer işçileri örgütlemek için elinden geleni yapıyor. İlyas'ın bu hareketleri patronların gözüne batıyor ve ona ve arkadaşlarına (Nurettin (Tarık Akan) ve Ömer (Halil Ergün)) suikast düzenlemeye karar veriyorlar. Bu sırada şehre gelen çadır tiyatrosundaki güzel kadın (Hale Soygazi), Nurettin'i (Tarık Akan) çok etkiliyor. Güzel ve çarpıcı bir filmdi kesinlikle, izledikçe filmin üzerinden yıllar geçmesine rağmen madenlerde herhangi bir iyileştirmenin olmadığını görebiliyoruz; yine kader, takdir-i ilahi denilerek işçi ölümleri normal ölümmüş gibi gösteriliyor. Ne zamanki tek bir can bile bizim için kıymetli olur ve bu can'ın korunması için her türlü tedbir alınır o zaman gerçekten medeni ve insana değer veren bir toplum oluruz bence.
İkinci olarak yeni okuduğum Elif Şafak'ın Havva'nın Üç Kızı adlı romanından bahsetmek istiyorum. Çok satanlar listesinde başta yer alıyor uzun zamandır bu roman. Ben de merak ediyordum arkadaşımda görünce rica ettim ve sonunda okudum. Akıcı bir roman ama ben aradığımı bulamadım açıkçası. Kitabın adı Havva'nın üç kızı olunca ister istemez üç tane kadının hayatından bahsedecek diye bekliyorsunuz ama aslında Havva'nın tek kızı (!) Peri'nin hayatı anlatılmış daha çok. Hatta neden bu adı verdiğini anlayamadım ancak kitabın son kısmında bu üç kız nedeniyle kitabın adının bu olduğu anlaşılıyor, oraya gelene kadar hep Peri'yi dinliyoruz. Sürekli büyük bir olay olacak ileride diye hatırlatmalar var kitabın başından itibaren ama o kadar beklentiye girdiriyor ki bu hatırlatmalar sonuçta olan şey beni tatmin etmedi, hatta bana "bu muymuş büyük olay" dedirtti. Bazı şeyler çok zorlama olmuş gibi geldi. Peri'nin anne babasının evliliği çok hayali durmuş, uçan bebek hayaleti öylesine araya girmiş gibi (sonra o bebeğin ne anlama geldiğini anlatıyor ama yine de ne bileyim), toplumsal konulara da değinmeden olmaz diye birkaç olay yaşatılmış Peri'ye, Peri aksiyondan aksiyona koşuyor bu esnada. Aşk kitabını yazanla bu kitabı yazan kişi aynı kişi mi diye düşündürttü bana ne yalan söyleyeyim. Elif Şafak sevenler yine de bir baksın derim ama zaten sevmeyenler kesinlikle yaklaşmasın, düşünceleri pekişebilir :) Şimdilik benden bu kadar, daha anlatacaklarım vardı ama artık bir dahaki yazıma kalsın onlar da, bu epey uzun oldu zaten :) Sevgiyle kalın...
İlk önce yakın zamanda kaybettiğimiz Tarık Akan'ın (nurlar içinde yatsın) Maden filminden bahsetmek istiyorum. Çok uzun zamandır Tarık Akan'ın politik filmlerini izlemek istiyordum, buna Maden filmiyle başladım. Maden filmi, Tarık Akan'ın hayatında bir dönüm noktasıymış yani oynadığı ilk politik film, bu filmmiş; bu açıdan doğru bir seçim yapmışım. Filmde Cüneyt Arkın, Hale Soygazi, Halil Ergün, Meral Orhansoy; Tarık Akan'la başrolü paylaşıyor. Film, madende çalışan ama çalışma şartları nedeniyle arkadaşlarını kaybeden madencilerin, patronlara karşı direnişi anlatılıyor. Sendika temsilcisi İlyas (Cüneyt Arkın), diğer işçileri örgütlemek için elinden geleni yapıyor. İlyas'ın bu hareketleri patronların gözüne batıyor ve ona ve arkadaşlarına (Nurettin (Tarık Akan) ve Ömer (Halil Ergün)) suikast düzenlemeye karar veriyorlar. Bu sırada şehre gelen çadır tiyatrosundaki güzel kadın (Hale Soygazi), Nurettin'i (Tarık Akan) çok etkiliyor. Güzel ve çarpıcı bir filmdi kesinlikle, izledikçe filmin üzerinden yıllar geçmesine rağmen madenlerde herhangi bir iyileştirmenin olmadığını görebiliyoruz; yine kader, takdir-i ilahi denilerek işçi ölümleri normal ölümmüş gibi gösteriliyor. Ne zamanki tek bir can bile bizim için kıymetli olur ve bu can'ın korunması için her türlü tedbir alınır o zaman gerçekten medeni ve insana değer veren bir toplum oluruz bence.
İkinci olarak yeni okuduğum Elif Şafak'ın Havva'nın Üç Kızı adlı romanından bahsetmek istiyorum. Çok satanlar listesinde başta yer alıyor uzun zamandır bu roman. Ben de merak ediyordum arkadaşımda görünce rica ettim ve sonunda okudum. Akıcı bir roman ama ben aradığımı bulamadım açıkçası. Kitabın adı Havva'nın üç kızı olunca ister istemez üç tane kadının hayatından bahsedecek diye bekliyorsunuz ama aslında Havva'nın tek kızı (!) Peri'nin hayatı anlatılmış daha çok. Hatta neden bu adı verdiğini anlayamadım ancak kitabın son kısmında bu üç kız nedeniyle kitabın adının bu olduğu anlaşılıyor, oraya gelene kadar hep Peri'yi dinliyoruz. Sürekli büyük bir olay olacak ileride diye hatırlatmalar var kitabın başından itibaren ama o kadar beklentiye girdiriyor ki bu hatırlatmalar sonuçta olan şey beni tatmin etmedi, hatta bana "bu muymuş büyük olay" dedirtti. Bazı şeyler çok zorlama olmuş gibi geldi. Peri'nin anne babasının evliliği çok hayali durmuş, uçan bebek hayaleti öylesine araya girmiş gibi (sonra o bebeğin ne anlama geldiğini anlatıyor ama yine de ne bileyim), toplumsal konulara da değinmeden olmaz diye birkaç olay yaşatılmış Peri'ye, Peri aksiyondan aksiyona koşuyor bu esnada. Aşk kitabını yazanla bu kitabı yazan kişi aynı kişi mi diye düşündürttü bana ne yalan söyleyeyim. Elif Şafak sevenler yine de bir baksın derim ama zaten sevmeyenler kesinlikle yaklaşmasın, düşünceleri pekişebilir :) Şimdilik benden bu kadar, daha anlatacaklarım vardı ama artık bir dahaki yazıma kalsın onlar da, bu epey uzun oldu zaten :) Sevgiyle kalın...
4 Ağustos 2016 Perşembe
İKİ KİTAP
Diğer yazımda bahsetmiştim uzun zamandır canım bir şeyler yazmak istemedi; daha doğrusu o çalkantılı günlerde, geleceğimiz bu kadar belirsizken; kitaptan, filmden, etkinlikten bahsetmek içimden gelmedi, zaten bana göre de değil gündem bu haldeyken normal seyrinde yaşamak, hiçbir şey olmamış gibi davranmak. Geceler boyu tartışma programları izleyerek bir şeylere anlam vermeye çalışmak, ne olduğunu anlayamamak, durumun nereye gittiğini bilememek, hadi biraz kafa dağıtayım deyip açtığın diziye boş boş bakmak, biraz kitap okuyayım deyip açtığım sayfayı anlamayarak on kez okumak, öyle geçti o günler işte... Yavaş yavaş normale dönmeye başladı her şey. Umarım sizin de içinizi sıkmamışımdır ama bunlara hiç değinmeden paylaşım yapmak istemedim.
Gelelim son zamanlarda okuduğum iki kitaba. İlk kitabımız Elif Şafak'ın Ustam ve Ben'i... Hintli bir çocuk olan Cihan çok sevdiği fili Osmanlı Sultanı'na satılınca onu yalnız bırakmayarak İstanbul'a gidecek gemiye onunla birlikte biniyor. Cihan'ın kaderi bu kararıyla değişiyor. Osmanlı sarayında kendini filbaz olarak kabul ettirmeyi başaran Cihan, daha sonra Sermimar Sinan'la tanışıyor ve Sinan'ın ustalarından biri oluyor. Bu arada Mihrimah Sultan'a karşı beslediği imkansız aşk da onu içten içe yiyor. Güzel, sürükleyici bir kitaptı, kurgu olduğu için bazı tarihi olaylar biraz daha farklı anlatılmış ama severek okudum. Sadece kitabın ilk sayfalarında bahsedilen önemli bir olay nasıl çözümlendi ondan hiç bahsedilmemiş, bu bana biraz garip geldi. Okuyacaklar için olayı yazmıyorum ama ben mi tam olarak fark edemedim sonradan açıklığa kavuştu mu yoksa o kısım yazarın gözünden mi kaçtı bilemiyorum neyse kısacası tarihi sevenlere ve Elif Şafak'ın kalemini sevenlere özellikle tavsiye ederim.
İkinci kitabımız ise Yaprak Öz - Berlinli Apartmanı. Yaprak Öz'ün Şeytan Disko isimli kitabını okumuş ve çok beğenmiştim o yüzden Berlinli Apartmanı'nı merak ediyordum. Gerilim tarzı bir kitap olduğu için ne olacak diye merakla okudum ancak Şeytan Disko kadar beğenemedim ne yazık ki. Biraz acemice geldi açıkçası, sanki daha çok bir gençlik kitabı okuyormuşum gibiydi. Kurgu basit geldi, karakterlerin tepkileri tuhaf... Ne bileyim okudum ama çok beğenmedim. Hele ana karakter Oya'nın başına gelen korkutucu olaylar sonunda çok çabuk sakinleşmesi (!) bana gerip geldi. Konusu ise şöyle Berlinli Apartmanı'na taşınan Oya, evini çok sevmektedir, komşuları da çok iyidir ve o apartmana taşındığı için kendini şanslı hissetmektedir. Ancak zamanla komşularının garip olduklarını düşünmeye başlar ve bir süre sonra evinde huzursuz şeyler meydana gelir. Oya'nın o evde kalmasını istemeyenler vardır. Meraklısına duyurulur ama çok beklentiye girilmeden okunmasını tavsiye ederim.
Gelelim son zamanlarda okuduğum iki kitaba. İlk kitabımız Elif Şafak'ın Ustam ve Ben'i... Hintli bir çocuk olan Cihan çok sevdiği fili Osmanlı Sultanı'na satılınca onu yalnız bırakmayarak İstanbul'a gidecek gemiye onunla birlikte biniyor. Cihan'ın kaderi bu kararıyla değişiyor. Osmanlı sarayında kendini filbaz olarak kabul ettirmeyi başaran Cihan, daha sonra Sermimar Sinan'la tanışıyor ve Sinan'ın ustalarından biri oluyor. Bu arada Mihrimah Sultan'a karşı beslediği imkansız aşk da onu içten içe yiyor. Güzel, sürükleyici bir kitaptı, kurgu olduğu için bazı tarihi olaylar biraz daha farklı anlatılmış ama severek okudum. Sadece kitabın ilk sayfalarında bahsedilen önemli bir olay nasıl çözümlendi ondan hiç bahsedilmemiş, bu bana biraz garip geldi. Okuyacaklar için olayı yazmıyorum ama ben mi tam olarak fark edemedim sonradan açıklığa kavuştu mu yoksa o kısım yazarın gözünden mi kaçtı bilemiyorum neyse kısacası tarihi sevenlere ve Elif Şafak'ın kalemini sevenlere özellikle tavsiye ederim.
İkinci kitabımız ise Yaprak Öz - Berlinli Apartmanı. Yaprak Öz'ün Şeytan Disko isimli kitabını okumuş ve çok beğenmiştim o yüzden Berlinli Apartmanı'nı merak ediyordum. Gerilim tarzı bir kitap olduğu için ne olacak diye merakla okudum ancak Şeytan Disko kadar beğenemedim ne yazık ki. Biraz acemice geldi açıkçası, sanki daha çok bir gençlik kitabı okuyormuşum gibiydi. Kurgu basit geldi, karakterlerin tepkileri tuhaf... Ne bileyim okudum ama çok beğenmedim. Hele ana karakter Oya'nın başına gelen korkutucu olaylar sonunda çok çabuk sakinleşmesi (!) bana gerip geldi. Konusu ise şöyle Berlinli Apartmanı'na taşınan Oya, evini çok sevmektedir, komşuları da çok iyidir ve o apartmana taşındığı için kendini şanslı hissetmektedir. Ancak zamanla komşularının garip olduklarını düşünmeye başlar ve bir süre sonra evinde huzursuz şeyler meydana gelir. Oya'nın o evde kalmasını istemeyenler vardır. Meraklısına duyurulur ama çok beklentiye girilmeden okunmasını tavsiye ederim.
27 Haziran 2016 Pazartesi
İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN-SABAHATTİN ALİ
Selamlar ... Yine bir kitap yazısıyla karşınızdayım.Aslında uzun zamandır elimde olan bir kitap İçimizdeki Şeytan, zaman bulamayınca biraz elimde sürüklendi. Bu haftasonu bir hız vererek bitirebildim. Sanırım Sabahattin Ali'den okuduğum ikinci kitap bu kitap. İlki Kürk Mantolu Madonna'ydı ve çok beğenerek okumuştum. Bu kitap da aynı onun gibi karakterlerin iç dünyasını gözler önüne seriyor. Uzaktan gördüğü Macide'ye ilk görüşte aşık olan Ömer, onunla tanışmanın bir yolunu ararken Macide'nin yanındaki kadın uzaktan akrabaları çıkınca çok sevinir ve Macide ile yakınlaşma fırsatı bulmuş olur. Akrabalarının yanında kalan Macide'nin babasını kaybetmesi ve akrabalarının artık ona fazlalıkmış gibi davranmaları üzerine Macide evi terk etmeye karar verir. Evden çıkan ve ne yapacağını bilemeyen Macide, Ömer'i evin önünde bekler görünce oldukça sevinir ve ondan sonra ikisi yeni bir hayata adım atarlar ancak her şey göründüğü gibi toz pembe değildir; geçim sıkıntısı, Ömer'in önceki hayatına özlem duyması, Ömer'in arkadaşlarının Macide'yi rahatsız etmesi, Macide ve Ömer'în çok ayrı kişiliklere sahip olması aralarındaki aşkı yetersiz kılacaktır. Kitapta baskın olan düşünce aslında herkesin içinde bir "kötü" olduğu ve şartlar olgunlaştığında veya zorunluluk halinde bu "kötü"nün ortaya çıkmasıdır. Ayrıca kişilerin söylemleri ve davranışları arasındaki uçurumlar, insanlara güvenememe sorununa da geniş bir şekilde yer verilmiş. Severek okuduğum güzel bir kitaptı, hala okumamış olanlara tavsiye ederim.
"Dünyada insanlar kendilerinden başkasının işiyle alakadar olurlar mı? Belki dedikodu için ara sıra..."
"Herkes ne diyecek? Fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki... Bana en yakın olanlar dahil olmak üzere, bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı?"
"Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?"
"İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçma itiyadı var..."
"Dünyada insanlar kendilerinden başkasının işiyle alakadar olurlar mı? Belki dedikodu için ara sıra..."
"Herkes ne diyecek? Fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki... Bana en yakın olanlar dahil olmak üzere, bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı?"
"Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?"
"İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçma itiyadı var..."
25 Haziran 2016 Cumartesi
İKİ KİTAP
Uzun bir aradan sonra herkese merhabalar... Sıcaklar, sağlıkla ilgili durumlar, okuldaki sene sonu işleri, yan flüt konseri (öhöm) derken bu ay oldukça yoğun geçtiğinden bloğumu ihmal etmişim :( Haziran ayını hiç yazı yazmadan bitirmek istemedim. Artık biraz daha rahatlamışken hemen bir yazı döşeneyim dedim :) Beğenerek okuduğum iki kitabı sizlerle paylaşmak istedim. İlki Fethiye Çetin'in yazmış olduğu Anneannem isimli kitap. Kitap, Ermeni Tehciri nedeniyle parçalanan bir ailenin anılarıyla ilgiliydi. Güzel bir kitaptı ama bazı yerlerinde önceki anılar anlatılırken keskin geçişler yapılmış ve bu biraz rahatsız edici geldi bana ama dönemle ilgili yeni bilgiler edinmemi de sağladı.
İkinci kitap ise Filiz Özdem'e ait Rüya Bekleyen Adam. Filiz Özdem'in daha önce Aşk Meçhule Yürür kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. O kitabı çok beğendiğim için yazarın iki kitabını daha aldım. Bu kitaplardan biri de Rüya Bekleyen Adam'dı. Babasının annesini öldürmesi nedeniyle yetiştirme yurduna verilen Selim'in yaşadıkları konu edilmiş. Genelde Selim'in iç sesinden olanları dinliyoruz; pişmanlıklarını, üzüntülerini, sevinçlerini... Genel olarak depresif bir kitaptı ama akıcı dili sayesinde rahat okunuyordu. Sadece bana erkek karakter fazla naif geldi; yazarın kadın olmasından dolayı sanki erkek karakterin hissettikleri daha kadınsıydı gibi yine de beğenerek okudum.
"Eskilerin, her şeyi kendi gözleriyle görmüş gibi anlatmalarına bayılırım ben. Ne de olsa kendi gözlerimizle gördüklerimiz bile uydurma.."
"Büyük laflar, dar eşiklerden geçermiş. O lafları edeni de yanında sürüklermiş."
"Ağaç olmanın da bir kaderi vardır. Durur ve seyredersin Hiçbir yere gidemezsin. Başını çeviremezsin. Çünkü ne çevrilecek ne bir başın ne de yere eğecek gözlerin vardır. Yine de her şeyi görür, hatırlarsın."
İkinci kitap ise Filiz Özdem'e ait Rüya Bekleyen Adam. Filiz Özdem'in daha önce Aşk Meçhule Yürür kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. O kitabı çok beğendiğim için yazarın iki kitabını daha aldım. Bu kitaplardan biri de Rüya Bekleyen Adam'dı. Babasının annesini öldürmesi nedeniyle yetiştirme yurduna verilen Selim'in yaşadıkları konu edilmiş. Genelde Selim'in iç sesinden olanları dinliyoruz; pişmanlıklarını, üzüntülerini, sevinçlerini... Genel olarak depresif bir kitaptı ama akıcı dili sayesinde rahat okunuyordu. Sadece bana erkek karakter fazla naif geldi; yazarın kadın olmasından dolayı sanki erkek karakterin hissettikleri daha kadınsıydı gibi yine de beğenerek okudum.
"Eskilerin, her şeyi kendi gözleriyle görmüş gibi anlatmalarına bayılırım ben. Ne de olsa kendi gözlerimizle gördüklerimiz bile uydurma.."
"Büyük laflar, dar eşiklerden geçermiş. O lafları edeni de yanında sürüklermiş."
"Ağaç olmanın da bir kaderi vardır. Durur ve seyredersin Hiçbir yere gidemezsin. Başını çeviremezsin. Çünkü ne çevrilecek ne bir başın ne de yere eğecek gözlerin vardır. Yine de her şeyi görür, hatırlarsın."
25 Nisan 2016 Pazartesi
İKİ FİLM VE BİR KİTAP
Nisan ayının da sonuna gelmişken artık bir yazı gireyim istedim. Vakitsizlikten ziyade konu eksikliğinden kaynaklı bir duraklamam oldu. Çünkü çok hoşuma giden bir kitap ya da film olmadı son birkaç güne kadar, bu ay tiyatro ya da sinemaya da gidemedim gerçi henüz ay sonlanmadı :)
İlk bahsetmek istediğim film Suffragette (Diren), sinemaya girdiği dönemde filmi izleyememiş ama merak etmiştim. Birçoğunuz filmin konusunu biliyorsunuzdur ama yine de kısaca tekrarlamakta fayda var, konuya giriş yapabilmem için :) İngiltere'de kadınların oy hakkını kazanmak için verdikleri mücadele konu alınmış ve gerçek hikayelerden esinlenilmiş. Güzel bir film ve bakış açısı kazanmak açısından önemli ancak bence biraz daha çarpıcı olabilirdi açıkçası filmin içine girerek izleyemedim filmi, biraz yüzeyseldi aslında ama yine de bu konuda ne derece şanslı olduğumuzu tekrar görmek ve şükretmek açısından yararlı bir film.
İkinci fim ise Mr Nobody (Bay Hiçkimse), bu filmi dün izledim ve çok beğendim. Hep duyuyordum güzel bir film olduğunu ama şimdiye kadar ona sıra gelmemişti. Bu kadar güzel bir film olduğunu bilseydim daha önce izlerdim. Hep duyup da fırsat bulamayan ve merak edenler vakit geçirmeden izlesinler bence. Küçük bir çocuğun; ayrılan anne ve babası arasında bir tercih yapması üzerinden, mahallesindeki yaşıtı kızlardan birini seçmesi veya ergenlik döneminde karşılaştığı büyük aşkına verdiği cevaplar üzerinden seçimlerini yaşaması ile ilgili bir film. Seçimler ve bu seçimlerin sizi ulaştırdığı sonlar güzel bir şekilde konu edilmiş. Filmin müzikleri de ayrı bir güzel bu arada.
"Eğer patates püresi ile sosu karıştırırsan daha sonra ayıramazsın, sonsuza dek. babanın sigarasından çıkan duman bir daha asla içine dönmez. Geri dönemeyiz. Seçmek, bu yüzden zordur. Doğru seçimi yapmak zorundasın. Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür."
"Dünya yaşıyormuş gibi davranmaya karar veren insanlarla dolu. Peki gerçekten yaşıyor muyuz?"
"Bazen en iyi hamle hiç kıpırdamamaktır"
"İstediğin yolu seçebilirsin; ister mutlu bir yol, ister acı, ister hüzünlü, ister yalnız, ister dopdolu... Hiçbir şey değişmeyecek. Bir gün öleceksin ve zaman senin için duracak. zamansızlık başlayacak. En başa tekrardan geleceksin; hiçbir şey olmamış gibi eski haline döneceksin. Çünkü sen yoksun, hiç var olmadın ki."
"O hayatların hepsi gerçek. Seçilen her yol doğru yoldur. Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı."
Şimdi gelelim kitabımıza, birkaç gündür elimden bırakamadan okuduğum, gece gündüz ara vermek istemediğim son derece sürükleyici bir kitap olan Ayfer Tunç'un Yeşil Peri Gecesi'ne. Ayfer Tunç ilk kez okuyorum ama ona kesinlikle hayran kaldım. Hikayenin sürükleyiciliği, konuların birbirine bağlanması, üslup, anlatım kesinlikle mükemmeldi. Kitap bir çiftin kavga sonrası yaptığı kahvaltı ile başlıyor ve kadın bu ilişkiyi bitirmeye kesinlikle karar vermiş. Böyle bir başlangıç olunca ben klasik bir ayrılma hikayesi okuyacağım zannediyorum ilk başta ama işin rengi bambaşkaymış. Anne, baba ve çocuktan oluşan güzel bir aile, babanın iş kazası geçirmesiyle darmadağın oluyor, baba hayatını kaybetmiyor ama kaybetmişten beter oluyor, bir kolunu kaybediyor yüzünün yarısı da oldukça hasar görüyor. Küçük kız babası hastanedeyken kendisinden ve annesinden nefret eden babaannesi ve yengesinin eline kalıyor. Birgün onların evinden kaçıp kendi evlerine gidiyor ve hayatı boyunca unutamayacağı ve hayatını kökten değiştiren bir sahneyle karşı karşıya kalıyor. Kitapta günümüzden bahsederken birden geçmişe gidiliyor, bazen bir kişiden bahsediliyor ve onun hikayesi anlatılmaya başlanıyor; normalde böyle kitapları sevmem, kafam karışır ama geçişler o kadar güzel ki, hemen adapte olunabiliyor. Yeşil Peri Gecesi çok güzel bir kadının bir düşüş hikayesi ama şöyle diyebilirim bir düşüş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.
İlk bahsetmek istediğim film Suffragette (Diren), sinemaya girdiği dönemde filmi izleyememiş ama merak etmiştim. Birçoğunuz filmin konusunu biliyorsunuzdur ama yine de kısaca tekrarlamakta fayda var, konuya giriş yapabilmem için :) İngiltere'de kadınların oy hakkını kazanmak için verdikleri mücadele konu alınmış ve gerçek hikayelerden esinlenilmiş. Güzel bir film ve bakış açısı kazanmak açısından önemli ancak bence biraz daha çarpıcı olabilirdi açıkçası filmin içine girerek izleyemedim filmi, biraz yüzeyseldi aslında ama yine de bu konuda ne derece şanslı olduğumuzu tekrar görmek ve şükretmek açısından yararlı bir film.
İkinci fim ise Mr Nobody (Bay Hiçkimse), bu filmi dün izledim ve çok beğendim. Hep duyuyordum güzel bir film olduğunu ama şimdiye kadar ona sıra gelmemişti. Bu kadar güzel bir film olduğunu bilseydim daha önce izlerdim. Hep duyup da fırsat bulamayan ve merak edenler vakit geçirmeden izlesinler bence. Küçük bir çocuğun; ayrılan anne ve babası arasında bir tercih yapması üzerinden, mahallesindeki yaşıtı kızlardan birini seçmesi veya ergenlik döneminde karşılaştığı büyük aşkına verdiği cevaplar üzerinden seçimlerini yaşaması ile ilgili bir film. Seçimler ve bu seçimlerin sizi ulaştırdığı sonlar güzel bir şekilde konu edilmiş. Filmin müzikleri de ayrı bir güzel bu arada.
"Eğer patates püresi ile sosu karıştırırsan daha sonra ayıramazsın, sonsuza dek. babanın sigarasından çıkan duman bir daha asla içine dönmez. Geri dönemeyiz. Seçmek, bu yüzden zordur. Doğru seçimi yapmak zorundasın. Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür."
"Dünya yaşıyormuş gibi davranmaya karar veren insanlarla dolu. Peki gerçekten yaşıyor muyuz?"
"Bazen en iyi hamle hiç kıpırdamamaktır"
"İstediğin yolu seçebilirsin; ister mutlu bir yol, ister acı, ister hüzünlü, ister yalnız, ister dopdolu... Hiçbir şey değişmeyecek. Bir gün öleceksin ve zaman senin için duracak. zamansızlık başlayacak. En başa tekrardan geleceksin; hiçbir şey olmamış gibi eski haline döneceksin. Çünkü sen yoksun, hiç var olmadın ki."
"O hayatların hepsi gerçek. Seçilen her yol doğru yoldur. Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı."
Şimdi gelelim kitabımıza, birkaç gündür elimden bırakamadan okuduğum, gece gündüz ara vermek istemediğim son derece sürükleyici bir kitap olan Ayfer Tunç'un Yeşil Peri Gecesi'ne. Ayfer Tunç ilk kez okuyorum ama ona kesinlikle hayran kaldım. Hikayenin sürükleyiciliği, konuların birbirine bağlanması, üslup, anlatım kesinlikle mükemmeldi. Kitap bir çiftin kavga sonrası yaptığı kahvaltı ile başlıyor ve kadın bu ilişkiyi bitirmeye kesinlikle karar vermiş. Böyle bir başlangıç olunca ben klasik bir ayrılma hikayesi okuyacağım zannediyorum ilk başta ama işin rengi bambaşkaymış. Anne, baba ve çocuktan oluşan güzel bir aile, babanın iş kazası geçirmesiyle darmadağın oluyor, baba hayatını kaybetmiyor ama kaybetmişten beter oluyor, bir kolunu kaybediyor yüzünün yarısı da oldukça hasar görüyor. Küçük kız babası hastanedeyken kendisinden ve annesinden nefret eden babaannesi ve yengesinin eline kalıyor. Birgün onların evinden kaçıp kendi evlerine gidiyor ve hayatı boyunca unutamayacağı ve hayatını kökten değiştiren bir sahneyle karşı karşıya kalıyor. Kitapta günümüzden bahsederken birden geçmişe gidiliyor, bazen bir kişiden bahsediliyor ve onun hikayesi anlatılmaya başlanıyor; normalde böyle kitapları sevmem, kafam karışır ama geçişler o kadar güzel ki, hemen adapte olunabiliyor. Yeşil Peri Gecesi çok güzel bir kadının bir düşüş hikayesi ama şöyle diyebilirim bir düşüş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.
31 Mart 2016 Perşembe
SON ZAMANLARDA
Güzel bir günden herkese merhabalar... Blog yazılarıma hız vermişken yine içimizi karartan olaylar nedeniyle yazmak hiç içimden gelmediği için bir süre ara verdim. Hayat devam ediyor kaldığı yerden... İlk zamanlar dışarı çıkmak çok korkutucu gelse de zamanla kötü şeyleri unutmaya ya da zihnin gerilerine itmeye çalışarak normal hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Hala metroya, marmaraya bindiğimde insanları dikkatle incelemeye devam etsem de... Korkmamayı salık verenleri de hayretle izliyorum. Sanki ömür bir bilgisayar oyunu da yedek canlarımız var. Kendim için, ailem için, sevdiklerim için korkuyorum ben; korkmayanlar buyursunlar önden.
Neyse kısa kısa bu ay içinde paylaşmayı planladığım ama olanlardan sonra içimden gelmeyen şeyleri paylaşayım sizlerle. Hayata dair ümitlerimizi yeşertmeye çalışalım elimizden geldiğince; birilerine, bir şeylere inat.
Bu yelek kış boyunca elimdeydi. Basit olmasına rağmen her zaman elime almadığım için bitirmem uzun sürdü. Geçen gün de giyerek galasını yapabildim :)
Irvin Yalom, Günübirlik Hayatlar... Kitapta Irvin Yalom'un hastalarıyla yapmış olduğu psikoterapi seansları yer alıyor. Birkaç yerde tavsiye edildiği için merak ettiğim bir kitaptı ama acaba çok kuramsal, teorik bir kitap mı diye düşünmedim değil ama hiç öyle değilmiş gayet akıcı ve anlatımı sade bir kitaptı. Severek, ilgiyle okudum. Daha çok ölümcül hastalıklarla mücadele eden hastalarla yapmış olduğu görüşmeleri yer alıyor kitapta. Ölüm korkusu, ölüme hazır olmaya çalışma vb. konularda hastalarına vermiş olduğu terapiler yer alıyor. Bununla birlikte kendisinin de ölüme karşı korkusu olduğunu itiraf ediyor ve bununla kendisi de başa çıkmaya çalışıyor. Kısacası değişik bakış açıları kazandıran güzel bir kitaptı.
İkinci kitabmız Stefan Zweig, Korku. Stefan Zweig'ı ilk kez okuyorum ve tarzını çok beğendim. Kitap bir novella, bir iki gün içinde bitirilebilecek kısalıkta ve akıcılıkta. Bayan Irene'in mutlu ve huzurlu hayatı, öylesine yaşamış olduğu bir yasak aşk nedeniyle altüst olur. Irene'in yaşamış olduğu korku ve güvensizlik o kadar canlı veriliyor ki sanki dışarıdan olayı izliyormuş gibi hissettim okurken.
"Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza daha az ürkütür."
Havaların ısınmasıyla herkeste olduğu gibi bende de sağlıklı hayata karşı ilgi biraz daha arttı. Normalde de oldukça temiz beslenmeye çalışıyorum. Yediklerime dikkat ediyorum. Tuğba Kuruyemiş'ten aldığım bu güzel pakette bulunanlar hem sağlıklı hem de tatlı krizlerine merhem olacak türden.
İtalyan kozmetik firması Kiko İstanbul Capacity AVM'de açıldı. Evime yakın olması sebebiyle gidip görmek istedim. Yeni açıldığı için oldukça kalabalıktı ama ürünlerini çok beğendim. Çalışanlar da oldukça yardımsever ve güleryüzlüydü, o kadar kalabalığa rağmen. . İnsanı cezbeden çok çeşitli ürünler olmasına rağmen iki ürün alarak çıkmayı başarabildim. Aldıklarımdan birisi bu güzel pembe-nude oje powerpro 27 numara. Bu tonda bir oje başka markalarda görmediğim için ve günlük kullanıma uygun olduğu için bunu seçtim. Vaatleri arasında 7 gün kalıcılık da var. Bence de kalıcılığı çok iyi; test ettim, onayladım. Asıl renk daha güzel, fotodan çok da anlaşılmıyor.
Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar; yeni yazılarla kısa zamanda görüşmek dileğiyle, güzel günler dilerim herkese...
Neyse kısa kısa bu ay içinde paylaşmayı planladığım ama olanlardan sonra içimden gelmeyen şeyleri paylaşayım sizlerle. Hayata dair ümitlerimizi yeşertmeye çalışalım elimizden geldiğince; birilerine, bir şeylere inat.
Bu yelek kış boyunca elimdeydi. Basit olmasına rağmen her zaman elime almadığım için bitirmem uzun sürdü. Geçen gün de giyerek galasını yapabildim :)
Irvin Yalom, Günübirlik Hayatlar... Kitapta Irvin Yalom'un hastalarıyla yapmış olduğu psikoterapi seansları yer alıyor. Birkaç yerde tavsiye edildiği için merak ettiğim bir kitaptı ama acaba çok kuramsal, teorik bir kitap mı diye düşünmedim değil ama hiç öyle değilmiş gayet akıcı ve anlatımı sade bir kitaptı. Severek, ilgiyle okudum. Daha çok ölümcül hastalıklarla mücadele eden hastalarla yapmış olduğu görüşmeleri yer alıyor kitapta. Ölüm korkusu, ölüme hazır olmaya çalışma vb. konularda hastalarına vermiş olduğu terapiler yer alıyor. Bununla birlikte kendisinin de ölüme karşı korkusu olduğunu itiraf ediyor ve bununla kendisi de başa çıkmaya çalışıyor. Kısacası değişik bakış açıları kazandıran güzel bir kitaptı.
İkinci kitabmız Stefan Zweig, Korku. Stefan Zweig'ı ilk kez okuyorum ve tarzını çok beğendim. Kitap bir novella, bir iki gün içinde bitirilebilecek kısalıkta ve akıcılıkta. Bayan Irene'in mutlu ve huzurlu hayatı, öylesine yaşamış olduğu bir yasak aşk nedeniyle altüst olur. Irene'in yaşamış olduğu korku ve güvensizlik o kadar canlı veriliyor ki sanki dışarıdan olayı izliyormuş gibi hissettim okurken.
"Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza daha az ürkütür."
Havaların ısınmasıyla herkeste olduğu gibi bende de sağlıklı hayata karşı ilgi biraz daha arttı. Normalde de oldukça temiz beslenmeye çalışıyorum. Yediklerime dikkat ediyorum. Tuğba Kuruyemiş'ten aldığım bu güzel pakette bulunanlar hem sağlıklı hem de tatlı krizlerine merhem olacak türden.
İtalyan kozmetik firması Kiko İstanbul Capacity AVM'de açıldı. Evime yakın olması sebebiyle gidip görmek istedim. Yeni açıldığı için oldukça kalabalıktı ama ürünlerini çok beğendim. Çalışanlar da oldukça yardımsever ve güleryüzlüydü, o kadar kalabalığa rağmen. . İnsanı cezbeden çok çeşitli ürünler olmasına rağmen iki ürün alarak çıkmayı başarabildim. Aldıklarımdan birisi bu güzel pembe-nude oje powerpro 27 numara. Bu tonda bir oje başka markalarda görmediğim için ve günlük kullanıma uygun olduğu için bunu seçtim. Vaatleri arasında 7 gün kalıcılık da var. Bence de kalıcılığı çok iyi; test ettim, onayladım. Asıl renk daha güzel, fotodan çok da anlaşılmıyor.
Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar; yeni yazılarla kısa zamanda görüşmek dileğiyle, güzel günler dilerim herkese...
5 Mart 2016 Cumartesi
BİZE KALSA BÖYLE GEÇERDİ AKŞAMLAR - SERHAN ERGİN
Merhabalar... Yine yeni bir kitap yazısıyla sizlerleyim :) Bu sıralar sürekli yeni yazarlarla tanışıyorum. Serhan Ergin de ilk kez okuduğum yazarlardan, sanırım bu kitabını da bir dergide görmüştüm. Kapağı özellikle dikkatimi çekmişti. Kitabın konusuna gelecek olursak Zafer ve Mahir iki yakın arkadaştır. İşlerinden arta kalan zamanlarda sürekli birlikte vakit geçirirler. Her ikisi de bu durumdan oldukça hoşnuttur. Zafer'in yeni sevgilisi Filiz'in bu ikiliye dahil olması bu ikilinin hayatını ve ilişkisini derinden etkileyecektir. Romanda Mahir, Zafer'e hitap ediyor ve yaşadıklarını, hissettiklerini ona anlatıyormuş gibi konuşuyor ama aynı zamanda kendisiyle de hesaplaşıyor. Bu açıdan çok samimi bir dili var. Konusu ise klasik, işlerin varacağı nokta kitabın ilk sayfalarından anlaşılıyor. Daha önce Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okumuştum ve çok beğenmemiştim, onun da konusu böyleydi. Hatta birçok yerde yazarın Barış Bıçakçı'yı taklit ettiği söylenmiş ama ben buna katılmıyorum, her şeyden önce bu roman oldukça akıcıydı ve yazarın üslubunu da beğendim, sadece konu klasikti ama başka kitaplarını okumayı düşünürüm.
"İlginçtir, insan yalnız başına evde duramadığı zamanlarda, sokakta durabiliyor."
"Sen peynirli börek ve çaydın, o ise Frenk üzümlü pasta ile cappucino."
1 Mart 2016 Salı
KIRMIZI SAÇLI KADIN - ORHAN PAMUK
27 Şubat 2016 Cumartesi
KIRMIZI PELERİNLİ KENT - ASLI ERDOĞAN
Bahar yavaş yavaş hissettiriyor kendini... İlk cemre havaya düşmüş zaten, ikincisi de bugün suya düşecekmiş, sonuncusunu da yakın zamanda bekliyoruz artık :) Tabiat gibi ben de baharı özlemle bekliyorum. Hele son haftalarda yaşadığımız bahardan farksız günler baharı özletti iyice. Havadan sudan bu kadar bahsetmek yetişir. Gelelim bugünkü konuğumuza :) Aslı Erdoğan'ın okuduğum ilk kitabı Kırmızı Pelerinli Kent. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Kırmızı Pelerinli Kent'te Brezilya'ya bir süreliğine gelen Özgür'ün deneyimleri, Brezilya'ya bakışı, orada yaşadıkları ve hissettikleri konu edilmiş. Bu tarz bir ülkeden ya da şehirden bahseden bir kitaptan çok hoşlanmam diye düşünmüştüm ama özellikle ilk başladığımda oldukça sardı beni ama sonra karakterin kararlarına çok anlam veremedim. Sanki Brezilya'ya mecburmuş gibi orada kalmak zorunda hissetmesi kendini, oradan nefret etmesi ama bir yandan da garip bir şekilde oradan kopamaması, anlattığı tehlikelere, parasızlığına rağmen inatla Türkiye'ye geri dönmemesi; bana manasız geldi. Bir de kitapta bir konu olmasından ziyade sadece Özgür'ün aklından geçenleri okumak sonlara doğru sıkıcı olmaya başladı. Şöyle diyebilirim başta ilgiyle okuyup sonradan sıkılmaya başladığım bir kitap oldu.
13 Şubat 2016 Cumartesi
İKİ KİTAP
Bu sıralar okuma hızım hiç fena değil, maşallah bana :) Gerçi bunda kitapların akıcı olmasının etkisi büyük. Şimdi iki kitabımızı tanımaya başlayalım. Bir Nedene Sunuldum, Yalçın Tosun'un son öykü kitabı. Daha önce Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler isimli kiabını okumuş ve çok beğenmiştim. O yüzden bu kitabı alırken tereddüt yaşamadım. Gerçekten güzel bir öykü kitabıydı ama Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in devamını okuyormuşum gibi hissettim. Öykülerdeki konuların benzerlik göstermesi belki de bana bunu hissettirdi. Yine kişilerarası tuhaf ilişkiler, cinsellik, aşk, beklemeye dair öyküler okudum.
İkinci kitabımız ise uzun zamandır aklımda olan bir kitap: Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor evde isimli kitabı. Bir arkadaşım son aldığım kitapları sormuştu da o anda hepsini hatrlayamamış daha sonra mesaj atmıştım ona; kitap isimlerini saymaya, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile başlamıştım. Bu da mı kitap ismi diye sordu :) Gerçekten bir kitap için ilginç bir isim. Mahir Ünsal Eriş'i Ot Dergisi'ndeki yazılarından tanıyordum. O yüzden üslubu tanıdıktı, öykülerin konuları ilgi çekici olduğu için çabuk okuduğum bir kitap oldu. Kitapta, ölüm teması yoğun olarak işlenmiş ama çok çeşitli konulara değinen, nostalji kokan bir kitap da aynı zamanda. Kitabı okurken hızlı duygu geçişleri yaşadım. Bir öykü beni hüzünlendirirken diğer öykü güldürdü ama kitapta hüzün teması daha baskındı. Merak edenlere her iki kitabı da tavsiye eder, güzel haftasonları dilerim.
İkinci kitabımız ise uzun zamandır aklımda olan bir kitap: Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor evde isimli kitabı. Bir arkadaşım son aldığım kitapları sormuştu da o anda hepsini hatrlayamamış daha sonra mesaj atmıştım ona; kitap isimlerini saymaya, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile başlamıştım. Bu da mı kitap ismi diye sordu :) Gerçekten bir kitap için ilginç bir isim. Mahir Ünsal Eriş'i Ot Dergisi'ndeki yazılarından tanıyordum. O yüzden üslubu tanıdıktı, öykülerin konuları ilgi çekici olduğu için çabuk okuduğum bir kitap oldu. Kitapta, ölüm teması yoğun olarak işlenmiş ama çok çeşitli konulara değinen, nostalji kokan bir kitap da aynı zamanda. Kitabı okurken hızlı duygu geçişleri yaşadım. Bir öykü beni hüzünlendirirken diğer öykü güldürdü ama kitapta hüzün teması daha baskındı. Merak edenlere her iki kitabı da tavsiye eder, güzel haftasonları dilerim.
7 Şubat 2016 Pazar
İKİ KİTAP
Güzel bir Pazar gününden merhabalar... İstanbul'da hava soğuk olsa da insanın içini ısıtan güzel bir kış güneşi var tepede. Gün için planım olmayınca yapılmayı bekleyen ev işlerine girişeyim dedim. Ev işlerini bitirince diğer yazımda belirttiğim kitaplardan bahsetmek için kahvemi alıp yazımı hazırlamaya koyuldum. İlk kitabımız Çorum İstanbul yolculuğum sırasında bana eşlik eden, uzun zamandır ilk kez bu derece heyecanla okuduğum; Yaprak Öz'ün Şeytan Disko adlı kitabı. Kitabı bir blogger arkadaşın (yazısını aradım ama bulamadım muhtemelen birkaç ay önceydi o yüzden bloğun adını yazamadım :( yazısında görünce meraklanmıştım ve okuma listeme eklemiştim. Gerilim filmleri ve kitapları oldukça ilgimi çeker. Bu kitabı ise çok büyük beklenti ile almadım. Daha önce Kadük isimli bir kitap okumuştum ve konusu ilginç olmasına rağmen uslübu ve konunun ilişkilendiriliş şeklini beğenmemiştim. Gerilim işini bizimkiler çok beceremiyor diye düşünürken, Yaprak Öz bu önyargımı tamamen yerle bir etti. Olayları kurgulayışı, anlatımı, uslübu inanılmazdı. İki ya da üç günde bitirdim kitabı ve elimden bırakmak istemedim. Kitabın konusu ise şöyle; kötü giden evliliği ve yaşamının amaçsızlığı yüzünden depresyonda olan Deniz, bir psikiyatra gitmeye başlar. Psikiyatrla konuşmaya başladıkça aklına gelenler, hissettikleri ve gözünün önüne gelen görüntüler nedeniyle içinden çıkılmaz bir gizem içinde bulur kendini. Psikiyatrın kendisine çok da yardımı olmayacağını ve aklına gelenlerden
dolayı onu deli zannedeceğini düşünür; bunun üzerine bir medyum
arayışına girer. Konuyu anlatmayı burada bırakayım gerilimi ve gizemi seven kişilere şiddetle tavsiye ederim, çok güzel bir kitaptı.
İkinci kitabımız ise Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Mürebbiye ve Şeytan İşi isimli kitabı. Everest yayınlarının Türk klasiklerini günümüz Türkçesine uygun şekilde düzenleyerek çıkardığını öğrendiğimde, Cehennemlik'le birlikte aldığım bir kitaptı. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın her zamanki esprili uslübuyla eğlenerek okuduğum bir kitap oldu. Mürebbiye'yle başlayalım; Fransa'da gayriahlaki bir yaşam sürdüren Matmazel Anjel, İstanbul'da saygın bir ailenin yanında mürebbiye olarak işe başlar. Matmazelin önceki yaşamından bihaber olan konak ahalisi erkekleri, kendisinin etrafında pervane olur. Matmazel kimseyi ayırt etmeden herkese mavi boncuk dağıtır. Daha sonra konakta işler arapsaçına döner :) Şeytan İşi'nde ise Hayriye Hanım tek başına yaşayan yaşlı bir kadındır. Herkesten gizlediği büyük miktarda parasını evinin içinde saklamaktadır. İstanbul'da başka bir semtte yaşlı bir kadının parası için öldürülmesini duyduktan sonra tüm huzuru kaçmıştır. Başkalarına bunu belli etmemeye çalışsa da hareketleri dikkat çekmektedir. Günün birinde postacı kapısını çalar ve mektup, altınlarını nerede sakladığını bildiklerini iddia eden perilerden gelmiştir. Sonrası merak edenler için kalsın.
28 Aralık 2015 Pazartesi
BİR FİLM VE BİR KİTAP
Aralık ayını ve 2015'i güzel havayla uğurlayacağız sanırım İstanbul'da. Birkaç gündür özellikle hava daha da güzelleşti. Şaka maka sene sonuna geldik ve birkaç gün sonra yeniyıla girmiş olacağız. Bu arada yılbaşı kutlama tartışmaları son gaz devam etmekte. Her sene bu muhabbetin bu kadar rağbet görmesi beni şaşırtıyor ve milletçe ne boş şeylerle uğraşıyoruz dedirtiyor bana. Bir türlü başkasının elalemi olmaktan vazgeçemiyoruz. Herkes kendi işine baksa çok daha mutlu olacağız ama... Neyse bende senenin son yazılarını hazırlayayım dedim. Geçen senelerde yazdıklarımı okuyup nostalji yapıyorum ayrıca dijital aleme bir seda bırakıyorum kendimce :) İlerdeki tablet yazıları da bu yazılanlar olacak zaten. Gerçi bu kadar kalabalıkta benimkiler bulunabilir mi bilmiyorum :) Bu kadar gevezelikten sonra geçelim film ve kitap tanıtımımıza. İsmail Hacıoğlu ve Zeynep Çamcı'nın başrollerini paylaştığı Meryem filmiyle başlayayım. Köylü kızı Meryem görücü usulü Mustafa ile evlendirilir. Mustafa evlendikten kısa bir süre sonra İstanbul'a iş bulmaya gider ve Meryem'i kendi ailesiyle birlikte bırakır. Meryem, yeni evliliğini anlayamadan evin işleri, kayınvalidesinin zaman zaman kendisine kötü davranmasıyla başbaşa kalır. Bu arada askere gitmeden önce Meryem'e aşık olan Murat köye geri dönmüştür. Murat, Meryem'i yakından takip etmektedir ama Meryem kendini olabildiğince ondan uzak tutmaya çalışmaktadır. Filmde İsmail Hacıoğlu'nun rolü filme tam oturmamış gibi geldi. İsmail
Hacıoğlu'ndan değil de senaryodan kaynaklanan bir yüzeysellik bence.
Zeynep Çamcı ise Recep İvedik'teki rolünün aksine çok derin oynamış
rolünü ve gerçek bir Meryem olmuş.Sonu şaşırtıcı olan bir filmdi. İzlerken kaç tane kadının bu şekilde umutlarının söndürüldüğünü düşündüm Anadolu'da. Kayınvalide ve kayınpeder yanında, eşi başka yerlerde, sadece o evin işlerini görmek üzere evlendirilmiş kadınlar...
Şimdi beğenerek iki günde okuduğum Zülfü Livaneli'nin Engereğin Gözü adlı kitabını anlatayım biraz. Tarihi romanları çok sevdiğimden bahsetmiştim diğer yazılarımda, bu da güzel bir tarihi roman. Köle tüccarları tarafından esir alınarak hadım edilip Osmanlı sarayına satılan Haremağası Süleyman'ın ağzından anlatılıyor hikaye. Haremağasının büyük bir sadakatle bağlı olduğu padişah, tahtından indirilip bir harem dairesine cariyesiyle birlikte kapatılır. Haremağasının padişahla birlikte hapsedilen Gülbeden isimli cariyeye ayrı bir zaafı vardır ve Gülbeden'le iletişim kurabilmek, onun yaşayıp yaşamadığını anlamak için padişahla iletişime geçmesi gerektiğini düşünür ve bir şekilde efendisinin yemek ve isteklerini karşılamakla görevlendirilmek için Valide Sultan'ı razı eder. Bu görevini yerine getirirken ilk zamanlar büyük saygı duyduğu ve korktuğu padişahın da insani özellikler taşıdığını anlar ve artık sona yaklaştığı anlaşılan padişahı teselli etmeye çalışır, ona Mevlana'dan, Yunus'tan vecizeler okur. Padişahın da dışarıyla tek bağı bu haremağasıdır ve Padişah da ona büyük bir minnet duyar. Geri kalanını okumak isteyenler için anlatmamayım ama sürükleyici ve akıcı bir roman. Zülfü Livaneli kiraplarını ve tarihi romanları sevenlere tavsiye ederim.
Şimdi beğenerek iki günde okuduğum Zülfü Livaneli'nin Engereğin Gözü adlı kitabını anlatayım biraz. Tarihi romanları çok sevdiğimden bahsetmiştim diğer yazılarımda, bu da güzel bir tarihi roman. Köle tüccarları tarafından esir alınarak hadım edilip Osmanlı sarayına satılan Haremağası Süleyman'ın ağzından anlatılıyor hikaye. Haremağasının büyük bir sadakatle bağlı olduğu padişah, tahtından indirilip bir harem dairesine cariyesiyle birlikte kapatılır. Haremağasının padişahla birlikte hapsedilen Gülbeden isimli cariyeye ayrı bir zaafı vardır ve Gülbeden'le iletişim kurabilmek, onun yaşayıp yaşamadığını anlamak için padişahla iletişime geçmesi gerektiğini düşünür ve bir şekilde efendisinin yemek ve isteklerini karşılamakla görevlendirilmek için Valide Sultan'ı razı eder. Bu görevini yerine getirirken ilk zamanlar büyük saygı duyduğu ve korktuğu padişahın da insani özellikler taşıdığını anlar ve artık sona yaklaştığı anlaşılan padişahı teselli etmeye çalışır, ona Mevlana'dan, Yunus'tan vecizeler okur. Padişahın da dışarıyla tek bağı bu haremağasıdır ve Padişah da ona büyük bir minnet duyar. Geri kalanını okumak isteyenler için anlatmamayım ama sürükleyici ve akıcı bir roman. Zülfü Livaneli kiraplarını ve tarihi romanları sevenlere tavsiye ederim.
19 Aralık 2015 Cumartesi
AŞK MEÇHULE YÜRÜR - FİLİZ ÖZDEM
Herkese merhabalar, en son yazı yazdığımın üzerinden epeyce bir zaman geçmiş. Hele kitap yazısı yazmayalı epeyce bir olmuş ne yazık ki bu kitaptan önceki okuduğum kitabı yarım bırakmak zorunda kaldım. Galiba ben hayal edemediğim kitapları okuyamıyorum yani gözümün önünde anlatılan sahne tam olarak canlanacak, bu durum olmayınca kitap beni sarmıyor ve öylesine okuyormuşum gibi oluyor en sonunda da kaçınılmaz son bitirmeden kitabı bırakıvermek gerçekleşiyor... Keşke bu durumu peşin peşin kabul edip kitabı okumayı sürdürmesem ama bazen diyorum ki bu kadar insan beğenmiş bir şey vardır belki daha sonra açılacak diye ama genelde olmuyor. O yüzden kitap yazısı hazırlamam biraz uzun sürdü. Şimdi yeni bitirdiğim kitap Aşk Meçhule Yürür'den bahsedeyim biraz. Filiz Özdem daha önce okumadığım bir yazar, ilk kez bu kitapla tanışmış oldum kendisiyle. İlk başladığımda kitap inanılmaz içine çekti beni, Mercan'ın hikayesini öğrenmek istedim. Kitaba hakim olan zaten Mercan'ın içinde bulunduğu iç karartıcı hal ve çaresizlik. Birçok yerde anlatılan hikayenin içinde buldum kendimi. Mercan'ı, Ziya'yı, Abidin'i, Meltem'i yakından izledim. Hepsinin tipi gözümde canlandı. İlk kısımda anlatılanların daha sonra beklenmedik bir şekilde değişmesi zihnimde yarattığım karakterleri tepetaklak etse de ilginç ve okunmaya değer bulduğum bir kitap oldu.
"Yaşadığın anın içinde kendini yetişkin sanıyorsun. Halbuki üzerinden yıllar geçtikçe, hafızanın fotoğrafhanesindeki karelere baktıkça, insanın burnunun direği sızlıyor, hayata ve kendisine karşı içi merhametle doluyor. Meğer çocukmuşuz hep..."
"Öyle işte, hayallerinde, canının istediği gibi eğip bükerek birini sevmek ne kolay, değil mi? Hiç mızıkçılık etmeyen, hiç canını sıkmayan, tamamen senin hükmünde olan birini..."
"Meltem ona bir işaret koymuştu. İşaret konmaya değer biri olduğunu hissettirmişti."
"Belki de ruh denen, karanlığa, dibe doğru uzanan derin bir kuyu değil; gittiği her yöne doğru çatallanan, pek çok irili ufaklı yola bölünerek labirentler şeklinde dibine, dikine, verev, döngüsel, yatay, karmaşık yollar izleyen, başına buyruk sarmal bir kuyuydu."
"-Neden kendine yeni bir hayat kurmadın?
- Kuramadım Ziya. Kuramadım işte. Ben herkeste sende olmayanları aradım. Sende olmayanları bulduğumda da, sende olanların hasretiyle yandım."
"Yaşadığın anın içinde kendini yetişkin sanıyorsun. Halbuki üzerinden yıllar geçtikçe, hafızanın fotoğrafhanesindeki karelere baktıkça, insanın burnunun direği sızlıyor, hayata ve kendisine karşı içi merhametle doluyor. Meğer çocukmuşuz hep..."
"Öyle işte, hayallerinde, canının istediği gibi eğip bükerek birini sevmek ne kolay, değil mi? Hiç mızıkçılık etmeyen, hiç canını sıkmayan, tamamen senin hükmünde olan birini..."
"Meltem ona bir işaret koymuştu. İşaret konmaya değer biri olduğunu hissettirmişti."
"Belki de ruh denen, karanlığa, dibe doğru uzanan derin bir kuyu değil; gittiği her yöne doğru çatallanan, pek çok irili ufaklı yola bölünerek labirentler şeklinde dibine, dikine, verev, döngüsel, yatay, karmaşık yollar izleyen, başına buyruk sarmal bir kuyuydu."
"-Neden kendine yeni bir hayat kurmadın?
- Kuramadım Ziya. Kuramadım işte. Ben herkeste sende olmayanları aradım. Sende olmayanları bulduğumda da, sende olanların hasretiyle yandım."
24 Kasım 2015 Salı
VE DAĞLAR YANKILANDI - KHALED HOSSEINI
Çoktandır kitap yazısı yazamadım ki en zevk alarak yazdığım yazılar kitaplarla ilgili olanlar... Bunun sebeplerinden biri de ilerlemeyen bir roman okuyor olmamdı ve artık kitabın ortasına geldiğimde okumam iyice yavaşlayınca bırakmaya karar verdim. Daha sonra arkadaşımdan ödünç aldığım Ve Dağlar Yankılandı'ya geçtim. Khaled Hosseini'nin Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitaplarını daha önce okumuş ve çok sevmiştim. Ve Dağlar Yankılandı ile ilgili olarak yazarın diğer iki kitabına göre biraz sönük kaldığı yönünde yorumlar okumuştum. Okuduktan sonra ne demek istediklerini anladım. Gerçekten diğer iki kitaptaki akıcılık ve hikaye sağlamlığı bu kitapta yok gibi. Daha doğrusu var ama asıl hikaye biraz bölünmüş gibi ve yan hikayelere yer verilmekten asıl hikayeye gelinememiş gibi. Asıl hikayemiz ise şu: Afganistan'da fakir bir ailenin çocukları olan Abdullah ve Peri birbirlerine çok düşkündürler. Ağabey kardeş sürekli vakitlerini birlikte geçirirler ve ağabey Abdullah, kardeşinin küçük bir mutluluğu için elinden geleni yapmaya hazırdır. Üvey dayıları Nebi zengin bir ailenin yanında çalışmaktadır ve evin hanımı Nila'ya aşıktır. Nila'nın çocuğu yoktur ve olma ihtimali de yoktur. Nebi de Peri'nin ona evlatlık verilmesini sağlamaya karar verir ve bu sayede onun kendisini seveceği, en azından fark edeceğini düşünür. İki kardeşin yazgısı burada değişir. Peri ve Abdullah yıllarca birbirlerini göremezler. Peri daha küçük olduğu için Abdullah'ı ve geçmişi unutur ama Abdullah yıllarca kardeşinin özlemini yüreğinde taşır. Yine de güzel bir kitaptı sonunda hikayeler birbirine bağlanıyor, diğer iki kitabına göre sönük kalsa da güzel ve akıcı bir kitaptı. Okumamış olanlara tavsiye ederim.
26 Eylül 2015 Cumartesi
ÜÇ KİTAP
Uzun zamandır kitap postu girmemişim, gerçi uzun zamandır post hazırlayamadım. Yaz bitti, yavaş yavaş sonbahar da kendini hissettirmişken en zevkli sonbahar etkinliğim kitap okumaya biraz hız verebildim. İlk kitabımız büyük usta Vedat Türkali'nin Bir Gün Tek Başına kitabı, kendisi yedi yüz küsür sayfa, biraz da o yüzden uzun zamandır kitap postu giremedim, çünkü kitabı bitirmem epeyce bir zaman aldı. 1960 darbesi öncesi yaşananları, Günsel ve Kenan aşkıyla yoğurarak anlatmış yazar. İstanbul Üniversitesi mezunu olduğum için anlatılan yerler gözümün önünde rahatça canlandı. Çınaraltında Kenan'la Günsel'in buluşmaları, gençlerin Beyazıt Meydanı'nda protesto yapmaları, Kenan'ın yayınevinin bulunduğu Cağaloğlu... İlk iki yüz sayfada kitabı sıkıcı buldum ama daha sonra olaylar gelişmeye başladı ve sonraki sayfaları merakla okudum. Kitabın sonu ise beni oldukça şaşırttı, işlerin bu hale gelmesini hiç beklemiyordum. Bazı yerler muğlak kaldı o açıdan beni rahatsız etti ama o dönemi merak eden ve akıcı bir kitap arayanlara tavsiyemdir, mutlaka okuyunuz.
"Bugün de mi yirmi dört saat? Neler oldu oysa? Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz."
"İnsanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır."
"Cin gibi bir oğlan. ‘okuman, yazman var mı?’ dedik. ‘Harfleri tanıyorum da birbirine vuramıyorum.’ dedi. Okuyamıyordu. Epeyi kaldı bizimle… Bir gün ‘ne vakit gözü açılacak, ne vakit gerçekleri görecek bu halk.’ gibisine dertleşiyoruz. ‘Baba’ dedi, ‘Bu millet de benim gibi, harfleri tanıyor da daha birbirine vuramıyor."
"Nerden nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inanıyordu."
İkinci ve üçüncü kitaplar, daha çok çerezlik diye tabir edilen kitaplardan. Bir tanesi Filiz Aygündüz'ün Prens Prensesi Sevmedi kitabı. Filiz Aygündüz'ün Kaç Zil Kaldı Örtmenim kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Akıcı, hoş bir kitaptı ve bu kitabı da o kitaptan aldığım tada yakın bir tat alma ümidiyle aldım ama sonuç tam bir hüsran ne yazık ki :( Kitap tanıtımlarında da okuduğum derinliği bulamadım kitapta. Son derece yüzeysel ve sıkıcı bir kitaptı ne yalan söyleyeyim. Tabii ki beğenenler elbette olmuştur ama benim için zaman kaybı olan bir kitaptı ve en kötüsü eğlenceli de değildi. Merak edenler için konusu şu şekilde: bağımlı bir kişiliğe sahip bir kadın karakter, bir adama aşık olur ve adam bunu itse de adamdan vazgeçemez.
Diğer çerezlik kitabımız ise Dişizofren Arkadaşlar Ev Halim. Bu kitapta en azından güldüğüm yerler oldu. Bu da oldukça yüzeysel bir kitaptı. Zaten yazar blogta yazdığı yazıları kitap haline getirmiş. Kilolu bir kız olan Zeynep, hoşlandığı çocuğu etkilemek için sürekli diyet yapmaya çalışır ama çocuğun ondan hoşlanması için kendisi olması yeterlidir. Tek seferde okunan, eğlenceli, kafa yormayan bir kitap arayanlar için uygun bir kitap.
"Bugün de mi yirmi dört saat? Neler oldu oysa? Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz."
"İnsanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır."
"Cin gibi bir oğlan. ‘okuman, yazman var mı?’ dedik. ‘Harfleri tanıyorum da birbirine vuramıyorum.’ dedi. Okuyamıyordu. Epeyi kaldı bizimle… Bir gün ‘ne vakit gözü açılacak, ne vakit gerçekleri görecek bu halk.’ gibisine dertleşiyoruz. ‘Baba’ dedi, ‘Bu millet de benim gibi, harfleri tanıyor da daha birbirine vuramıyor."
"Nerden nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inanıyordu."
İkinci ve üçüncü kitaplar, daha çok çerezlik diye tabir edilen kitaplardan. Bir tanesi Filiz Aygündüz'ün Prens Prensesi Sevmedi kitabı. Filiz Aygündüz'ün Kaç Zil Kaldı Örtmenim kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Akıcı, hoş bir kitaptı ve bu kitabı da o kitaptan aldığım tada yakın bir tat alma ümidiyle aldım ama sonuç tam bir hüsran ne yazık ki :( Kitap tanıtımlarında da okuduğum derinliği bulamadım kitapta. Son derece yüzeysel ve sıkıcı bir kitaptı ne yalan söyleyeyim. Tabii ki beğenenler elbette olmuştur ama benim için zaman kaybı olan bir kitaptı ve en kötüsü eğlenceli de değildi. Merak edenler için konusu şu şekilde: bağımlı bir kişiliğe sahip bir kadın karakter, bir adama aşık olur ve adam bunu itse de adamdan vazgeçemez.
9 Ağustos 2015 Pazar
TOPRAK - BUKET UZUNER VE ÇORUM MÜZESİ GEZİSİ
Temmuz kitap okuma açısından pek verimli geçmedi benim için. Tatil, bayram, koşuşturma derken ancak iki kitap okuyabilmişim. Bunlardan biri de Buket Uzuner'in Toprak kitabı. Önceki yazımda da bahsetmiştim aslında Temmuz ayında bu yazıyı hazırlamak istedim ama kısmet şimdiyeymiş. Buket Uzuner'in Su kitabının devamı olan Toprak, Hititlerin anayurdu olan Çorum'da geçiyor. Tarihi eser hırsızlarının peşine düşen Defne Kaman bu sefer Çorum'da kayıplara karışıyor. Küçük bir şehir olan Çorum'da Defne Kaman'ın bulunması için vali, emniyet müdürü, herkes seferber oluyor. Defne'nin kaybolduğunu duyan Defne'nin büyükannesi Umay Nine de aramalara yardımcı olmak için Sahaf Sabahat ile Çorum'un yolunu tutuyor. Bu sırada Yazılıkaya'da ortaya çıkan bir geyik efsanesi Çorum'da dilden dile dolanıyor. Serinin ilk kitabı olan Su'da yunus parklarına dikkat çeken Buket Uzuner, bu sefer tarihi eser kaçakçılığı ve toprağın kutsallığına dikkat çekmiş. Kitapta Hititlerle, doğayla ilgili çok güzel bilgiler verilmiş; bu bilgiler, kitapta karakterlere gayet güzel bir şekilde söyletilmiş yani sanki bir ansiklopedi okuyormuş gibi olmadım, açıkçası bu yönden çok beğendim. Şamanlığa ilk kitap kadar değinmemiş. Hatta sanki kitap çok uzatılmış gibi geldi bana bu sefer. Defne Kaman'ın ortaya çıkışı falan da çok aceleye gelmiş, son bölüme sıkışmış gibi. Yazarın içinde bulunduğu dönemden dolayı belki de böyle olmuştur (Toprak kitabında kendisi şöyle yazmış: "Kamlık ya da Paganlık unsurlarından biri olan Toprak/Yer her zaman kurban talep etmiş ve almış" ve kendisi kitabı yazdığı dönemde annesini kaybetmiş). Kitabın sonunda çok güzel referanslar bölümü var, konuyla ilgili daha çok araştırma yapmak isteyenler buradan faydalanabilir. Ben birkaç tanesini gözüme kestirdim mesela. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu, olayın geçtiği yerin de memleketim olmasından ötürü daha bir severek okudum. Yıllardır gitmeyi isteyip de gidemediğim daha doğrusu sürekli ertelediğim Çorum Müzesi gezimi de yapmamı sağlamış oldu.
Şimdi gelelim postumuzun ikinci konusuna: Çorum Müzesi. Müzemiz, şimdiki binasında 2003 yılından beri ziyaretçilerini ağırlıyor, daha önce bu bina, okul ve hastane olarak kullanılmış. Hitit dönemi ağırlıklı olmak üzere birçok döneme ait eserler bulunuyor.Giriş 5 lira, müze karta ve maksimum kartı olanlara ücretsiz.
İçerisi 4 kattan oluşuyor ve her katta dönemlere göre sınıflandırılmış eserler var. Girişte bir kral mezarı bulunuyor. Sanki bizi karşılar gibi değil mi? Oldukça ürkütücü!
İçeride flaşsız olarak fotoğraf çekmeye izin veriliyor. Diğer katlarda da o kadar çok eser var ki dünyanın başka yerinde olsa bunlar tek bir müzede sergilenmezdi eminim. Düşünün gözyaşı şişeleri bile vardı. Takılar ise ayrı bir güzellikti, kadın her çağda kadın işte :)
Sadece bir eksikliği vardı bence, o da Müzenin çıkışındaki hediyelik eşya dükkanı. Çok yetersizdi, romanda hediyelik eşya dükkanından Kadeş antlaşmasının replikası var şeklinde anlatılmıştı. Ben de belki takıların benzerlerini orada satarlar diye ummuştum ama ne yazık ki orijinal birkaç şey dışında genelde hediyelik eşya dükkanlarında satılan basit şeyler vardı. Keşke bu işe birileri el atsa ne güzel de satar aslında, neyse fotoğraflarıyla yetineceğim artık napalım :( Uzun bir yazı oldu yine, ne kadar anlatsam yeterli olmaz aslında o yüzden tavsiyem gidip yerinde görmenizdir. Sevgilerle...
Şimdi gelelim postumuzun ikinci konusuna: Çorum Müzesi. Müzemiz, şimdiki binasında 2003 yılından beri ziyaretçilerini ağırlıyor, daha önce bu bina, okul ve hastane olarak kullanılmış. Hitit dönemi ağırlıklı olmak üzere birçok döneme ait eserler bulunuyor.Giriş 5 lira, müze karta ve maksimum kartı olanlara ücretsiz.
İçerisi 4 kattan oluşuyor ve her katta dönemlere göre sınıflandırılmış eserler var. Girişte bir kral mezarı bulunuyor. Sanki bizi karşılar gibi değil mi? Oldukça ürkütücü!
İçeride flaşsız olarak fotoğraf çekmeye izin veriliyor. Diğer katlarda da o kadar çok eser var ki dünyanın başka yerinde olsa bunlar tek bir müzede sergilenmezdi eminim. Düşünün gözyaşı şişeleri bile vardı. Takılar ise ayrı bir güzellikti, kadın her çağda kadın işte :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















































