Güzel bir günden herkese merhabalar... Blog yazılarıma hız vermişken yine içimizi karartan olaylar nedeniyle yazmak hiç içimden gelmediği için bir süre ara verdim. Hayat devam ediyor kaldığı yerden... İlk zamanlar dışarı çıkmak çok korkutucu gelse de zamanla kötü şeyleri unutmaya ya da zihnin gerilerine itmeye çalışarak normal hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Hala metroya, marmaraya bindiğimde insanları dikkatle incelemeye devam etsem de... Korkmamayı salık verenleri de hayretle izliyorum. Sanki ömür bir bilgisayar oyunu da yedek canlarımız var. Kendim için, ailem için, sevdiklerim için korkuyorum ben; korkmayanlar buyursunlar önden.
Neyse kısa kısa bu ay içinde paylaşmayı planladığım ama olanlardan sonra içimden gelmeyen şeyleri paylaşayım sizlerle. Hayata dair ümitlerimizi yeşertmeye çalışalım elimizden geldiğince; birilerine, bir şeylere inat.
Bu yelek kış boyunca elimdeydi. Basit olmasına rağmen her zaman elime almadığım için bitirmem uzun sürdü. Geçen gün de giyerek galasını yapabildim :)
Irvin Yalom, Günübirlik Hayatlar... Kitapta Irvin Yalom'un hastalarıyla yapmış olduğu psikoterapi seansları yer alıyor. Birkaç yerde tavsiye edildiği için merak ettiğim bir kitaptı ama acaba çok kuramsal, teorik bir kitap mı diye düşünmedim değil ama hiç öyle değilmiş gayet akıcı ve anlatımı sade bir kitaptı. Severek, ilgiyle okudum. Daha çok ölümcül hastalıklarla mücadele eden hastalarla yapmış olduğu görüşmeleri yer alıyor kitapta. Ölüm korkusu, ölüme hazır olmaya çalışma vb. konularda hastalarına vermiş olduğu terapiler yer alıyor. Bununla birlikte kendisinin de ölüme karşı korkusu olduğunu itiraf ediyor ve bununla kendisi de başa çıkmaya çalışıyor. Kısacası değişik bakış açıları kazandıran güzel bir kitaptı.
İkinci kitabmız Stefan Zweig, Korku. Stefan Zweig'ı ilk kez okuyorum ve tarzını çok beğendim. Kitap bir novella, bir iki gün içinde bitirilebilecek kısalıkta ve akıcılıkta. Bayan Irene'in mutlu ve huzurlu hayatı, öylesine yaşamış olduğu bir yasak aşk nedeniyle altüst olur. Irene'in yaşamış olduğu korku ve güvensizlik o kadar canlı veriliyor ki sanki dışarıdan olayı izliyormuş gibi hissettim okurken.
"Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza daha az ürkütür."
Havaların ısınmasıyla herkeste olduğu gibi bende de sağlıklı hayata karşı ilgi biraz daha arttı. Normalde de oldukça temiz beslenmeye çalışıyorum. Yediklerime dikkat ediyorum. Tuğba Kuruyemiş'ten aldığım bu güzel pakette bulunanlar hem sağlıklı hem de tatlı krizlerine merhem olacak türden.
İtalyan kozmetik firması Kiko İstanbul Capacity AVM'de açıldı. Evime yakın olması sebebiyle gidip görmek istedim. Yeni açıldığı için oldukça kalabalıktı ama ürünlerini çok beğendim. Çalışanlar da oldukça yardımsever ve güleryüzlüydü, o kadar kalabalığa rağmen. . İnsanı cezbeden çok çeşitli ürünler olmasına rağmen iki ürün alarak çıkmayı başarabildim. Aldıklarımdan birisi bu güzel pembe-nude oje powerpro 27 numara. Bu tonda bir oje başka markalarda görmediğim için ve günlük kullanıma uygun olduğu için bunu seçtim. Vaatleri arasında 7 gün kalıcılık da var. Bence de kalıcılığı çok iyi; test ettim, onayladım. Asıl renk daha güzel, fotodan çok da anlaşılmıyor.
Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar; yeni yazılarla kısa zamanda görüşmek dileğiyle, güzel günler dilerim herkese...
31 Mart 2016 Perşembe
11 Mart 2016 Cuma
İKİ FİLM
Geçen hafta iki tane film izleyebildim. İkisi de oldukça etkileyiciydi, en azından benim için öyle oldu, filmler bittiğinde bir süre etkisinden çıkamadım. İlki Leonardo Di Caprio ve Kate Winslet'in başrollerinde olduğu Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road) filmi. Diriliş'te Leonardo Di Caprio'yu Oscar'a layık görenler bu film çekildiğinde neredelermiş anlayamadım. Kate Winslet da Leonardo Di Caprio da döktürüyorlar diyebilirim. Filmde, banliyöde sade bir yaşam süren çiftin, hayallerinin ne derece peşinde gittiklerini sorgulamalarıyla ve Paris'e gidip yeni bir hayat kurma kararı vermeleriyle başlayan evliliklerindeki huzursuzlukları izliyoruz. Böyle deyince çok basit kaçtı ancak filmde insanın kendisini sorgulamasına sebep olan o kadar çok gönderme var ki film bittiğinde üzerinize ağır bir hal çökmesi olası. Huzur içinde yaşamak veya hayallerin peşinden koşmak, diğer insanlar gibi olmak ya da olmamak, bir şeylerin farkında olmak ya da olmamak vb. birçok sorgulama malzemesi mevcut. Çok beğenerek izlediğim bir filmdi, kesinlikle tavsiye ederim.
İkinci filmimiz ise bir Türk filmi: Köksüz. Ahu Türkpençe başrollerde. Filmde babalarını kaybeden bir ailede babanın sorumluluğunun en büyük çocuğa, Feride'ye (Ahu Türkpençe) geçmesi, annenin Feride'yi kocası yerine koyması; nazını, kaprisini çekecek, yükünü tamamen üzerinden alacak kişi olarak seçmesi konu edilmiş. Annenin Feride'yi tamamen sahiplenmesi, Feride'nin üstlendiği yükü kaldıramamaya başlaması nedeniyle evlilik kararı alması, annenin bunu kabullenememesi, onun ayrı bir hayat kurmasını istememesi çok gerçekçi işlenmiş, konu da o kadar hayattan ki izlerken düşünüyorsunuz, çocuğunun kendi hayatını bırakıp sadece kendisiyle ilgilenmesini isteyen, çocuğu bir birey değil de kendi uzantısı olarak gören, kararlarına saygı duymayan ya da karar vermesine bile izin vermeyen ne kadar çok insan olduğunu. Çok çarpıcı bir filmdi, Ahu Türkpençe'nin oyunculuğu ise harikaydı. Kesinlikle izleyin derim.
İkinci filmimiz ise bir Türk filmi: Köksüz. Ahu Türkpençe başrollerde. Filmde babalarını kaybeden bir ailede babanın sorumluluğunun en büyük çocuğa, Feride'ye (Ahu Türkpençe) geçmesi, annenin Feride'yi kocası yerine koyması; nazını, kaprisini çekecek, yükünü tamamen üzerinden alacak kişi olarak seçmesi konu edilmiş. Annenin Feride'yi tamamen sahiplenmesi, Feride'nin üstlendiği yükü kaldıramamaya başlaması nedeniyle evlilik kararı alması, annenin bunu kabullenememesi, onun ayrı bir hayat kurmasını istememesi çok gerçekçi işlenmiş, konu da o kadar hayattan ki izlerken düşünüyorsunuz, çocuğunun kendi hayatını bırakıp sadece kendisiyle ilgilenmesini isteyen, çocuğu bir birey değil de kendi uzantısı olarak gören, kararlarına saygı duymayan ya da karar vermesine bile izin vermeyen ne kadar çok insan olduğunu. Çok çarpıcı bir filmdi, Ahu Türkpençe'nin oyunculuğu ise harikaydı. Kesinlikle izleyin derim.
6 Mart 2016 Pazar
HAMLET - TİYATRO
Çok uzun zamandır Devlet Tiyatrolarındaki oyunlara gitmiyordum. En son gittiğim oyun "Nice Yıllara" idi. Yaklaşık bir yıl olmuştur heralde. Sonra geçen gün öylesine bakayım dedim hangi oyunlar var, bir de Profesyonel oyununa yer bulabilir miyim diye çünkü uzun zamandır Profesyonel'e bilet arıyorum ama bir türlü bilet bulamıyorum, ama tabii yine tüm biletler tükenmişti. Neyse deyip sonra Hamlet oyununa baktım o da ne boş bir koltuk :) Hemen satın aldım ve yeni bir etkinliğim oldu diye çok sevindim :) Bugün de oyunu izledim ve sıra geldi oyunu sizlerle paylaşmaya :) Konu hepimizin malumu annesi ve amcası tarafından zehirlenerek öldürülen babasının öcünü almak için yanıp tutuşan Hamlet. Kitabı okumadığım için kitapla, sahnelenen oyun ne derece örtüşüyor çok yorum yapamayacağım ama Hamlet'i, Hamlet'in babasının ruhunu, Ofelya'yı, Hamlet'in annesini, amcasını yani bütün karakterleri canlandıran Bülent Emin Yarar'ın oyunculuğu muazzamdı. Bir buçuk saat boyunca o rolden o role girdi. Beğenerek, hayran kalarak izlediğim bir oyun oldu. Klasik eserleri seviyorsanız kesinlikle tavsiye ederim ama klasikler benden uzak dursun diyorsanız sırf Bülent Emin Yarar'ın oyunculuğu için bile gidebilirsiniz bence. Bu arada bu oyuna da bilet bulmak da çok zormuş benim şansıma bir koltuk boştu. Bilet bulursanız kaçırmayın der, güzel bir hafta dilerim hepinize :)
5 Mart 2016 Cumartesi
BİZE KALSA BÖYLE GEÇERDİ AKŞAMLAR - SERHAN ERGİN
Merhabalar... Yine yeni bir kitap yazısıyla sizlerleyim :) Bu sıralar sürekli yeni yazarlarla tanışıyorum. Serhan Ergin de ilk kez okuduğum yazarlardan, sanırım bu kitabını da bir dergide görmüştüm. Kapağı özellikle dikkatimi çekmişti. Kitabın konusuna gelecek olursak Zafer ve Mahir iki yakın arkadaştır. İşlerinden arta kalan zamanlarda sürekli birlikte vakit geçirirler. Her ikisi de bu durumdan oldukça hoşnuttur. Zafer'in yeni sevgilisi Filiz'in bu ikiliye dahil olması bu ikilinin hayatını ve ilişkisini derinden etkileyecektir. Romanda Mahir, Zafer'e hitap ediyor ve yaşadıklarını, hissettiklerini ona anlatıyormuş gibi konuşuyor ama aynı zamanda kendisiyle de hesaplaşıyor. Bu açıdan çok samimi bir dili var. Konusu ise klasik, işlerin varacağı nokta kitabın ilk sayfalarından anlaşılıyor. Daha önce Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okumuştum ve çok beğenmemiştim, onun da konusu böyleydi. Hatta birçok yerde yazarın Barış Bıçakçı'yı taklit ettiği söylenmiş ama ben buna katılmıyorum, her şeyden önce bu roman oldukça akıcıydı ve yazarın üslubunu da beğendim, sadece konu klasikti ama başka kitaplarını okumayı düşünürüm.
"İlginçtir, insan yalnız başına evde duramadığı zamanlarda, sokakta durabiliyor."
"Sen peynirli börek ve çaydın, o ise Frenk üzümlü pasta ile cappucino."
1 Mart 2016 Salı
KIRMIZI SAÇLI KADIN - ORHAN PAMUK
27 Şubat 2016 Cumartesi
KIRMIZI PELERİNLİ KENT - ASLI ERDOĞAN
Bahar yavaş yavaş hissettiriyor kendini... İlk cemre havaya düşmüş zaten, ikincisi de bugün suya düşecekmiş, sonuncusunu da yakın zamanda bekliyoruz artık :) Tabiat gibi ben de baharı özlemle bekliyorum. Hele son haftalarda yaşadığımız bahardan farksız günler baharı özletti iyice. Havadan sudan bu kadar bahsetmek yetişir. Gelelim bugünkü konuğumuza :) Aslı Erdoğan'ın okuduğum ilk kitabı Kırmızı Pelerinli Kent. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Kırmızı Pelerinli Kent'te Brezilya'ya bir süreliğine gelen Özgür'ün deneyimleri, Brezilya'ya bakışı, orada yaşadıkları ve hissettikleri konu edilmiş. Bu tarz bir ülkeden ya da şehirden bahseden bir kitaptan çok hoşlanmam diye düşünmüştüm ama özellikle ilk başladığımda oldukça sardı beni ama sonra karakterin kararlarına çok anlam veremedim. Sanki Brezilya'ya mecburmuş gibi orada kalmak zorunda hissetmesi kendini, oradan nefret etmesi ama bir yandan da garip bir şekilde oradan kopamaması, anlattığı tehlikelere, parasızlığına rağmen inatla Türkiye'ye geri dönmemesi; bana manasız geldi. Bir de kitapta bir konu olmasından ziyade sadece Özgür'ün aklından geçenleri okumak sonlara doğru sıkıcı olmaya başladı. Şöyle diyebilirim başta ilgiyle okuyup sonradan sıkılmaya başladığım bir kitap oldu.
İKİ FİLM
Yakın zamanda izlediğim iki güzel ve çarpıcı filmden bahsetmek istiyorum sizlere. Her ikisi de Nazi Dönemiyle ilgili. Daha önce bu döneme ait ismini hatırladığım ya da hatırlamadığım, izlerken de keşke sadece film olsalarmış diye düşündüğüm çok fazla film izledim. Benim izlerken dayanamadıklarımı insanlar yaşamışlar ne yazık ki.
İlk filmimiz arkadaşımın tavsiye ettiği Çizgili Pijamalı Çocuk. Anne, baba ve iki çocuktan oluşan çekirdek bir Alman ailenin evden taşınma hazırlıklarıyla film başlıyor. Ailenin babası da bir Nazi subayı. Taşındıkları yeni ev ise babanın yeni görev yeri olan toplama kampına çok yakın. Ailenin erkek çocuğu (Bruno) taşındıkları yerde çok sıkılmakta, uzakta gördüğü çiftlikte (toplama kampı olduğunu anlamıyor) dolaşan pijamalı çocuklarla arkadaşlık yapmak istiyor. Annesi, evin o tarafına geçmemesi konusunda çocuğu uyarıyor ama çocuk merakına yenik düşüyor. Birgün evden çıkıp kampa gidiyor ve orada gördüğü yaşıtı bir çocukla (Shmuel) konuşmaya başlıyor. Daha sonraları fırsat buldukça çocuğun yanına gidip onunla arkadaşlık yapıyor. Film oldukça hüzünlü ve etkileyiciydi. Her iki çocuğun oyunculuğu ise hayran bırakan cinstendi. Film bittikten sonra kolay kolay etkisinden çıkamadım.
"Büyüklerin ne yapmak istediklerine karar verememeleri ne kadar tuhaf. Mesela Pavel. Eskiden bir doktormuş fakat patates soymak için doktorluktan vazgeçmiş."
Bruno: Neden sürekli pijama giyiyorsun?
Shmuel: Çünkü askerler diğer kıyafetlerimizi alıyorlar.
Bruno: Benim babam da bir asker ama başkalarının kıyafetlerini alan cinsten değil.
İkinci film ise sinemada izlediğim Saul'un Oğlu filmi. Filmekimi'nde de yer alan bu filmi o zaman da merak etmiştim ama saatleri ya da sinema salonunun yeri uymadığı için gidememiştim. Daha önce çekilen Nazi Dönemi filmlerinden farklı olduğunun söylenmesi özellikle ilgimi çekmişti. Sonunda bu filmi de izleyebildim. Filmin konusu ise şu şekilde; Krematoryum'da çalıştırılan Yahudilerden biri olan Saul (4 ay süreyle orada çalıştırılıyorlar ve daha sonra onların da sonu aynı oluyor), küçük bir çocuğun öldürülüşüne şahit olur ve çocuğu usulüne uygun şekilde defnetmek en büyük amacı olur. Bunun için ilk önce çocuğun cesedini Almanlar'dan kurtarmalı ve bir haham bulmalıdır. Bu uğurda hem kendisini hem de diğer arkadaşlarını tehlikeye atmakta bir an bile tereddüt etmez. Saul'u canlandıran Geza Röhrig'in oyunculuğu inanılmaz. Umutsuzluk, hissizleşme hepsi yüzünden ayan beyan okunuyor. Filmde benim için en ilgi çekici yan ise bu acı olayın diğer izlediğim filmler gibi ele alınmaması, insanların yaşadıkları dehşetin açık ve iç acıtı bir şekilde değil daha belirsiz şekilde verilmesiydi. Üst üste atılmış cesetler, öldürülmek için getirilmiş binlerce insanın çığlıkları, krematoryuma atılan cesetler hep arka planda. İç parçalayan herhangi bir müzik de yoktu. Bu açıdan izlediğim bu tür filmlerden çok ayrı olmuş. Ama bunlar garip bir şekilde filmi daha gerçekçi yapmış bence. İlginç bir filmdi.
"Ölü biri için yaşayanları hayal kırıklığına uğrattın"
"Biz zaten ölüyüz."
İlk filmimiz arkadaşımın tavsiye ettiği Çizgili Pijamalı Çocuk. Anne, baba ve iki çocuktan oluşan çekirdek bir Alman ailenin evden taşınma hazırlıklarıyla film başlıyor. Ailenin babası da bir Nazi subayı. Taşındıkları yeni ev ise babanın yeni görev yeri olan toplama kampına çok yakın. Ailenin erkek çocuğu (Bruno) taşındıkları yerde çok sıkılmakta, uzakta gördüğü çiftlikte (toplama kampı olduğunu anlamıyor) dolaşan pijamalı çocuklarla arkadaşlık yapmak istiyor. Annesi, evin o tarafına geçmemesi konusunda çocuğu uyarıyor ama çocuk merakına yenik düşüyor. Birgün evden çıkıp kampa gidiyor ve orada gördüğü yaşıtı bir çocukla (Shmuel) konuşmaya başlıyor. Daha sonraları fırsat buldukça çocuğun yanına gidip onunla arkadaşlık yapıyor. Film oldukça hüzünlü ve etkileyiciydi. Her iki çocuğun oyunculuğu ise hayran bırakan cinstendi. Film bittikten sonra kolay kolay etkisinden çıkamadım.
"Büyüklerin ne yapmak istediklerine karar verememeleri ne kadar tuhaf. Mesela Pavel. Eskiden bir doktormuş fakat patates soymak için doktorluktan vazgeçmiş."
Bruno: Neden sürekli pijama giyiyorsun?
Shmuel: Çünkü askerler diğer kıyafetlerimizi alıyorlar.
Bruno: Benim babam da bir asker ama başkalarının kıyafetlerini alan cinsten değil.
İkinci film ise sinemada izlediğim Saul'un Oğlu filmi. Filmekimi'nde de yer alan bu filmi o zaman da merak etmiştim ama saatleri ya da sinema salonunun yeri uymadığı için gidememiştim. Daha önce çekilen Nazi Dönemi filmlerinden farklı olduğunun söylenmesi özellikle ilgimi çekmişti. Sonunda bu filmi de izleyebildim. Filmin konusu ise şu şekilde; Krematoryum'da çalıştırılan Yahudilerden biri olan Saul (4 ay süreyle orada çalıştırılıyorlar ve daha sonra onların da sonu aynı oluyor), küçük bir çocuğun öldürülüşüne şahit olur ve çocuğu usulüne uygun şekilde defnetmek en büyük amacı olur. Bunun için ilk önce çocuğun cesedini Almanlar'dan kurtarmalı ve bir haham bulmalıdır. Bu uğurda hem kendisini hem de diğer arkadaşlarını tehlikeye atmakta bir an bile tereddüt etmez. Saul'u canlandıran Geza Röhrig'in oyunculuğu inanılmaz. Umutsuzluk, hissizleşme hepsi yüzünden ayan beyan okunuyor. Filmde benim için en ilgi çekici yan ise bu acı olayın diğer izlediğim filmler gibi ele alınmaması, insanların yaşadıkları dehşetin açık ve iç acıtı bir şekilde değil daha belirsiz şekilde verilmesiydi. Üst üste atılmış cesetler, öldürülmek için getirilmiş binlerce insanın çığlıkları, krematoryuma atılan cesetler hep arka planda. İç parçalayan herhangi bir müzik de yoktu. Bu açıdan izlediğim bu tür filmlerden çok ayrı olmuş. Ama bunlar garip bir şekilde filmi daha gerçekçi yapmış bence. İlginç bir filmdi.
"Ölü biri için yaşayanları hayal kırıklığına uğrattın"
"Biz zaten ölüyüz."
18 Şubat 2016 Perşembe
BİR ŞEY YOK PAYLAŞACAK ACIDAN BAŞKA
Dün sabah Türkan Sarıkaya ile ilgili bir şeyler paylaşmak istiyordum. Bilmeyenleriniz, duymayanlarınız için platonik aşığı (!) tarafından dövülerek öldürülen bir kadın. Artık kanıksadığımız kadın cinayetlerinden herhangi biri. Kendisine tutku derecesinde (!) aşık olan muhteşem gencin (!) sevdasını karşılıksız bıraktığı için hak ettiği cezayı(!) bulan bir kadın. İşte bunu düşünüyordum sabah, bir insan kendisini nerede görür de aşkına cevap vermiyor diye bir başkasına zarar verebilir ya da onu terk ediyor diye... Bu kafa neyin kafasıdır, nasıl yetiştirilmiştir bu insanlar? Bunları yazmaya vakit bulamadan akşam mesai saati bitiminde Ankara'da bir patlama olduğu haberleri gelmeye başladı. 5'ti, 11'di derken kaybettiğimiz insanlar 28'i buldu. Bize sayı olan bu 28 aslında; 28 aile, 28 anne/baba, 28 çocuktu... Kirli planlar, kirli amaçlar... Ve geldiğimiz nokta apaçık ortada. Güneydoğu'da yaşananları saymıyorum bile. Her gün aldığımız ölüm haberleri ne yazık ki o kadar sıradanlaştı ki, bunlar değil akşamına 1 saat sonra bile canı yananlar dışında hatırlanmıyor. Önüm, arkam, sağım, solum şiddet. Hayata, geleceğe dair umutlarım sürekli baltalanıyor. Kendi günlük derdimizi unutturuyorlar. Bu arada Suriye'de iç savaş çıktığından beri (yanlış hatırlamıyorsam 2008-2009 yılları) bir savaş çığırtkanlığıdır gidiyor. Sürekli dönem dönem savaşa gireceğiz diye yüreğimiz hopluyor. Ne deyim bilmiyorum... Allah hayatını kaybedenlere rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin, artk bu acılar bitsin, son bulsun tek temennim bu.
13 Şubat 2016 Cumartesi
İKİ KİTAP
Bu sıralar okuma hızım hiç fena değil, maşallah bana :) Gerçi bunda kitapların akıcı olmasının etkisi büyük. Şimdi iki kitabımızı tanımaya başlayalım. Bir Nedene Sunuldum, Yalçın Tosun'un son öykü kitabı. Daha önce Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler isimli kiabını okumuş ve çok beğenmiştim. O yüzden bu kitabı alırken tereddüt yaşamadım. Gerçekten güzel bir öykü kitabıydı ama Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in devamını okuyormuşum gibi hissettim. Öykülerdeki konuların benzerlik göstermesi belki de bana bunu hissettirdi. Yine kişilerarası tuhaf ilişkiler, cinsellik, aşk, beklemeye dair öyküler okudum.
İkinci kitabımız ise uzun zamandır aklımda olan bir kitap: Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor evde isimli kitabı. Bir arkadaşım son aldığım kitapları sormuştu da o anda hepsini hatrlayamamış daha sonra mesaj atmıştım ona; kitap isimlerini saymaya, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile başlamıştım. Bu da mı kitap ismi diye sordu :) Gerçekten bir kitap için ilginç bir isim. Mahir Ünsal Eriş'i Ot Dergisi'ndeki yazılarından tanıyordum. O yüzden üslubu tanıdıktı, öykülerin konuları ilgi çekici olduğu için çabuk okuduğum bir kitap oldu. Kitapta, ölüm teması yoğun olarak işlenmiş ama çok çeşitli konulara değinen, nostalji kokan bir kitap da aynı zamanda. Kitabı okurken hızlı duygu geçişleri yaşadım. Bir öykü beni hüzünlendirirken diğer öykü güldürdü ama kitapta hüzün teması daha baskındı. Merak edenlere her iki kitabı da tavsiye eder, güzel haftasonları dilerim.
İkinci kitabımız ise uzun zamandır aklımda olan bir kitap: Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor evde isimli kitabı. Bir arkadaşım son aldığım kitapları sormuştu da o anda hepsini hatrlayamamış daha sonra mesaj atmıştım ona; kitap isimlerini saymaya, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile başlamıştım. Bu da mı kitap ismi diye sordu :) Gerçekten bir kitap için ilginç bir isim. Mahir Ünsal Eriş'i Ot Dergisi'ndeki yazılarından tanıyordum. O yüzden üslubu tanıdıktı, öykülerin konuları ilgi çekici olduğu için çabuk okuduğum bir kitap oldu. Kitapta, ölüm teması yoğun olarak işlenmiş ama çok çeşitli konulara değinen, nostalji kokan bir kitap da aynı zamanda. Kitabı okurken hızlı duygu geçişleri yaşadım. Bir öykü beni hüzünlendirirken diğer öykü güldürdü ama kitapta hüzün teması daha baskındı. Merak edenlere her iki kitabı da tavsiye eder, güzel haftasonları dilerim.
11 Şubat 2016 Perşembe
MEZARSIZ ÖLÜLER - TİYATRO
Merhabalar... Bugün sizlere Tatbikat Sahnesinde sergilenen güzel bir oyundan bahsetmek istiyorum. Jean Paul Sartre'ın ünlü eseri Mezarsız Ölüler, geçen sene Gri Sahne tiyatrosunda sergileniyordu ama bir türlü gitme fırsatım olmamıştı. Bu sene Gri Sahne'nin oyunları arasında Mezarsız Ölüler yer almadı. Tatbikat Sahnesinin oyunları arasında Mezarsız Ölüler'i görünce de hemen gidilecekler listesine ekledim. Daha önce kitabını okumadığım için kitabıyla bir karşılaştırma yapamayacağım ama oyun muazzamdı. Oyunda, amacını bilmedikleri bir eylemi gerçekleştiremeden yakalanan direnişçilerin ölüm ve işkence korkusu içindeki hallerini, içinde kaldıkları ikilemleri izliyoruz. Oyuncuların bir bir morg dolaplarından çıkmaları ile oyun başlıyor. Elleri bağlı şekilde o dolaplardan oyuncuların rahatça çıkabilmesi ayrıca takdire şayan. Daha sonra sırayla sorguya çekilmeye başlıyorlar. Sorguya çağıran adamın da üzerinde kanlı muşambadan bir önlük var, eldivenleri de kan içinde; onun görüntüsü ve psikopat gülümseyişi bile ürpermemize yetiyor. İlk sorguya çekilenin sadece sesini duyuyoruz. Daha sonraki bir sorgu sahnesi ise önümüzde gerçekleştiriliyor, ki ben oyunlara gitmeden önce oyunla ilgili yorumları okurum, bu konuda bir bilgiye rast gelmedim, çok gerçekçiydi; sahneyi izlerken midem bulandı, karnıma ağrılar girdi, kalbim sıkıştı, saçlarımın dibi terledi, çok çok kötü hissettim, biraz daha uzun sürseydi çıkmak zorunda kalacaktım. Neyse ki sonra su falan içerek kendimi toparlayabildim. O yüzden daha önce izlememiş olanları ve hassas olanları bu konuda uyarayım çünkü sahneye bakmamak bile çözüm olamıyor. Sorgulardan artakalan anlarda karakterler birbirleriyle sürekli tartışıyorlar. Dava uğruna yaptıklarının gerçekten gerekli olup olmadığını, liderlerini ve dava arkadaşlarını ele verip vermemelerinin gerekip gerekmediğini, ölümlerinin bir anlam taşıyıp taşımadığını gibi... Aslında oyunu anlatmak o kadar zor ki tavsiyem sahnede izlenmesidir, kesinlikle pişman olmazsınız.
"Bana kalırsa biz çoktan öldük. Artık işe yarar olmaktan çıktığımız o belirli anda. Şimdi elimizde kalan aslında başlamadan bitmiş bir yaşamın son kırıntısı, tüketilecek birkaç saat. Zamanı öldürmekten ve yanındakilerle gevezelik yapmaktan başka yapacağın bir şey yok artık. Boşver Henri, dinlen. Biz artık hesapta yokuz, önemsiz ölüleriz."
"Bir hiç için ölmeye hakkımız yok."
"Bana kalırsa biz çoktan öldük. Artık işe yarar olmaktan çıktığımız o belirli anda. Şimdi elimizde kalan aslında başlamadan bitmiş bir yaşamın son kırıntısı, tüketilecek birkaç saat. Zamanı öldürmekten ve yanındakilerle gevezelik yapmaktan başka yapacağın bir şey yok artık. Boşver Henri, dinlen. Biz artık hesapta yokuz, önemsiz ölüleriz."
"Bir hiç için ölmeye hakkımız yok."
7 Şubat 2016 Pazar
İKİ KİTAP
Güzel bir Pazar gününden merhabalar... İstanbul'da hava soğuk olsa da insanın içini ısıtan güzel bir kış güneşi var tepede. Gün için planım olmayınca yapılmayı bekleyen ev işlerine girişeyim dedim. Ev işlerini bitirince diğer yazımda belirttiğim kitaplardan bahsetmek için kahvemi alıp yazımı hazırlamaya koyuldum. İlk kitabımız Çorum İstanbul yolculuğum sırasında bana eşlik eden, uzun zamandır ilk kez bu derece heyecanla okuduğum; Yaprak Öz'ün Şeytan Disko adlı kitabı. Kitabı bir blogger arkadaşın (yazısını aradım ama bulamadım muhtemelen birkaç ay önceydi o yüzden bloğun adını yazamadım :( yazısında görünce meraklanmıştım ve okuma listeme eklemiştim. Gerilim filmleri ve kitapları oldukça ilgimi çeker. Bu kitabı ise çok büyük beklenti ile almadım. Daha önce Kadük isimli bir kitap okumuştum ve konusu ilginç olmasına rağmen uslübu ve konunun ilişkilendiriliş şeklini beğenmemiştim. Gerilim işini bizimkiler çok beceremiyor diye düşünürken, Yaprak Öz bu önyargımı tamamen yerle bir etti. Olayları kurgulayışı, anlatımı, uslübu inanılmazdı. İki ya da üç günde bitirdim kitabı ve elimden bırakmak istemedim. Kitabın konusu ise şöyle; kötü giden evliliği ve yaşamının amaçsızlığı yüzünden depresyonda olan Deniz, bir psikiyatra gitmeye başlar. Psikiyatrla konuşmaya başladıkça aklına gelenler, hissettikleri ve gözünün önüne gelen görüntüler nedeniyle içinden çıkılmaz bir gizem içinde bulur kendini. Psikiyatrın kendisine çok da yardımı olmayacağını ve aklına gelenlerden
dolayı onu deli zannedeceğini düşünür; bunun üzerine bir medyum
arayışına girer. Konuyu anlatmayı burada bırakayım gerilimi ve gizemi seven kişilere şiddetle tavsiye ederim, çok güzel bir kitaptı.
İkinci kitabımız ise Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Mürebbiye ve Şeytan İşi isimli kitabı. Everest yayınlarının Türk klasiklerini günümüz Türkçesine uygun şekilde düzenleyerek çıkardığını öğrendiğimde, Cehennemlik'le birlikte aldığım bir kitaptı. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın her zamanki esprili uslübuyla eğlenerek okuduğum bir kitap oldu. Mürebbiye'yle başlayalım; Fransa'da gayriahlaki bir yaşam sürdüren Matmazel Anjel, İstanbul'da saygın bir ailenin yanında mürebbiye olarak işe başlar. Matmazelin önceki yaşamından bihaber olan konak ahalisi erkekleri, kendisinin etrafında pervane olur. Matmazel kimseyi ayırt etmeden herkese mavi boncuk dağıtır. Daha sonra konakta işler arapsaçına döner :) Şeytan İşi'nde ise Hayriye Hanım tek başına yaşayan yaşlı bir kadındır. Herkesten gizlediği büyük miktarda parasını evinin içinde saklamaktadır. İstanbul'da başka bir semtte yaşlı bir kadının parası için öldürülmesini duyduktan sonra tüm huzuru kaçmıştır. Başkalarına bunu belli etmemeye çalışsa da hareketleri dikkat çekmektedir. Günün birinde postacı kapısını çalar ve mektup, altınlarını nerede sakladığını bildiklerini iddia eden perilerden gelmiştir. Sonrası merak edenler için kalsın.
4 Şubat 2016 Perşembe
DİRİLİŞ (THE REVENANT)
Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş, aslında yazacaklarım vardı ama araya tatil girince yazamadım. Hazır vakit bulmuşken bu yazıyı hazırlayayım dedim. Diğer yazım okuduklarımla ilgili olacak. Çok güzel kitaplar okudum. En kısa zamanda onları da sizinle paylaşacağım. Gelelim bu yazımın konusu olan Diriliş filmine. Filmi ilk vizyona girdiği gün izledim, o zaman yazsam daha iyi olurdu, duyguları tam olarak aktarma açısından ama zaman geçmesi bir yönden iyi oldu bence çünkü ilk anda yazsam daha olumsuz olabilirdim. Biraz demlendim diyelim kısacası. O kadar afilli reklamı yapıldığı için merakla beklediğim bir filmdi Diriliş. Leonardo Di Caprio'nun oyunculuğunu çok beğenirim Titanic'ten beri. Hala Oscar alamamış olması şu sıralar sosyal medyada bol bol esprili bir şekilde eleştiriliyor ki bence de Oscar'ı hak eden bir oyuncu. Bu kadar Leonardo Di Caprio güzellemesinden sonra gelelim filme. Film Amerika'nın yeni yeni keşfedildiği yıllarda geçiyor, Amerika'da avlanarak hayvan postu toplayan bir grup, bu postlar nedeniyle yerlilerin saldırısına uğruyor. Bu saldırıdan kurtulan grup daha sonra Mr Glass (Leonardo Di Caprio) önderliğinde ormanın içinde yürümeye başlıyorlar. Mr Glass bir ara gruptan ayrı düşüyor ve bir ayının saldırısına uğruyor. Ayı durup düşünüp bunu iyi bir hırpalıyor. Mr Glass son bir gayretle ayıyı öldürüyor ama kendi aldığı yaralar ölümcül. Grup bunu buluyor ve yaralarını sarmaya çalışıyor ama kurtulması imkansız gibi görünüyor. Onunla karargahlarına dönmeleri neredeyse imkansız olduğu için Mr Glass'ın yanında kalacak iki kişi gönüllü seçiliyor. Mr Glass'ın oğlu ve genç bir çocuk ile John Fitzgerald kalmayı kabul ediyor. Fitzgerald'ın umrunda olan tek şey ise bu iş için vadedilen para. Geri kalanı aslında tahmin edilebilir bir intikam filmi. Filmin senaryosu gerçekten ayı saldırısından kurtulmuş olan Hugh Glass'tan esinlenmiş. Görüntü güzel ama film gereksiz uzun (tam iki buçuk saat), ben bu filmi en fazla bir saate sığdırırırdım onların yerinde olsam. Sıkılıp sinema salonundan çıkanlar oldu. Leonardo Di Caprio kendini paraladı film boyunca bir de hava şartları epey çetin bir ortamda çekilmiş birçok sahne yazık olmuş adamcağıza. İnandırıcı olmayan kısımları da vardı filmin mesela bir sahnede Leonardo Di Caprio ıslak elbiselerini dışarıda bırakıp atın karnını yarıp içine giriyor geri çıktığında kıyafetleri rahatlıkla giriyor o soğukta o kıyafetlerin o şekilde kalmasına imkan yok. Bir de ayı sahnesi gayet gerçekçi olmuş ancak o kadar yaralanan adam iki gün içinde ayaklanamaz. Bunlar aklıma gelenler. Bir de kan vahşet sevmeyenleri de uyarayım filmde bunlardan bolca var. Bence olmamış ve çoooookkkk uzun bir film konusuna göre.
9 Ocak 2016 Cumartesi
RÜZGARIN HATIRALARI
Rüzgarın Hatıraları, vizyona girdiğinden beri izlemek istediğim bir filmdi. Bir türlü vakit olmadı ama bugün sonunda eşimle bu filmi izleyebildik. Böylece haftasonunu güzel bir filmle taçlandırmış olduk. Film birçok sinemada gösterimden kalkmış, Rexx Sinemasında ve Beyoğlu Sinemasında gösterimi devam ediyormuş. Biz de Rexx sinemasında gittik. Filmin konusu çokça konuşuldu ve reklamı yapıldı. Yine de bilmeyenler için biraz konusundan bahsedeyim. Filmin ana karakteri Aram'a, Varlık Vergisi nedeniyle büyük bir meblağ borç çıkarılır ve bunu ödeyemeyeceğini düşünen ve bu borç nedeniyle cezalandırılmak istemeyen Aram, arkadaşının yardımıyla Artvin'de sınıra yakın bir kasabada bir ailenin yanına gider ve şartlar uygun olunca oradan sınırı geçip Rusya'ya geçecektir. Rusya'ya geçmeyi beklerken kendisi ve geçmişiyle yüzleşir. Geçmişe yaptığı yolculuklarda oldukça etkilendiğim, tüylerimi diken diken eden sahneler vardı. Yüzlerdeki ve ağıtlardaki acı doğrudan içime dokundu. Uzun bir film olmasına ve kısıtlı oranda diyaloğa rağmen sıkılmadan izleyebildim filmi. Bunda, Onur Saylak'ın müthiş oyunculuğunun etkisi kesinlikle yadsınamaz. Ermeni tehçiri, 1943 yılı Nazi Almanyası'nın Türkiye'ye etkisi, Türkiye'de azınlık olmanın zorluklarına Aram'ın hikayesi üzerinden değinilmiş. Bazı şeyler derin anlatılmamış diye serzenişte bulunulmuş filmle ilgili yorumlarda ama bence gereken his verilmiş. Diyaloglarda bazen kopukluk bazen de gereksiz yinelemeler var ama ben onlara da çok takılmadım. Yakın tarihle, zamanında halkın bir parçası olup sonradan ötekileştirilen azınlıklarla ilgili etkileyici bir filmdi.Merak edenlerin izlemesini tavsiye ederim. Sevgilerle...
6 Ocak 2016 Çarşamba
YENİYIL ve GÜZEL İKİ FİLM
Herkese merhabalar:) Geçen hafta yeniyılı karşılama heyecanı yaşarken, bugün bakıyorum da 6 gün geçmiş üzerinden. Zaman ne kadar hızlı akıp gidiyor, insan anlayamıyor gerçekten. Yeniyılı karla karşılamak ayrı güzel oldu bu arada. Çocukluğumdan beri kar yağan yeniyıl benim için tam bir yeniyıldır. Yeniyılda, bloğumu iki film tanıtımıyla açayım istedim. Bir tanesi arkadaşımla izlemeye gittiğim Çağan Irmak'ın yeni filmi Nadide Hayat, diğeri ise evde izlediğim Yaban (Wild).
Nadide Hayat'la başlayalım. Çağan Irmak'ın filmlerinin çoğunu severek izleyen bir izleyici olarak, Nadide Hayat'ı da oldukça beğendim. Çağan Irmak'ın naifliği, insana umut aşılayan bakış açısı, hafif komedi biraz dram harmanı yine bu filmde de görülüyor. Konumuz ise şöyle; eşini kaybeden Nadide Hanım kendini bir boşluk içerisinde bulur, ne yapsa bu boşluğu dolduramaz, çocuklarının ve etrafının kendisini vazgeçirmeye çalışmasına rağmen yıllar önce bırakmış olduğu okuluna dönmeye karar verir. Nadide kendi hikayesini kendisi için yazmaya ancak şimdi başlayabilecektir. Özellikle ülkemizde kendisi için değil de başkaları için hayatını düzenleyen, değiştiren; o başkaları hayatlarından çıkınca ya da onlara olan ihtiyaçları azalınca boşluğa düşen veya hayatını anlamsız bulmaya başlayan, ne yapacağını bilemeyen kadınlarımıza umut veren bir film. Ben genel olarak beğendim. Sadece Nadide'nin birlikte proje yaptığı gençlerin oyunculuğunu beğenmedim pek, ya da Yetkin Dikinciler ve Demet Akbağ'ın oyunculuğunun yanında epeyce zayıf kaldılar, bilemedim, ama verilen mesaj, geçirilen keyifli zaman benim için yeterliydi.
İkinci filmimiz başrollerinde Reese Witherspoon'un oynadığı Wild (Yaban). Annesini aniden kaybettikten sonra hayatı darmadağın olan ve eşinden boşanan Cheryl daha önce deneyimi olmamasına rağmen 2650 mil uzunluğundaki Pacific Crest Trail dağ yolunu tamamlamaya karar verir. Bu dağ yolunu yürürken; kendini keşfetmesi, geçmişteki hatalarıyla yüzleşmesi ve yolda ilerlerken yaşadığı zorlukları izliyoruz. Film bir biyografi olduğu için daha çok etkileyici oldu benim için. Cheryl'in annesini kaybetmeden önce onu sürekli üzmesi, zaman zaman aşağılması, kadının heyecanlarına ortak olmaması hatta tam tersi onu söndürecek şekilde davranması; annesi öldükten sonra ise bunlar yüzünden çektiği vicdan azabı beni çok etkiledi. Filmde Cheryl'in annesinin "daha önce kendi yaşamamı hiç yönlendirmedim, hayatımın sürücü koltuğunda hep başkaları oturdu" repliği ve aynı hafta içinde izlediğim Nadide Hayat'ta da buna benzer ifadeleri duymam ilginç bir tesadüftü.
Nadide Hayat'la başlayalım. Çağan Irmak'ın filmlerinin çoğunu severek izleyen bir izleyici olarak, Nadide Hayat'ı da oldukça beğendim. Çağan Irmak'ın naifliği, insana umut aşılayan bakış açısı, hafif komedi biraz dram harmanı yine bu filmde de görülüyor. Konumuz ise şöyle; eşini kaybeden Nadide Hanım kendini bir boşluk içerisinde bulur, ne yapsa bu boşluğu dolduramaz, çocuklarının ve etrafının kendisini vazgeçirmeye çalışmasına rağmen yıllar önce bırakmış olduğu okuluna dönmeye karar verir. Nadide kendi hikayesini kendisi için yazmaya ancak şimdi başlayabilecektir. Özellikle ülkemizde kendisi için değil de başkaları için hayatını düzenleyen, değiştiren; o başkaları hayatlarından çıkınca ya da onlara olan ihtiyaçları azalınca boşluğa düşen veya hayatını anlamsız bulmaya başlayan, ne yapacağını bilemeyen kadınlarımıza umut veren bir film. Ben genel olarak beğendim. Sadece Nadide'nin birlikte proje yaptığı gençlerin oyunculuğunu beğenmedim pek, ya da Yetkin Dikinciler ve Demet Akbağ'ın oyunculuğunun yanında epeyce zayıf kaldılar, bilemedim, ama verilen mesaj, geçirilen keyifli zaman benim için yeterliydi.
İkinci filmimiz başrollerinde Reese Witherspoon'un oynadığı Wild (Yaban). Annesini aniden kaybettikten sonra hayatı darmadağın olan ve eşinden boşanan Cheryl daha önce deneyimi olmamasına rağmen 2650 mil uzunluğundaki Pacific Crest Trail dağ yolunu tamamlamaya karar verir. Bu dağ yolunu yürürken; kendini keşfetmesi, geçmişteki hatalarıyla yüzleşmesi ve yolda ilerlerken yaşadığı zorlukları izliyoruz. Film bir biyografi olduğu için daha çok etkileyici oldu benim için. Cheryl'in annesini kaybetmeden önce onu sürekli üzmesi, zaman zaman aşağılması, kadının heyecanlarına ortak olmaması hatta tam tersi onu söndürecek şekilde davranması; annesi öldükten sonra ise bunlar yüzünden çektiği vicdan azabı beni çok etkiledi. Filmde Cheryl'in annesinin "daha önce kendi yaşamamı hiç yönlendirmedim, hayatımın sürücü koltuğunda hep başkaları oturdu" repliği ve aynı hafta içinde izlediğim Nadide Hayat'ta da buna benzer ifadeleri duymam ilginç bir tesadüftü.
29 Aralık 2015 Salı
İSTİBDAT KUMPANYASI - TİYATRO
İstibdat Kumpanyası geçen seneden beri gitmek istediğim bir oyundu. Geçen sene buna nail olamadım ama bu sene bu güzel oyunu izleyebildim. Beklentimi yüksek tuttuğum halde gayet beklentimi karşılayan bir oyun oldu, iyi ki de gitmişim dedirtti bana. Oyunun başrolünde Levent Üzümcü (Kişiliğini ve oyunculuğunu çok beğenirim) vardı ancak oyunun yan karakterleri de en az onun kadar başarılıydı ve oyunun sonunda hep beraber selamladılar seyirciyi, ayrı ayrı hiç bir oyuncu çıkmadı, bu da bence güzel, duyarlı bir davranıştı. Şimdi gelelim oyunun konusuna: İstibdat döneminde Osmanlı padişahı Abdülhamit'e karşı isyan çıkarmayı planlayan bir paşa, bunu bir tiyatro oyunu aracılığıyla yapmaya karar verir ve bunun için Mösyö Samuel'i görevlendirir. Oynanacak oyun da Cyrano de Bergerac'tır. Paşanın bu oyunu seçme sebebi de Cyrano ve Sultan Abdülhamit arasındaki ortak nokta: büyük burundur. Mösyö Samuel'in yanına bu oyunu sahnelemesi için yarı amatör bir topluluk verilir. Toplulukta kekemeden, külhanbeyine, ağzı bozuk kantocu madama kadar değişik karakterler vardır. Bakalım Mösyö Samuel, bu oyunu bu oyuncularla nasıl sahneleyecektir? Bir yanda kelle kaybetme tehlikesi bir yanda sanatı icra etme isteği ve sansür altında tiyatro yapma; Mösyö Samuel'i ne kadar zor durumda bırakacaktır? Yaklaşık iki saat süren bir oyun ama gerçekten her dakikası eğlenceli geçti. Bir ara gülmekten gözlerimden yaş geldi. Böyle sıkıntılı bir dönem ancak bu kadar komik ve nüktedan anlatılabilir. Tabii ki oyun güldürürken bu arada tarih tekerrürden ibarettir diye de insanı düşündürmüyor değil. İzleyin izlettirin derim. Sevgilerle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



























