11 Şubat 2016 Perşembe

MEZARSIZ ÖLÜLER - TİYATRO

Merhabalar... Bugün sizlere Tatbikat Sahnesinde sergilenen güzel bir oyundan bahsetmek istiyorum. Jean Paul Sartre'ın ünlü eseri Mezarsız Ölüler, geçen sene Gri Sahne tiyatrosunda sergileniyordu ama bir türlü gitme fırsatım olmamıştı. Bu sene Gri Sahne'nin oyunları arasında Mezarsız Ölüler yer almadı. Tatbikat Sahnesinin oyunları arasında Mezarsız  Ölüler'i görünce de hemen gidilecekler listesine ekledim. Daha önce kitabını okumadığım için kitabıyla bir karşılaştırma yapamayacağım ama oyun muazzamdı. Oyunda, amacını bilmedikleri bir eylemi gerçekleştiremeden yakalanan direnişçilerin ölüm ve işkence korkusu içindeki hallerini, içinde kaldıkları ikilemleri izliyoruz. Oyuncuların bir bir morg dolaplarından çıkmaları ile oyun başlıyor. Elleri bağlı şekilde o dolaplardan oyuncuların rahatça çıkabilmesi ayrıca takdire şayan. Daha sonra sırayla sorguya çekilmeye başlıyorlar. Sorguya çağıran adamın da üzerinde kanlı muşambadan bir önlük var, eldivenleri de kan içinde; onun görüntüsü ve psikopat gülümseyişi bile ürpermemize yetiyor. İlk sorguya çekilenin sadece sesini duyuyoruz. Daha sonraki bir sorgu sahnesi ise önümüzde gerçekleştiriliyor, ki ben oyunlara gitmeden önce oyunla ilgili yorumları okurum, bu konuda bir bilgiye rast gelmedim, çok gerçekçiydi; sahneyi izlerken midem bulandı, karnıma ağrılar girdi, kalbim sıkıştı, saçlarımın dibi terledi, çok çok kötü hissettim, biraz daha uzun sürseydi çıkmak zorunda kalacaktım. Neyse ki sonra su falan içerek kendimi toparlayabildim. O yüzden daha önce izlememiş olanları ve hassas olanları bu konuda uyarayım çünkü sahneye bakmamak bile çözüm olamıyor. Sorgulardan artakalan anlarda karakterler birbirleriyle sürekli tartışıyorlar. Dava uğruna yaptıklarının gerçekten gerekli olup olmadığını, liderlerini ve dava arkadaşlarını ele verip vermemelerinin gerekip gerekmediğini, ölümlerinin bir anlam taşıyıp taşımadığını gibi... Aslında oyunu anlatmak o kadar zor ki tavsiyem sahnede izlenmesidir, kesinlikle pişman olmazsınız.

"Bana kalırsa biz çoktan öldük. Artık işe yarar olmaktan çıktığımız o belirli anda. Şimdi elimizde kalan aslında başlamadan bitmiş bir yaşamın son kırıntısı, tüketilecek birkaç saat. Zamanı öldürmekten ve yanındakilerle gevezelik yapmaktan başka yapacağın bir şey yok artık. Boşver Henri, dinlen. Biz artık hesapta yokuz, önemsiz ölüleriz."

"Bir hiç için ölmeye hakkımız yok."



7 Şubat 2016 Pazar

İKİ KİTAP

Güzel bir Pazar gününden merhabalar... İstanbul'da hava soğuk olsa da insanın içini ısıtan güzel bir kış güneşi var tepede. Gün için planım olmayınca yapılmayı bekleyen ev işlerine girişeyim dedim. Ev işlerini bitirince diğer yazımda belirttiğim kitaplardan bahsetmek için kahvemi alıp yazımı hazırlamaya koyuldum. İlk kitabımız Çorum İstanbul yolculuğum sırasında bana eşlik eden, uzun zamandır ilk kez bu derece heyecanla okuduğum; Yaprak Öz'ün Şeytan Disko adlı kitabı. Kitabı bir blogger arkadaşın (yazısını aradım ama bulamadım muhtemelen birkaç ay önceydi o yüzden bloğun adını yazamadım :( yazısında görünce meraklanmıştım ve okuma listeme eklemiştim. Gerilim filmleri ve kitapları oldukça ilgimi çeker. Bu kitabı ise çok büyük beklenti ile almadım. Daha önce Kadük isimli bir kitap okumuştum ve konusu ilginç olmasına rağmen uslübu ve konunun ilişkilendiriliş şeklini beğenmemiştim. Gerilim işini bizimkiler çok beceremiyor diye düşünürken, Yaprak Öz bu önyargımı tamamen yerle bir etti. Olayları kurgulayışı, anlatımı, uslübu inanılmazdı. İki ya da üç günde bitirdim kitabı ve elimden bırakmak istemedim. Kitabın konusu ise şöyle; kötü giden evliliği ve yaşamının amaçsızlığı yüzünden depresyonda olan Deniz, bir psikiyatra gitmeye başlar. Psikiyatrla konuşmaya başladıkça  aklına gelenler,  hissettikleri ve gözünün önüne gelen görüntüler nedeniyle içinden çıkılmaz bir gizem içinde bulur kendini. Psikiyatrın kendisine çok da yardımı olmayacağını ve aklına gelenlerden dolayı onu deli zannedeceğini düşünür; bunun üzerine bir medyum arayışına girer. Konuyu anlatmayı burada bırakayım gerilimi ve gizemi seven kişilere şiddetle tavsiye ederim, çok güzel bir kitaptı.
İkinci kitabımız ise Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Mürebbiye ve Şeytan İşi isimli kitabı. Everest yayınlarının Türk klasiklerini günümüz Türkçesine uygun şekilde düzenleyerek çıkardığını öğrendiğimde, Cehennemlik'le birlikte aldığım bir kitaptı. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın her zamanki esprili uslübuyla eğlenerek okuduğum bir kitap oldu. Mürebbiye'yle başlayalım; Fransa'da gayriahlaki bir yaşam sürdüren Matmazel Anjel, İstanbul'da saygın bir ailenin yanında mürebbiye olarak işe başlar. Matmazelin önceki yaşamından bihaber olan konak ahalisi erkekleri, kendisinin etrafında pervane olur. Matmazel kimseyi ayırt etmeden herkese mavi boncuk dağıtır. Daha sonra konakta işler arapsaçına döner :) Şeytan İşi'nde ise Hayriye Hanım tek başına yaşayan yaşlı bir kadındır. Herkesten gizlediği büyük miktarda parasını evinin içinde saklamaktadır. İstanbul'da başka bir semtte yaşlı bir kadının parası için öldürülmesini duyduktan sonra tüm huzuru kaçmıştır. Başkalarına bunu belli etmemeye çalışsa da hareketleri dikkat çekmektedir. Günün birinde postacı kapısını çalar ve mektup, altınlarını nerede sakladığını bildiklerini iddia eden perilerden gelmiştir. Sonrası merak edenler için kalsın.

4 Şubat 2016 Perşembe

DİRİLİŞ (THE REVENANT)

Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş, aslında yazacaklarım vardı ama araya tatil girince yazamadım. Hazır vakit bulmuşken bu yazıyı hazırlayayım dedim. Diğer yazım okuduklarımla ilgili olacak. Çok güzel kitaplar okudum. En kısa zamanda onları da sizinle paylaşacağım. Gelelim bu yazımın konusu olan Diriliş filmine. Filmi ilk vizyona girdiği gün izledim, o zaman yazsam daha iyi olurdu, duyguları tam olarak aktarma açısından ama zaman geçmesi bir yönden iyi oldu bence çünkü ilk anda yazsam daha olumsuz olabilirdim. Biraz demlendim diyelim kısacası. O kadar afilli reklamı yapıldığı için merakla beklediğim bir filmdi Diriliş. Leonardo Di Caprio'nun oyunculuğunu çok beğenirim Titanic'ten beri. Hala Oscar alamamış olması şu sıralar sosyal medyada bol bol esprili bir şekilde eleştiriliyor ki bence de Oscar'ı hak eden bir oyuncu. Bu kadar Leonardo Di Caprio güzellemesinden sonra gelelim filme. Film Amerika'nın yeni yeni keşfedildiği yıllarda geçiyor, Amerika'da avlanarak hayvan postu toplayan bir grup, bu postlar nedeniyle yerlilerin saldırısına uğruyor. Bu saldırıdan kurtulan grup daha sonra Mr Glass (Leonardo Di Caprio) önderliğinde ormanın içinde yürümeye başlıyorlar. Mr Glass bir ara gruptan ayrı düşüyor ve bir ayının saldırısına uğruyor. Ayı durup düşünüp bunu iyi bir hırpalıyor. Mr Glass son bir gayretle ayıyı öldürüyor ama kendi aldığı yaralar ölümcül. Grup bunu buluyor ve yaralarını sarmaya çalışıyor ama kurtulması imkansız gibi görünüyor. Onunla karargahlarına dönmeleri neredeyse imkansız olduğu için Mr Glass'ın yanında kalacak iki kişi gönüllü seçiliyor. Mr Glass'ın oğlu ve genç bir çocuk ile John Fitzgerald kalmayı kabul ediyor. Fitzgerald'ın umrunda olan tek şey ise bu iş için vadedilen para. Geri kalanı aslında tahmin edilebilir bir intikam filmi. Filmin senaryosu gerçekten ayı saldırısından kurtulmuş olan Hugh Glass'tan esinlenmiş. Görüntü güzel ama film gereksiz uzun (tam iki buçuk saat), ben bu filmi en fazla bir saate sığdırırırdım onların yerinde olsam. Sıkılıp sinema salonundan çıkanlar oldu. Leonardo Di Caprio kendini paraladı film boyunca bir de hava şartları epey çetin bir ortamda çekilmiş birçok sahne yazık olmuş adamcağıza. İnandırıcı olmayan kısımları da vardı filmin mesela bir sahnede Leonardo Di Caprio ıslak elbiselerini dışarıda bırakıp atın karnını yarıp içine giriyor geri çıktığında kıyafetleri rahatlıkla giriyor o soğukta o kıyafetlerin o şekilde kalmasına imkan yok. Bir de ayı sahnesi gayet gerçekçi olmuş ancak o kadar yaralanan adam iki gün içinde ayaklanamaz. Bunlar aklıma gelenler. Bir de kan vahşet sevmeyenleri de uyarayım filmde bunlardan bolca var. Bence olmamış ve çoooookkkk uzun bir film konusuna göre.


9 Ocak 2016 Cumartesi

RÜZGARIN HATIRALARI

Rüzgarın Hatıraları, vizyona girdiğinden beri izlemek istediğim bir filmdi. Bir türlü vakit olmadı ama bugün sonunda eşimle bu filmi izleyebildik. Böylece haftasonunu güzel bir filmle taçlandırmış olduk. Film birçok sinemada gösterimden kalkmış, Rexx Sinemasında ve Beyoğlu Sinemasında gösterimi devam ediyormuş. Biz de Rexx sinemasında gittik. Filmin konusu çokça konuşuldu ve reklamı yapıldı. Yine de bilmeyenler için biraz konusundan bahsedeyim. Filmin ana karakteri Aram'a, Varlık Vergisi nedeniyle büyük bir meblağ borç çıkarılır ve bunu ödeyemeyeceğini düşünen ve bu borç nedeniyle cezalandırılmak istemeyen Aram, arkadaşının yardımıyla Artvin'de sınıra yakın bir kasabada bir ailenin yanına gider ve şartlar uygun olunca oradan sınırı geçip Rusya'ya geçecektir. Rusya'ya geçmeyi beklerken kendisi ve geçmişiyle yüzleşir. Geçmişe yaptığı yolculuklarda oldukça etkilendiğim, tüylerimi diken diken eden sahneler vardı. Yüzlerdeki ve ağıtlardaki acı doğrudan içime dokundu. Uzun bir film olmasına ve kısıtlı oranda diyaloğa rağmen sıkılmadan izleyebildim filmi. Bunda, Onur Saylak'ın müthiş oyunculuğunun etkisi kesinlikle yadsınamaz. Ermeni tehçiri, 1943 yılı Nazi Almanyası'nın Türkiye'ye etkisi, Türkiye'de azınlık olmanın zorluklarına Aram'ın hikayesi üzerinden değinilmiş. Bazı şeyler derin anlatılmamış diye serzenişte bulunulmuş filmle ilgili yorumlarda ama bence gereken his verilmiş. Diyaloglarda bazen kopukluk bazen de gereksiz yinelemeler var ama ben onlara da çok takılmadım. Yakın tarihle, zamanında halkın bir parçası olup sonradan ötekileştirilen azınlıklarla ilgili etkileyici bir filmdi.Merak edenlerin izlemesini tavsiye ederim. Sevgilerle...

6 Ocak 2016 Çarşamba

YENİYIL ve GÜZEL İKİ FİLM

Herkese merhabalar:) Geçen hafta yeniyılı karşılama heyecanı yaşarken, bugün bakıyorum da 6 gün geçmiş üzerinden. Zaman ne kadar hızlı akıp gidiyor, insan anlayamıyor gerçekten. Yeniyılı karla karşılamak ayrı güzel oldu bu arada. Çocukluğumdan beri kar yağan yeniyıl benim için tam bir yeniyıldır. Yeniyılda, bloğumu iki film tanıtımıyla açayım istedim. Bir tanesi arkadaşımla izlemeye gittiğim Çağan Irmak'ın yeni filmi Nadide Hayat, diğeri ise evde izlediğim Yaban (Wild).

Nadide Hayat'la başlayalım. Çağan Irmak'ın filmlerinin çoğunu severek izleyen bir izleyici olarak, Nadide Hayat'ı da oldukça beğendim. Çağan Irmak'ın naifliği, insana umut aşılayan bakış açısı, hafif komedi biraz dram harmanı yine bu filmde de görülüyor. Konumuz ise şöyle; eşini kaybeden Nadide Hanım kendini bir boşluk içerisinde bulur, ne yapsa bu boşluğu dolduramaz, çocuklarının ve etrafının kendisini vazgeçirmeye çalışmasına rağmen yıllar önce bırakmış olduğu okuluna dönmeye karar verir. Nadide kendi hikayesini kendisi için yazmaya ancak şimdi başlayabilecektir. Özellikle ülkemizde kendisi için değil de başkaları için hayatını düzenleyen, değiştiren; o başkaları hayatlarından çıkınca ya da onlara olan ihtiyaçları azalınca boşluğa düşen veya hayatını anlamsız bulmaya başlayan, ne yapacağını bilemeyen kadınlarımıza umut veren bir film. Ben genel olarak beğendim. Sadece Nadide'nin birlikte proje yaptığı gençlerin oyunculuğunu beğenmedim pek, ya da Yetkin Dikinciler ve Demet Akbağ'ın oyunculuğunun yanında epeyce zayıf kaldılar, bilemedim, ama verilen mesaj, geçirilen keyifli zaman benim için yeterliydi.

İkinci filmimiz başrollerinde Reese Witherspoon'un oynadığı Wild (Yaban). Annesini aniden kaybettikten sonra hayatı darmadağın olan ve eşinden boşanan Cheryl daha önce deneyimi olmamasına rağmen 2650 mil uzunluğundaki Pacific Crest Trail dağ yolunu tamamlamaya karar verir. Bu dağ yolunu yürürken; kendini keşfetmesi, geçmişteki hatalarıyla yüzleşmesi ve yolda ilerlerken yaşadığı zorlukları izliyoruz. Film bir biyografi olduğu için daha çok etkileyici oldu benim için. Cheryl'in annesini kaybetmeden önce onu sürekli üzmesi, zaman zaman aşağılması, kadının heyecanlarına ortak olmaması hatta tam tersi onu söndürecek şekilde davranması; annesi öldükten sonra ise bunlar yüzünden çektiği vicdan azabı beni çok etkiledi. Filmde Cheryl'in annesinin "daha önce kendi yaşamamı hiç yönlendirmedim, hayatımın sürücü koltuğunda hep başkaları oturdu" repliği ve aynı hafta içinde izlediğim Nadide Hayat'ta da buna benzer ifadeleri duymam ilginç bir tesadüftü.



29 Aralık 2015 Salı

İSTİBDAT KUMPANYASI - TİYATRO

İstibdat Kumpanyası geçen seneden beri gitmek istediğim bir oyundu. Geçen sene buna nail olamadım ama bu sene bu güzel oyunu izleyebildim. Beklentimi yüksek tuttuğum halde gayet beklentimi karşılayan bir oyun oldu, iyi ki de gitmişim dedirtti bana. Oyunun başrolünde Levent Üzümcü (Kişiliğini ve oyunculuğunu çok beğenirim) vardı ancak oyunun yan karakterleri de en az onun kadar başarılıydı ve oyunun sonunda hep beraber selamladılar seyirciyi, ayrı ayrı hiç bir oyuncu çıkmadı, bu da bence güzel, duyarlı bir davranıştı. Şimdi gelelim oyunun konusuna: İstibdat döneminde Osmanlı padişahı Abdülhamit'e karşı isyan  çıkarmayı planlayan bir paşa, bunu bir tiyatro oyunu aracılığıyla yapmaya karar verir ve bunun için Mösyö Samuel'i görevlendirir. Oynanacak oyun da Cyrano de Bergerac'tır. Paşanın bu oyunu seçme sebebi de Cyrano ve Sultan Abdülhamit arasındaki ortak nokta: büyük burundur. Mösyö Samuel'in yanına bu oyunu sahnelemesi için yarı amatör bir topluluk verilir. Toplulukta kekemeden, külhanbeyine, ağzı bozuk kantocu madama  kadar değişik karakterler vardır. Bakalım Mösyö Samuel, bu oyunu bu oyuncularla nasıl sahneleyecektir? Bir yanda kelle kaybetme tehlikesi bir yanda sanatı icra etme isteği ve sansür altında tiyatro yapma; Mösyö Samuel'i ne kadar zor durumda bırakacaktır? Yaklaşık iki saat süren bir oyun ama gerçekten her dakikası eğlenceli geçti. Bir ara gülmekten gözlerimden yaş geldi. Böyle sıkıntılı bir dönem ancak bu kadar komik ve nüktedan anlatılabilir. Tabii ki oyun güldürürken bu arada tarih tekerrürden ibarettir diye de insanı düşündürmüyor değil. İzleyin izlettirin derim. Sevgilerle...



28 Aralık 2015 Pazartesi

BİR FİLM VE BİR KİTAP

Aralık ayını ve 2015'i güzel havayla uğurlayacağız sanırım İstanbul'da. Birkaç gündür özellikle hava daha da güzelleşti. Şaka maka sene sonuna geldik ve birkaç gün sonra yeniyıla girmiş olacağız. Bu arada yılbaşı kutlama tartışmaları son gaz devam etmekte. Her sene bu muhabbetin bu kadar rağbet görmesi beni şaşırtıyor ve milletçe ne boş şeylerle uğraşıyoruz dedirtiyor bana. Bir türlü başkasının elalemi olmaktan vazgeçemiyoruz. Herkes kendi işine baksa çok daha mutlu olacağız ama... Neyse bende senenin son yazılarını hazırlayayım dedim. Geçen senelerde yazdıklarımı okuyup nostalji yapıyorum ayrıca dijital aleme bir seda bırakıyorum kendimce :) İlerdeki tablet yazıları da bu yazılanlar olacak zaten. Gerçi bu kadar kalabalıkta benimkiler bulunabilir mi bilmiyorum :) Bu kadar gevezelikten sonra geçelim film ve kitap tanıtımımıza. İsmail Hacıoğlu ve Zeynep Çamcı'nın başrollerini paylaştığı Meryem filmiyle başlayayım. Köylü kızı Meryem görücü usulü Mustafa ile evlendirilir. Mustafa evlendikten kısa bir süre sonra İstanbul'a iş bulmaya gider ve Meryem'i kendi ailesiyle birlikte bırakır. Meryem, yeni evliliğini anlayamadan evin işleri, kayınvalidesinin zaman zaman kendisine kötü davranmasıyla başbaşa kalır. Bu arada askere gitmeden önce Meryem'e aşık olan Murat köye geri dönmüştür. Murat, Meryem'i yakından takip etmektedir ama Meryem kendini olabildiğince ondan uzak tutmaya çalışmaktadır. Filmde İsmail Hacıoğlu'nun rolü filme tam oturmamış gibi geldi. İsmail Hacıoğlu'ndan değil de senaryodan kaynaklanan bir yüzeysellik bence. Zeynep Çamcı ise Recep İvedik'teki rolünün aksine çok derin oynamış rolünü ve gerçek bir Meryem olmuş.Sonu şaşırtıcı olan bir filmdi. İzlerken kaç tane kadının bu şekilde umutlarının söndürüldüğünü düşündüm Anadolu'da. Kayınvalide ve kayınpeder yanında, eşi başka yerlerde, sadece o evin işlerini görmek üzere evlendirilmiş kadınlar...

Şimdi beğenerek iki günde okuduğum Zülfü Livaneli'nin Engereğin Gözü adlı kitabını anlatayım biraz. Tarihi romanları çok sevdiğimden bahsetmiştim diğer yazılarımda, bu da güzel bir tarihi roman. Köle tüccarları tarafından esir alınarak hadım edilip Osmanlı sarayına satılan Haremağası Süleyman'ın ağzından anlatılıyor hikaye. Haremağasının büyük bir sadakatle bağlı olduğu padişah, tahtından indirilip bir harem dairesine cariyesiyle birlikte kapatılır. Haremağasının padişahla birlikte hapsedilen Gülbeden isimli cariyeye ayrı bir zaafı vardır ve Gülbeden'le iletişim kurabilmek, onun yaşayıp yaşamadığını anlamak için padişahla iletişime geçmesi gerektiğini düşünür ve bir şekilde efendisinin yemek ve isteklerini karşılamakla görevlendirilmek için Valide Sultan'ı razı eder. Bu görevini yerine getirirken ilk zamanlar büyük saygı duyduğu ve korktuğu padişahın da insani özellikler taşıdığını anlar ve artık sona yaklaştığı anlaşılan padişahı teselli etmeye çalışır, ona Mevlana'dan, Yunus'tan vecizeler okur. Padişahın da dışarıyla tek bağı bu haremağasıdır ve Padişah da ona büyük bir minnet duyar. Geri kalanını okumak isteyenler için anlatmamayım ama sürükleyici ve akıcı bir roman. Zülfü Livaneli kiraplarını ve tarihi romanları sevenlere tavsiye ederim.


19 Aralık 2015 Cumartesi

AŞK MEÇHULE YÜRÜR - FİLİZ ÖZDEM

Herkese merhabalar, en son yazı yazdığımın üzerinden epeyce bir zaman geçmiş. Hele kitap yazısı yazmayalı epeyce bir olmuş ne yazık ki bu kitaptan önceki okuduğum kitabı yarım bırakmak zorunda kaldım. Galiba ben hayal edemediğim kitapları okuyamıyorum yani gözümün önünde anlatılan sahne tam olarak canlanacak, bu durum olmayınca kitap beni sarmıyor ve öylesine okuyormuşum gibi oluyor en sonunda da kaçınılmaz son bitirmeden kitabı bırakıvermek gerçekleşiyor... Keşke bu durumu peşin peşin kabul edip kitabı okumayı sürdürmesem ama bazen diyorum ki bu kadar insan beğenmiş bir şey vardır belki daha sonra açılacak diye ama genelde olmuyor. O yüzden kitap yazısı hazırlamam biraz uzun sürdü. Şimdi yeni bitirdiğim kitap Aşk Meçhule Yürür'den bahsedeyim biraz. Filiz Özdem daha önce okumadığım bir yazar, ilk kez bu kitapla tanışmış oldum kendisiyle. İlk başladığımda kitap inanılmaz içine çekti beni, Mercan'ın hikayesini öğrenmek istedim. Kitaba hakim olan zaten Mercan'ın içinde bulunduğu iç karartıcı hal ve çaresizlik. Birçok yerde anlatılan hikayenin içinde buldum kendimi. Mercan'ı, Ziya'yı, Abidin'i, Meltem'i yakından izledim. Hepsinin tipi gözümde canlandı.  İlk kısımda anlatılanların daha sonra beklenmedik bir şekilde değişmesi zihnimde yarattığım karakterleri tepetaklak etse de ilginç ve okunmaya değer bulduğum bir kitap oldu.

"Yaşadığın anın içinde kendini yetişkin sanıyorsun. Halbuki üzerinden yıllar geçtikçe, hafızanın fotoğrafhanesindeki karelere baktıkça, insanın burnunun direği sızlıyor, hayata ve kendisine karşı içi merhametle doluyor. Meğer çocukmuşuz hep..." 

"Öyle işte, hayallerinde, canının istediği gibi eğip bükerek birini sevmek ne kolay, değil mi? Hiç mızıkçılık etmeyen, hiç canını sıkmayan, tamamen senin hükmünde olan birini..."

"Meltem ona bir işaret koymuştu. İşaret konmaya değer biri olduğunu hissettirmişti."

"Belki de ruh denen, karanlığa,  dibe doğru uzanan derin bir kuyu değil; gittiği her yöne doğru çatallanan, pek çok irili ufaklı yola bölünerek labirentler şeklinde dibine, dikine, verev, döngüsel, yatay, karmaşık yollar izleyen, başına buyruk sarmal bir kuyuydu."

"-Neden kendine yeni bir hayat kurmadın?
 - Kuramadım Ziya. Kuramadım işte. Ben herkeste sende olmayanları aradım. Sende olmayanları bulduğumda da, sende olanların hasretiyle yandım." 



27 Kasım 2015 Cuma

TİRAMİSU PRALİN

Çalkantılı bir gündemimiz var. Zaten çalkantısız olan dönemi ben hatırlayamıyorum. Sürekli şok edici olaylar oluyor ama yeni şok edici olaylar diğerini unutturuyor. Türkiye'de yaşam, sağlam bir kalp ve sinir sistemi istiyor. Allah hepimize o sağlamlığı versin diyorum.  Böyle iç karartıcı bir günde tatlı yiyelim tatlı konuşalım dedim ama elimde değil içimdekileri az da olsa dökeyim istedim. Şimdi gelelim afilli ismine aldanmamanız gereken yeni keşfime. Tarifi Nefis Yemek Tariflerinde gördüm. Bir kenara not aldım ve sonunda deneyebildim. Çok kolay ve çok hoş bir tarif. Klasik bisküvi toplarına yeni bir yorum getirilmiş diyebilirim. Kahvenin, çayın yanına yakışan, misafirlerinizin içinde ne var bunun diye soracağı bir tarif. Kesinlikle deneyin derim, denemek isteyenler için işte link. Daha iyi günlerde, gerçekten tatlı konuşmak için görüşmek dileğiyle, herkese huzurlu haftasonları...

24 Kasım 2015 Salı

VE DAĞLAR YANKILANDI - KHALED HOSSEINI

Çoktandır kitap yazısı yazamadım ki en zevk alarak yazdığım yazılar kitaplarla ilgili olanlar... Bunun sebeplerinden biri de ilerlemeyen bir roman okuyor olmamdı ve artık kitabın ortasına geldiğimde okumam iyice yavaşlayınca bırakmaya karar verdim. Daha sonra arkadaşımdan ödünç aldığım Ve Dağlar Yankılandı'ya geçtim. Khaled Hosseini'nin Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş kitaplarını daha önce okumuş ve çok sevmiştim. Ve Dağlar Yankılandı ile ilgili olarak yazarın diğer iki kitabına göre biraz sönük kaldığı yönünde yorumlar okumuştum. Okuduktan sonra ne demek istediklerini anladım. Gerçekten diğer iki kitaptaki akıcılık ve hikaye sağlamlığı bu kitapta yok gibi. Daha doğrusu var ama asıl hikaye biraz bölünmüş gibi ve yan hikayelere yer verilmekten asıl hikayeye gelinememiş gibi. Asıl hikayemiz ise şu: Afganistan'da fakir bir ailenin çocukları olan Abdullah ve Peri birbirlerine çok düşkündürler. Ağabey kardeş sürekli vakitlerini birlikte geçirirler ve ağabey Abdullah, kardeşinin küçük bir mutluluğu için elinden geleni yapmaya hazırdır. Üvey dayıları Nebi zengin bir ailenin yanında çalışmaktadır ve evin hanımı Nila'ya aşıktır. Nila'nın çocuğu yoktur ve olma ihtimali de yoktur. Nebi de Peri'nin ona evlatlık verilmesini sağlamaya karar verir ve bu sayede onun kendisini seveceği, en azından fark edeceğini düşünür. İki kardeşin yazgısı burada değişir. Peri ve Abdullah yıllarca birbirlerini göremezler. Peri daha küçük olduğu için Abdullah'ı ve geçmişi unutur ama Abdullah yıllarca kardeşinin özlemini yüreğinde taşır. Yine de güzel bir kitaptı sonunda hikayeler birbirine bağlanıyor, diğer iki kitabına göre sönük kalsa da güzel ve akıcı bir kitaptı. Okumamış olanlara tavsiye ederim.


11 Kasım 2015 Çarşamba

BLINK - TİYATRO

Sanırım bu sene Tatbikat Sahnesini yol yapacağım :) O kadar güzel oyunlar var ki... Bunlardan bir tanesi de Blink, her ne kadar bana çok hitap etmese de, farklı ve güzel bir oyundu. Ben daha farklı bir oyun bekliyordum açıkçası; daha duygusal, içe yolculuk yapan bir oyun, ama beklentilerimden farklı olarak psikolojik göndermeleri olan komedi unsurları serpiştirilmiş bir oyun izledim. Aslında beni o oyuna çeken şey konusundan ziyade Üç Maymun (Nuri Bilge Ceylan) filminde çok beğenerek izlediğim Ahmet Rıfat Şungar ve Bizim Evin Hallerinde izlediğimden beri oyunculuğunu çok sevdiğim, farklı bir aurası olan Sezin Akbaşoğulları'ydı. Her ikisinin de oyunculukları mükemmeldi. Yani beklentim bu yönden karşılanmıştı kesinlikle. Oyun ise bir kadın ve bir erkeğin karşı tarafın haberi olmadığını düşünerek diğerini izlemesi üzerine kurulmuş. Bu noktada her ikisi de hayatlarından memnun ve olay oldukça büyüleyici taa ki birbirlerini yüz yüze tanıyana kadar. İlginç bir tiyatroydu, özellikle meraklılarına duyurulur.

25 Ekim 2015 Pazar

FİLMEKİMİ

Senelerdir İstanbul'dayım, ilk kez filmekimine gidebildim. Öğrenciliğimden beri katılmak istediğim bir etkinlikti ama o zamanlar biletlerin satıldığı yere gidip upuzun bir kuyruğa girip öyle alınabiliyordu biletler ve şansın varsa istediğin filmin istediğin seansına bilet bulabiliyordun yani o kadar sıra bekleyip ellerin boş dönmek de vardı. Bu sene biletlerin biletixten satıldığını okuyunca biletlerin satış saatini pusuya yatarak bekledim ve merak ettiğim iki filme bilet aldım. Bir tanesi Sundance'ın en ürkütücü filmi olarak tanımlanan The Witch (Cadı) diğeri ise idealist bir öğretmenle ilgili olduğu için dikkatimi çeken Paulina idi. Korku filmi sever olarak The Witch'i özellikle heyecanla bekledim. The Witch'i izleyeceğim sinema tarihi Feriye Sineması olunca biraz daha heyecanlandım. İlk olarak daha önce gitmemişler için Feriye Sinemasını tarif edeyim. Kabataş Lisesi'nin hemen yanında sinema ve Ortaköy'e giden otobüsler oradan geçiyor. Sinemanın içi ve koltukları biraz eski ama bilmeden çok güzel yerden bilet almışım. Daha önceden orada film izlememişler için balkondan bilet almalarını tavsiye ederim. Şimdi gelelim filme dediğim gibi korku filmlerini sevdiğim için değişik iddialarla vizyona giren filmleri izlemeye çalışırım. İstisnai durumlar dışında genelde çok da istediğim şeyi bulamam. Bu filmin iddiası da böyle güçlü olunca ve Sundance'te ödül aldığını duyunca biraz beklentimi yüksek tuttum açıkçası. Filmin senaryosu cadı avlarından esinlenmiş. Cemaatlerine uygun davranmayan bir aile toplumdan uzaklaştrma cezası alarak bir ormanın kıyısına yerleşir. Dine olan saplantılarına rağmen işledikleri günahlar onları birbirine düşürür. Ailenin bebeği de bir gün garip bir şekilde ortadan kaybolunca işler iyice arapsaçına döner. Genel olarak güzel bir filmdi ama ben daha farklı bir son bekliyordum. Bir de filmin altyazısını hiç beğenmedim. Sıklıkla senkron kayıyordu ve çevrilmeyen kısımlar vardı. Festival filmine yakıştıramadım bu durumu.

 İkinci filmimiz ise Paulina; babası ünlü bir yargıç olan Paulina, Arjantin'in ücra bir köşesinde öğretmenlik yapmak için babasının itirazlarına rağmen avukatlık kariyerinden vazgeçer. Gittiği yerde tecavüze uğrar ve tecavüze uğradığı kişileri tanımasına rağmen onları adalete teslim etmek istemez. Buna sebep olarak da fakirlerle zenginlere adaletin farklı işlediğini ve o kişileri ihbar ederse onların hapishanede çok kötü muamele göreceklerini gösterir (!). Adalet ve fedakarlık kavramlarına vurgu yapan bir filmmiş ama inanın ben öyle bir anlam veremedim. Kadının yaptıklarına da anlam veremedim. Gerçek bir olayda asla böyle bir şey olacağını zannetmiyorum. Çok yüce gönüllü gördüm filmin senaristini.



12 Ekim 2015 Pazartesi

BARIŞI BOMBALAMAK

Cumartesi günü herkes gibi normal bir güne uyandığımı düşündüm. Hava fena değil, dışarıda bir şeyler yapılabilir, evde miskinlik yapılabilir, birkaç işim var onlar halledilebilir falan filan. Kalkınca ilk işim herkes gibi sosyal medyaya bakmak zaten. Öylesine bakınırken, facebook sayfama bir haber düştü "Ankara'da patlama, yaralılar var". İçimden inşallah ölen olmaz diye geçti ama bu sadece temenni olarak kaldı ne yazık ki. Saatler geçtikçe her şey daha da acılaştı. Basın zaten birden vermedi haberi, alıştıra alıştıra verdi, ilk önce ölü sayısı 8 oldu, sonra 20, sonra 30, sonra...  Uzaktan bakanlarımız için bu sadece bir sayıydı belki ama aslında her biri melek bir anneydi, evin direği bir babaydı, yemeyip yedirilmiş giymeyip giydirimiş bir evlattı, can yarısı bir kardeşti, kardeşten öte bir arkadaştı...
İki gün oldu sadece bunlar olalı, ne desem boş, ne anlatsam boş, ne yapsam boş... Zaten cümlelerimi toparlayabilir miyim bilemedim. Ama bir şekilde içimdekileri dökmek istedim. Tepkisiz kalmak istemedim. O gencecik bedenler tutuşurken, anne-babaları onlarla birlikte ruhen ölürken ben susmak istemedim. Oraya giden gençlerin fotoğraflarını gördüm, aydınlık yüzlü, pırıl pırıl gençler, hepsi de gülümseyerek poz vermişler; ama karanlık eller izin vermedi, yaşatmadı önlerinde uzanan güzellik katacakları bu hayatı...
Sosyal medyada hala senin ölün benim ölüm, buna üzülüyorsunuz ama şuna üzülmüyorsunuz, buna yas tutuluyor ama şuna tutulmuyor diye insanlar (!) ölümleri, ölüleri yarıştırmakta. Yazık diyorum başka bir şey demiyorum, şu son iki ayda herkesin yüreği dağlandı, dağlanmayan varsa da otursun içine bir baksın, insani özellikleri gösteriyor muyum diye. Bunlar konuşulurken aramızdan ayrılanlar bir daha sevdiklerine sarılamayacaklar, hiçbir bayram sabahında annelerini babalarını ziyaret edemeyecekler, doğum günleri kutlanmayacak, sabah kalkıp işe/okula giderken öfleyip püfleyemecekler, ekmeğin içine domates-peynir koyup yiyemecekler, sevdikleri kitapları okuyamayacaklar, felekten bir gün çalamayacaklar, çocuklarını parka götüremeyecekler... Kısacası yaşayamayacaklar, aileleri yaşayamayacak, sofrada hep onun yeri boş kalacak, bırakın insanlar acılarını yaşasın; empati yapamıyorsanız, en azından saygı gösterin.




4 Ekim 2015 Pazar

SAHAF FESTİVALİ


Güzel bir pazar gününden herkese günaydın... Bugün ne yapacağına karar verememişler için yazımı hemen hazırlamak istedim. Bu güneşli günde Sahaf Festivali'ni ziyaret ederek kendinize nostaljik bir atmosfer ve kitap kokusu hediye edebilirsiniz. Bu sene dokuzuncusu düzenlenen festival, ayın dokuzunda sona erecek. O yüzden acele edin derim ben. Bilmeyenler için festival Beyoğlu'nda, Tepebaşı'nda (TRT'nin hemen arkasında), Pera Müzesi'nin aşağısında.


Festivalde sadece eski kitaplar yok eski kartpostallar, posterler, 45'lik plaklar, eski fotoğraflar, dergiler var. Arka planda nostaljik müzikler sizi günümüzden alıp 70'lere, 80'lere götürüyor.


Bazı standlar biraz dağınık, bazıları daha düzenli, zaten kitap adlarına dikkatli dikkatli bakacağım diye gözlerim ağrıdı. Kitap fiyatları değişiyor standlarda olan kitapların fiyatları oldukça uygun.
Ama dediğim gibi çok dikkatli incelemek gerekiyor. Bazen hiç tahmin etmediğiniz tezgahlarda çok güzel kitaplar çıkabiliyor.

 

  Bu arada festivale katılan küçük kitapseverler de gözümden kaçmadı :) Çekirdekten yetişmek önemli tabii :) Ailelerin çocuklarını da bu tür etkinliklere getirmeleri çok güzel bence.
Gelelim benim aldıklarıma aslında aklımda herhangi bir kitap yoktu. Türk ve Dünya klasiklerini bulmaya odaklandım daha çok, ama düşündüğüm birçok kitap normal satış fiyatıyla neredeyse aynıydı, o yüzden ben de uygun fiyata bulabildiklerimi satın aldım. Yani eğer bestseller kitapları seviyorsanız çok fazla uygun fiyata kitap bulabilirsiniz ama daha farklı kitaplardan hoşlanıyorsanız, çok fazla seçenek olmayabilir ya da biraz daha fazla parayı gözden çıkarmalısınız.
Ve işte bulduğuma en sevindiğim şey, Erdal Öz imzalı Havada Kar Sesi Var. Yazarın Gülünün Solduğu Akşam kitabını lisede okumuş ve çok etkilenmiştim.Öylesine kitaplara bakarken, kitabın ikinci sayfasında Erdal Öz'ün imzasını görünce o kadar sevindim ki anlatamam ve en güzeli de 5 liralık kitaplar arasında buldum bunu.
Ordan ayrılmak da benim için ayrı zor oldu. Yaklaşık 2,5-3 saati orada geçirdiğim halde hala içimden bir ses sürekli biraz daha bak biraz daha diyordu, sanki bir şeyler kaçıracakmışım gibi :) Bence gidilip görülmesi gereken bir etkinlik. Herkese güzel, güneşli, neşeli, kitap kokulu Pazarlar dilerim.





1 Ekim 2015 Perşembe

TİYATRO - ANTABUS

Soğuk bir İstanbul sabahından merhabalar... Sıcaklardan bezginlik gelmişti ama bir hafta içinde bu kadar değişen hava beni şaşırttı hala ince şeyler giyme sevdasındayım, umarım hasta olmam. Sonbaharla birlikte tiyatro, konser sezonu da açılmış oldu ki sonbaharın sevdiğim yönlerinden birisi de budur, İstanbul da etkinlik takip etmek için biçilmiş kaftandır, her ne kadar yaşaması zor bir şehir olsa da etkinliğin alasını bulabileceğiniz yegane şehrimizdir. Bu kadar İstanbul güzellemesinden sonra postumuzun konusu Antabus'a geçelim. Seray Şahiner'in Antabus romanını okumuş ve çok beğenmiştim zaten bloğumda da yazmıştım. Tatbikat Sahnesi'nde oynanacağını geçen sezonda öğrenmiş ama gidememiştim. İçimde kalmıştı yani, bu sezon tekrar sahneleneceğini duyunca artık geciktirmeden gitmeye karar verdim. İyi ki de gitmişim mükemmel bir tek kişilik oyun izledim.İlk önce Tatbikat Sahnesine nasıl gidilir, bu konuda biraz bilgi vereyim çünkü ilk defa gideceğim için nette araştırma yaptım ama gerekli açıklamayı bulamadım. Sadece Levent Metro durağına çok yakın olduğu yazılmıştı. Tamam oraya yakın da ne tarafa doğru gidecektim bir Levent cahili olarak bilemedim. Sırf bu yüzden oyunun başlamasına bir saat kala Levent metro'dan inecek şekilde ayarladım kendimi. Bulmam uzun sürer de oyunu kaçırırım diye. Neyse çok uzattım. Metro'dan inince Levent Çarşı tarafından çıkış yapıyorsunuz. Sola doğru dönüp caddenin sonuna kadar gidiyorsunuz orada sağ tarafta Kahve Dünyasını göreceksiniz. Kahve Dünyasının sağından aşağı doğru yürüyün karşı kaldırımda sol tarafta Tatbikat Sahnesi yazan tabelayı göreceksiniz. Gelelim oyuna, Antabus, 3. sayfa haberlerinde görüp okuyup geçtiğimiz şiddet gören sayısız kadından biri olan Leyla Taşçı'nın hikayesini anlatıyor bize. Leyla Taşçı'yı da Nihal Yalçın (Yalan Dünya-Açılay) canlandırıyor diyecemeyeceğim yaşatıyor bize diyeceğim. Bu arada sahne dizaynı çok değişikti ve koltuklar dönebiliyordu, Nihal Yalçın farklı yerlerde oyunu sergilerken biz de günebakan çiçeği gibi o nereye giderse o tarafa dönüyorduk yani herkesin rahatlıkla oyunu izleyebileceği şekildeydi sahne. Tekrar oyuna dönecek olursak Nihal Yalçın sahnede tek kişiydi ama kitabın diğer karakterleri de sanki sahnede gibiydi onların dediklerini, yaptıklarını anlatırken o kadar kaptırıyordu ki sanki kocası Remzi, kızı Ayşe, annesi, babası, Hayri ağbi, tek aşkı Ömer sahnedeydiler. Kimi zaman gülerek kimi zaman üzülerek izledim oyunu ve izlediğim bu oyunun bazılarının gerçek yaşamı olması ne kadar acı diye düşündüm. Bu akşam bir gösterimi daha var, gitmek isteyen ama kararsız olanlar için hemen yazmak istedim, kesinlikle gitmeye değer bir oyun. Sevgilerle...