Yine bir tiyatro oyunuyla karışınızdayım. Geçen gittiğim Baba ve Piç'i yazarken demiştim bir tane daha tiyatro oyunum var umarım o güzel çıkar diye, keşke başka şey dileseymişim :) Çok severek, eğlenerek, gülerek izlediğim çok güzel bir oyundu. Her zamanki gibi tiyatro sahnesinin yerini tarif etmekle başlayayım, çünkü benim bu tür yazılarda ilk önce merak ettiğim oraya nasıl gidebilirim :) Moda Sahnesi; Kadıköy, Bahariye'de Kadıköy Halk Eğitime varmadan soldaki Ziraat Bankasının yanındaki sokaktan girince hemen sol tarafta.
Şimdi gelelim oyunumuza; bir Shakespeare oyunu olan En Kısa Gecenin Rüyası'nda birbirlerine aşık olan Lysander ve Hermia'nın aralarında Demetrius engeli vardır. Demetrius, Hermia'nın babasını razı etmiştir ve onunla evlenecektir. Demetrius'a delicesine aşık olan Helena ise çok üzgündür. Onu bu şekilde üzgün gören orman perisi, yardımcısına, büyülü çiçeği kullanarak Yunanlı genci Helena'ya aşık etmesi emrini verir. Emri yanlış yerine getiren yardımcı peri ortalığın epeyce karışmasına sebep olacaktır. Bu arada şehrin esnaflarından oluşan bir tiyatro grubu, Hermia ve Demetrius'un düğünü için bir oyun sergilemeye hazırlanmaktadır. Bu tiyatro grubundaki esnaflar ise bizim aşina olduğumuz şivelerle (Doğu, Trakya, İç Anadolu) konuşmaktadır. Oyunu sahnelemeye çalışırken onların da yolu Büyülü Orman'a düşecektir, o sırada olanları da gülerek izlemek biz izleyicilere :) Bu şekilde oyunun sahnelenmesini eleştirenler olmuş yani eklenen ya da çıkarılan kısımların oyunu bozduğu yönünde ama ben çok başarılı buldum, uzun süren bir oyun olmasına rağmen sıkılmadan izleyebildim. Sadece oyunun sonunda kısa süreli bir dram verilmiş, buna çok anlam veremedim. Oyunculuklara gelince harika bir performans izledim, hepsinin verdiği emek apaçık ortadaydı. Kısacası derim ki sezon sona ermeden gidin bu güzel oyunu izleyip biraz stres atın. Mutlu pazarlar...
29 Mayıs 2016 Pazar
24 Mayıs 2016 Salı
BABA VE PİÇ-TİYATRO
Güzel bir akşamüstünden herkese merhabalar... Çok uzun zamandır heyecanla beklediğim Baba ve Piç oyununa gitmiş bulunmaktayım ve oyunu sizlerle paylaşmak için çok zaman geçirmemek istedim. Oyunun biletini, biletler satışa çıkar çıkmaz aldım (yaklaşık iki ay önce) ve biletler de bir iki gün içinde tükendi. Böyle güzel bir kitabın oyunu mutlaka süper olur diye düşünüyordum. Dediğim gibi heyecanla beklediğim bir oyun olduğu için beklentimi de yüksek tutmuştum ama dün oyunu izlediğimde biraz hayalkırıklığına uğradım desem yalan olmaz yani oyuna gitmek isteyip de bilet bulamayanlara çok üzülmemelerini tavsiye ederim. Kaçırılmaması gereken bir oyun değilmiş, hatta oyun biraz uzadığı için erken çıkmayı bile düşündüm ki kolay kolay tiyatro oyunundan çıkmam. Oyun daha çok anlatımlardan oluşuyordu, sırası gelen oyunu güzel anlattı diyebilirim. Benim için artısı yıllar önce okuduğum kitabı tekrar hatırlamam, Serra Yılmaz ve Hande Ataizi'ni bir oyunda izlemek bir de Zorlu Performans Sanatları Merkezine ilk kez gitmekti sanırım. Zorlu PSM'ye ilk kez gidecekler için yol tarifi yapayım ilk önce Yenikapı-Hacıosman Metrosu Gayrettepe durağında tabelaları takip ederek uzuuunnn bir yürüyüşten sonra Zorlu Center çıkışından çıkıyorsunuz zaten Performans Sanatları Merkezi hemen o çıkışın yakınında. Buraya kadar gayet kolay oldu benim için hatta yemek yemeye bile zamanım kalmıştı, her tabela Food Court diye yukarıyı gösterdiği için yukarıya çıktım ama labirent gibi bir yer ilk kez gittiğim için bildiğin kayboldum afilli restoranların arasında, zaten restoranlardakiler oraya gelmek için hazırlanmış gibi şık şıkırdımlardı. Amannn dedim buralar bana uymaz ama geri de nerden döneceğimi karıştırdım, neyse bir şekilde yolumu buldum ama çok az vaktim kalmıştı sonra alt katta böyle kıyıda bir yerde sıradan her avmde bulunan restoranların olduğu kısım varmış aha dedim "Fakirler" için olan yer burasıymış ama geç kalmıştım bir kafeden poğaça alarak idare etmek zorunda kaldım. Neyse sonra oyunun başlamasına 5 dk. kala salonda yerimi aldım ama oyun başlaması gereken saatten 15 dk. geç başladı ve bilette tek perde yazıyordu ama oraya gittiğimde iki perde olduğunu öğrendim. 15 dk.'lık ara da 5 dk. daha uzadı ve böylece oyun yarım saat sarkmış oldu. Haaa beklediğim gibi zevkli bir oyun olsaydı belki bunları da gözüm çok görmezdi. Oyunda daha çok kitaptan bölümler kişiler tarafından anlatıldı. Bir tiyatrodan çok kitabı bana birisi okuyormuş gibi oldu. Dediğim gibi oyunculuğunu eleştirebileceğim bir yön yoktu çünkü oyun namına bir şey yok gibiydi neredeyse. Oyunla ilgili diyebileceklerim bunlar ne yazık ki. Bu hafta sonuna da bir tiyatrom var umarım o güzel çıkar da boşa gitmişim demem.
22 Mayıs 2016 Pazar
ÜÇ FİLM
Uzun zamandır yazı yazamadım yine :( Her seferinde bu kadar ara vermeyeceğim diyorum ama bir şekilde ara uzuyor. Neyse yine de o kadar da çok geçmemiş diyelim ve paylaşımlarımıza geçelim. Yakın zamanda üst üste izlediğim bir üçleme filmden bahsetmek istiyorum size: Before Sunrise (Gün Doğmadan-1995), Before Sunset (Gün Batmadan-2004) ve Before Midnight (Geceyarısından Önce-2013).Bir arkadaşım bu filmlerin 9 yıl arayla aynı kişilerce çekildiğini söyleyince merak etmiştim ama izlemeye fırsat bulamamıştım, Geçenlerde bir bakayım şu filmlere dedim ve ilk filmi izledikten sonra diğer ikisini de o hafta içinde izledim ve çok beğendim. İlk filmimizde bir tren yolculuğunda tanışan Jesse ve Celine birbirlerine hemen ısınıyorlar ve Jesse, Celine'e Viyana'da tek bir gün geçireceğini ve o günü onunla geçirmek istediğini söylüyor. Celine, bu teklifi kabul ediyor ve güneş doğana kadar konuşarak, gezerek, birbirlerini tanıyarak geçiriyorlar. Gece sona erdiğinde ise birbirlerinden çok hoşlanıyorlar ve ayrılırken altı ay sonra buluşmak üzere sözleşiyorlar ama birbirlerinin telefonunu, adresini falan almıyorlar. İlk film bu şekilde sona eriyor. Filmin sonunu söylemiş oldum ama "son"un önemli olduğu bir film olmadığı için bu şekilde anlatmakta bir sakınca görmedim. Filmdeki kahramanların birbirlerini tanıma süreci çok güzeldi ve replikler inanılmaz etkileyiciydi. Filmi gözlerim kalp şeklinde izledim desem yalan olmaz, çok romantik ve heyecan vericiydi.
” Eğer bir Tanrı varsa; O, ne senin ne de benim içimde değil, aramızdaki bu küçücük alandadır. Eğer bu dünyada sihir diye birşey varsa o sihir, birinin birşeyi paylaştığında karşıdakinin onu anlama çabasında gizlidir. Bunu başarmak imkansız gibi birşey ama… Kimin umrunda ki? Cevap, bu işe kalkışmakta saklı”
"Bunu söylemediğime pişman olabilirim. Düşün şimdi, bundan yıllar sonra evlenmişsin ve çocukların olmuş. Hayatın monotonlaşmaya başlıyor, kocandan sıkılıyorsun. İşte o gün geriye bakıp hayatına giren adamları düşünüyorsun. Ben de onlardan biriyim. Farzet ki yıllar sonra bana evet demediğine pişman oluyorsun ve yaşayabileceğin şeyleri merak ediyorsun. Şimdi benimle burda trenden in ve hayır dersen neler kaçırabileceğimizi görelim.”
İkinci filmde, birbirlerinin izini kaybeden Jesse ve Celine, Jesse'nin geçirdikleri günü anlatan bir kitabı yazması ve ünlü bir yazar olması üzerine Paris'e söyleşi/imza gününe gelmesi sayesinde tekrar karşılaşıyorlar. Jesse'nin akşam uçağına yetişmesi gerekmektedir. O zamana kadar birlikte vakit geçiyorlar.
"Jesse: Tanrım, neden o gün telefonlarımız almadık ya da adreslerimizi? Neden bunu yapmadık?
Celine: Çünkü biz genç ve aptaldık.
Jesse: Sence hala öyle miyiz?
Celine: Sanırım gençken karşılaşabileceğin birçok güzel insan olduğunu düşünüyorsun. Hayatının geri kalanında ise bunun sadece birkaç defa olabileceğini anlıyorsun.
Jesse: Ve işin içine edebiliyorsun."
“Hepimiz, dünyayı kendi küçük anahtar deliklerimizden görmüyor muyuz?”
Üçlemenin son filminde ise artık karakterlerimiz birliktedir. İki tane de çocukları vardır. İlk iki filmde hakim olan romantiklik bu filmde yer yer kendini gösterse de artık durumlar eskisi kadar toz pembe değildir. Karakterlerimiz artık belli yaşta ve belli sorumlulukları olan iki yetişkindir. Filmi izlerken tartışmaları, birbirlerini anlamamaları, beklentilerin karşılanmamasının verdiği hayalkırıklığı, birbirlerine takılırken aslında başka sebeplerden kaynaklanan birbirlerini hırpalama isteği o kadar gerçekçiydi ki... Bazı yerlerde okuduğum yorumlarda son filmin hayalkırıklığına yol açtığını söyleyenler olmuş, ilk iki filmi izleyin, sonuncusunu izlemeyin diyenler olmuş ama ben bu filmi de en az onlar kadar beğendim hatta biraz daha fazla beğendim bile diyebilirim belki de gerçek hayata daha yakın olduğu için.
"Gerçek aşk istiyorsan, işte burada. Bu gerçek hayat. Mükemmel değil ama gerçek. Ve eğer bunu göremiyorsan, körsün."
” Eğer bir Tanrı varsa; O, ne senin ne de benim içimde değil, aramızdaki bu küçücük alandadır. Eğer bu dünyada sihir diye birşey varsa o sihir, birinin birşeyi paylaştığında karşıdakinin onu anlama çabasında gizlidir. Bunu başarmak imkansız gibi birşey ama… Kimin umrunda ki? Cevap, bu işe kalkışmakta saklı”
"Bunu söylemediğime pişman olabilirim. Düşün şimdi, bundan yıllar sonra evlenmişsin ve çocukların olmuş. Hayatın monotonlaşmaya başlıyor, kocandan sıkılıyorsun. İşte o gün geriye bakıp hayatına giren adamları düşünüyorsun. Ben de onlardan biriyim. Farzet ki yıllar sonra bana evet demediğine pişman oluyorsun ve yaşayabileceğin şeyleri merak ediyorsun. Şimdi benimle burda trenden in ve hayır dersen neler kaçırabileceğimizi görelim.”
İkinci filmde, birbirlerinin izini kaybeden Jesse ve Celine, Jesse'nin geçirdikleri günü anlatan bir kitabı yazması ve ünlü bir yazar olması üzerine Paris'e söyleşi/imza gününe gelmesi sayesinde tekrar karşılaşıyorlar. Jesse'nin akşam uçağına yetişmesi gerekmektedir. O zamana kadar birlikte vakit geçiyorlar.
"Jesse: Tanrım, neden o gün telefonlarımız almadık ya da adreslerimizi? Neden bunu yapmadık?
Celine: Çünkü biz genç ve aptaldık.
Jesse: Sence hala öyle miyiz?
Celine: Sanırım gençken karşılaşabileceğin birçok güzel insan olduğunu düşünüyorsun. Hayatının geri kalanında ise bunun sadece birkaç defa olabileceğini anlıyorsun.
Jesse: Ve işin içine edebiliyorsun."
“Hepimiz, dünyayı kendi küçük anahtar deliklerimizden görmüyor muyuz?”
Üçlemenin son filminde ise artık karakterlerimiz birliktedir. İki tane de çocukları vardır. İlk iki filmde hakim olan romantiklik bu filmde yer yer kendini gösterse de artık durumlar eskisi kadar toz pembe değildir. Karakterlerimiz artık belli yaşta ve belli sorumlulukları olan iki yetişkindir. Filmi izlerken tartışmaları, birbirlerini anlamamaları, beklentilerin karşılanmamasının verdiği hayalkırıklığı, birbirlerine takılırken aslında başka sebeplerden kaynaklanan birbirlerini hırpalama isteği o kadar gerçekçiydi ki... Bazı yerlerde okuduğum yorumlarda son filmin hayalkırıklığına yol açtığını söyleyenler olmuş, ilk iki filmi izleyin, sonuncusunu izlemeyin diyenler olmuş ama ben bu filmi de en az onlar kadar beğendim hatta biraz daha fazla beğendim bile diyebilirim belki de gerçek hayata daha yakın olduğu için.
"Gerçek aşk istiyorsan, işte burada. Bu gerçek hayat. Mükemmel değil ama gerçek. Ve eğer bunu göremiyorsan, körsün."
5 Mayıs 2016 Perşembe
İKİ FİLM
Yeni izlediğim iki filmi sizlerle paylaşmak için yine buradayım. Lafı çok uzatmadan hemen ilk filmimize geçelim. Gözetleme Kulesi; başrollerinde Olgun Şimşek, Nilay Erdönmez ve Menderes Samancıların yer aldığı, hayattan bir kesit sunan, hikayesi oldukça çarpıcı bir film. Film bir otobüs yolcuğu ile başlıyor, hostesle şoför muhabbet ediyorlar. Bir zamanlar vardı bu kadın muavin çalıştırma modası, çok uzun sürmedi diye düşünüyorum o arada. Aslında bu başlangıç filmle ilgili en ufak ipucu bile vermiyor bize. Meğer Seher ailesinden uzak durmak için otobüslerde hosteslik yapmaya karar vermiş, herkesten sakladığı bir sırrı var ama bu sırrın ortaya çıkması an meselesidir. Nihat ise insanlardan kaçıp ormanda gözetleme kulesinde bekçilik işine başlamış, orada inzivaya çekilmiştir. Arada kendisine yakın olan dinlenme tesislerine gidip ekmek vs. ihtiyacını karşılar ve bazen de oradaki lokantada yemek yer. Nihat Tosya'ya gelirken Seher'in hosteslik yaptığı otobüse binmiştir, ikisinin yolu bir kez daha dinlenme tesislerinde kesişir.
İkinci filmimiz ise Goodnight Mommy (İyi Geceler Anne) adında bir korku filmi. Festival filmi olduğu için her sinemada gösterime girmeyen bir film, ben izlemek için Moda Sahnesi'ni tercih ettim. Filme gittiğimde sadece ben vardım, içimdeki anne "Yazık, tek benim için mi çalışacak koca film" dese de sonradan iki kişi daha geldi de film boşa gitmedi :) Çoktandır merak ettiğim bir filmdi, filmin konusu ise şöyle: kaza geçiren anne yüzü sargılı bir şekilde evine geri döner, eşinden de ayrılmıştır. İkiz çocukları ise annelerinin onlara eskisi gibi sevgi dolu davranmadığını düşünmektedirler ve onun anneleri olup olmadığı hakkında şüpheleri vardır. Onun gerçek anneleri olup olmadığını anlamak için her yolu denemeye karar verirler. Daha fazla anlatırsam filmle ilgili spoiler vermiş olacağımdan burada bırakıyorum. Sadece önemli bir uyarım var naçizane, eğer işkence sahnelerinden etkileniyorsanız gitmeden önce tekrar düşünün derim. Ben epeyce etkilendim açıkçası. Onun dışında aklıma takılan birkaç şey vardı filmle ilgili, bazı kopukluklar vardı hikayede bence, anneden şüphelendiklerinde neden kadın, babanızı arayalım o zaman demiyor bir de kadın eve gelene kadar bu çocuklara kim bakmış gibi. Fena bir film değildi, korku filmi sevenlere tavsiye ederim, konu bakımından farklı bir film.
İkinci filmimiz ise Goodnight Mommy (İyi Geceler Anne) adında bir korku filmi. Festival filmi olduğu için her sinemada gösterime girmeyen bir film, ben izlemek için Moda Sahnesi'ni tercih ettim. Filme gittiğimde sadece ben vardım, içimdeki anne "Yazık, tek benim için mi çalışacak koca film" dese de sonradan iki kişi daha geldi de film boşa gitmedi :) Çoktandır merak ettiğim bir filmdi, filmin konusu ise şöyle: kaza geçiren anne yüzü sargılı bir şekilde evine geri döner, eşinden de ayrılmıştır. İkiz çocukları ise annelerinin onlara eskisi gibi sevgi dolu davranmadığını düşünmektedirler ve onun anneleri olup olmadığı hakkında şüpheleri vardır. Onun gerçek anneleri olup olmadığını anlamak için her yolu denemeye karar verirler. Daha fazla anlatırsam filmle ilgili spoiler vermiş olacağımdan burada bırakıyorum. Sadece önemli bir uyarım var naçizane, eğer işkence sahnelerinden etkileniyorsanız gitmeden önce tekrar düşünün derim. Ben epeyce etkilendim açıkçası. Onun dışında aklıma takılan birkaç şey vardı filmle ilgili, bazı kopukluklar vardı hikayede bence, anneden şüphelendiklerinde neden kadın, babanızı arayalım o zaman demiyor bir de kadın eve gelene kadar bu çocuklara kim bakmış gibi. Fena bir film değildi, korku filmi sevenlere tavsiye ederim, konu bakımından farklı bir film.
25 Nisan 2016 Pazartesi
İKİ FİLM VE BİR KİTAP
Nisan ayının da sonuna gelmişken artık bir yazı gireyim istedim. Vakitsizlikten ziyade konu eksikliğinden kaynaklı bir duraklamam oldu. Çünkü çok hoşuma giden bir kitap ya da film olmadı son birkaç güne kadar, bu ay tiyatro ya da sinemaya da gidemedim gerçi henüz ay sonlanmadı :)
İlk bahsetmek istediğim film Suffragette (Diren), sinemaya girdiği dönemde filmi izleyememiş ama merak etmiştim. Birçoğunuz filmin konusunu biliyorsunuzdur ama yine de kısaca tekrarlamakta fayda var, konuya giriş yapabilmem için :) İngiltere'de kadınların oy hakkını kazanmak için verdikleri mücadele konu alınmış ve gerçek hikayelerden esinlenilmiş. Güzel bir film ve bakış açısı kazanmak açısından önemli ancak bence biraz daha çarpıcı olabilirdi açıkçası filmin içine girerek izleyemedim filmi, biraz yüzeyseldi aslında ama yine de bu konuda ne derece şanslı olduğumuzu tekrar görmek ve şükretmek açısından yararlı bir film.
İkinci fim ise Mr Nobody (Bay Hiçkimse), bu filmi dün izledim ve çok beğendim. Hep duyuyordum güzel bir film olduğunu ama şimdiye kadar ona sıra gelmemişti. Bu kadar güzel bir film olduğunu bilseydim daha önce izlerdim. Hep duyup da fırsat bulamayan ve merak edenler vakit geçirmeden izlesinler bence. Küçük bir çocuğun; ayrılan anne ve babası arasında bir tercih yapması üzerinden, mahallesindeki yaşıtı kızlardan birini seçmesi veya ergenlik döneminde karşılaştığı büyük aşkına verdiği cevaplar üzerinden seçimlerini yaşaması ile ilgili bir film. Seçimler ve bu seçimlerin sizi ulaştırdığı sonlar güzel bir şekilde konu edilmiş. Filmin müzikleri de ayrı bir güzel bu arada.
"Eğer patates püresi ile sosu karıştırırsan daha sonra ayıramazsın, sonsuza dek. babanın sigarasından çıkan duman bir daha asla içine dönmez. Geri dönemeyiz. Seçmek, bu yüzden zordur. Doğru seçimi yapmak zorundasın. Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür."
"Dünya yaşıyormuş gibi davranmaya karar veren insanlarla dolu. Peki gerçekten yaşıyor muyuz?"
"Bazen en iyi hamle hiç kıpırdamamaktır"
"İstediğin yolu seçebilirsin; ister mutlu bir yol, ister acı, ister hüzünlü, ister yalnız, ister dopdolu... Hiçbir şey değişmeyecek. Bir gün öleceksin ve zaman senin için duracak. zamansızlık başlayacak. En başa tekrardan geleceksin; hiçbir şey olmamış gibi eski haline döneceksin. Çünkü sen yoksun, hiç var olmadın ki."
"O hayatların hepsi gerçek. Seçilen her yol doğru yoldur. Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı."
Şimdi gelelim kitabımıza, birkaç gündür elimden bırakamadan okuduğum, gece gündüz ara vermek istemediğim son derece sürükleyici bir kitap olan Ayfer Tunç'un Yeşil Peri Gecesi'ne. Ayfer Tunç ilk kez okuyorum ama ona kesinlikle hayran kaldım. Hikayenin sürükleyiciliği, konuların birbirine bağlanması, üslup, anlatım kesinlikle mükemmeldi. Kitap bir çiftin kavga sonrası yaptığı kahvaltı ile başlıyor ve kadın bu ilişkiyi bitirmeye kesinlikle karar vermiş. Böyle bir başlangıç olunca ben klasik bir ayrılma hikayesi okuyacağım zannediyorum ilk başta ama işin rengi bambaşkaymış. Anne, baba ve çocuktan oluşan güzel bir aile, babanın iş kazası geçirmesiyle darmadağın oluyor, baba hayatını kaybetmiyor ama kaybetmişten beter oluyor, bir kolunu kaybediyor yüzünün yarısı da oldukça hasar görüyor. Küçük kız babası hastanedeyken kendisinden ve annesinden nefret eden babaannesi ve yengesinin eline kalıyor. Birgün onların evinden kaçıp kendi evlerine gidiyor ve hayatı boyunca unutamayacağı ve hayatını kökten değiştiren bir sahneyle karşı karşıya kalıyor. Kitapta günümüzden bahsederken birden geçmişe gidiliyor, bazen bir kişiden bahsediliyor ve onun hikayesi anlatılmaya başlanıyor; normalde böyle kitapları sevmem, kafam karışır ama geçişler o kadar güzel ki, hemen adapte olunabiliyor. Yeşil Peri Gecesi çok güzel bir kadının bir düşüş hikayesi ama şöyle diyebilirim bir düşüş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.
İlk bahsetmek istediğim film Suffragette (Diren), sinemaya girdiği dönemde filmi izleyememiş ama merak etmiştim. Birçoğunuz filmin konusunu biliyorsunuzdur ama yine de kısaca tekrarlamakta fayda var, konuya giriş yapabilmem için :) İngiltere'de kadınların oy hakkını kazanmak için verdikleri mücadele konu alınmış ve gerçek hikayelerden esinlenilmiş. Güzel bir film ve bakış açısı kazanmak açısından önemli ancak bence biraz daha çarpıcı olabilirdi açıkçası filmin içine girerek izleyemedim filmi, biraz yüzeyseldi aslında ama yine de bu konuda ne derece şanslı olduğumuzu tekrar görmek ve şükretmek açısından yararlı bir film.
İkinci fim ise Mr Nobody (Bay Hiçkimse), bu filmi dün izledim ve çok beğendim. Hep duyuyordum güzel bir film olduğunu ama şimdiye kadar ona sıra gelmemişti. Bu kadar güzel bir film olduğunu bilseydim daha önce izlerdim. Hep duyup da fırsat bulamayan ve merak edenler vakit geçirmeden izlesinler bence. Küçük bir çocuğun; ayrılan anne ve babası arasında bir tercih yapması üzerinden, mahallesindeki yaşıtı kızlardan birini seçmesi veya ergenlik döneminde karşılaştığı büyük aşkına verdiği cevaplar üzerinden seçimlerini yaşaması ile ilgili bir film. Seçimler ve bu seçimlerin sizi ulaştırdığı sonlar güzel bir şekilde konu edilmiş. Filmin müzikleri de ayrı bir güzel bu arada.
"Eğer patates püresi ile sosu karıştırırsan daha sonra ayıramazsın, sonsuza dek. babanın sigarasından çıkan duman bir daha asla içine dönmez. Geri dönemeyiz. Seçmek, bu yüzden zordur. Doğru seçimi yapmak zorundasın. Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür."
"Dünya yaşıyormuş gibi davranmaya karar veren insanlarla dolu. Peki gerçekten yaşıyor muyuz?"
"Bazen en iyi hamle hiç kıpırdamamaktır"
"İstediğin yolu seçebilirsin; ister mutlu bir yol, ister acı, ister hüzünlü, ister yalnız, ister dopdolu... Hiçbir şey değişmeyecek. Bir gün öleceksin ve zaman senin için duracak. zamansızlık başlayacak. En başa tekrardan geleceksin; hiçbir şey olmamış gibi eski haline döneceksin. Çünkü sen yoksun, hiç var olmadın ki."
"O hayatların hepsi gerçek. Seçilen her yol doğru yoldur. Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı mana ve değeri taşırdı."
Şimdi gelelim kitabımıza, birkaç gündür elimden bırakamadan okuduğum, gece gündüz ara vermek istemediğim son derece sürükleyici bir kitap olan Ayfer Tunç'un Yeşil Peri Gecesi'ne. Ayfer Tunç ilk kez okuyorum ama ona kesinlikle hayran kaldım. Hikayenin sürükleyiciliği, konuların birbirine bağlanması, üslup, anlatım kesinlikle mükemmeldi. Kitap bir çiftin kavga sonrası yaptığı kahvaltı ile başlıyor ve kadın bu ilişkiyi bitirmeye kesinlikle karar vermiş. Böyle bir başlangıç olunca ben klasik bir ayrılma hikayesi okuyacağım zannediyorum ilk başta ama işin rengi bambaşkaymış. Anne, baba ve çocuktan oluşan güzel bir aile, babanın iş kazası geçirmesiyle darmadağın oluyor, baba hayatını kaybetmiyor ama kaybetmişten beter oluyor, bir kolunu kaybediyor yüzünün yarısı da oldukça hasar görüyor. Küçük kız babası hastanedeyken kendisinden ve annesinden nefret eden babaannesi ve yengesinin eline kalıyor. Birgün onların evinden kaçıp kendi evlerine gidiyor ve hayatı boyunca unutamayacağı ve hayatını kökten değiştiren bir sahneyle karşı karşıya kalıyor. Kitapta günümüzden bahsederken birden geçmişe gidiliyor, bazen bir kişiden bahsediliyor ve onun hikayesi anlatılmaya başlanıyor; normalde böyle kitapları sevmem, kafam karışır ama geçişler o kadar güzel ki, hemen adapte olunabiliyor. Yeşil Peri Gecesi çok güzel bir kadının bir düşüş hikayesi ama şöyle diyebilirim bir düşüş ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.
31 Mart 2016 Perşembe
SON ZAMANLARDA
Güzel bir günden herkese merhabalar... Blog yazılarıma hız vermişken yine içimizi karartan olaylar nedeniyle yazmak hiç içimden gelmediği için bir süre ara verdim. Hayat devam ediyor kaldığı yerden... İlk zamanlar dışarı çıkmak çok korkutucu gelse de zamanla kötü şeyleri unutmaya ya da zihnin gerilerine itmeye çalışarak normal hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Hala metroya, marmaraya bindiğimde insanları dikkatle incelemeye devam etsem de... Korkmamayı salık verenleri de hayretle izliyorum. Sanki ömür bir bilgisayar oyunu da yedek canlarımız var. Kendim için, ailem için, sevdiklerim için korkuyorum ben; korkmayanlar buyursunlar önden.
Neyse kısa kısa bu ay içinde paylaşmayı planladığım ama olanlardan sonra içimden gelmeyen şeyleri paylaşayım sizlerle. Hayata dair ümitlerimizi yeşertmeye çalışalım elimizden geldiğince; birilerine, bir şeylere inat.
Bu yelek kış boyunca elimdeydi. Basit olmasına rağmen her zaman elime almadığım için bitirmem uzun sürdü. Geçen gün de giyerek galasını yapabildim :)
Irvin Yalom, Günübirlik Hayatlar... Kitapta Irvin Yalom'un hastalarıyla yapmış olduğu psikoterapi seansları yer alıyor. Birkaç yerde tavsiye edildiği için merak ettiğim bir kitaptı ama acaba çok kuramsal, teorik bir kitap mı diye düşünmedim değil ama hiç öyle değilmiş gayet akıcı ve anlatımı sade bir kitaptı. Severek, ilgiyle okudum. Daha çok ölümcül hastalıklarla mücadele eden hastalarla yapmış olduğu görüşmeleri yer alıyor kitapta. Ölüm korkusu, ölüme hazır olmaya çalışma vb. konularda hastalarına vermiş olduğu terapiler yer alıyor. Bununla birlikte kendisinin de ölüme karşı korkusu olduğunu itiraf ediyor ve bununla kendisi de başa çıkmaya çalışıyor. Kısacası değişik bakış açıları kazandıran güzel bir kitaptı.
İkinci kitabmız Stefan Zweig, Korku. Stefan Zweig'ı ilk kez okuyorum ve tarzını çok beğendim. Kitap bir novella, bir iki gün içinde bitirilebilecek kısalıkta ve akıcılıkta. Bayan Irene'in mutlu ve huzurlu hayatı, öylesine yaşamış olduğu bir yasak aşk nedeniyle altüst olur. Irene'in yaşamış olduğu korku ve güvensizlik o kadar canlı veriliyor ki sanki dışarıdan olayı izliyormuş gibi hissettim okurken.
"Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza daha az ürkütür."
Havaların ısınmasıyla herkeste olduğu gibi bende de sağlıklı hayata karşı ilgi biraz daha arttı. Normalde de oldukça temiz beslenmeye çalışıyorum. Yediklerime dikkat ediyorum. Tuğba Kuruyemiş'ten aldığım bu güzel pakette bulunanlar hem sağlıklı hem de tatlı krizlerine merhem olacak türden.
İtalyan kozmetik firması Kiko İstanbul Capacity AVM'de açıldı. Evime yakın olması sebebiyle gidip görmek istedim. Yeni açıldığı için oldukça kalabalıktı ama ürünlerini çok beğendim. Çalışanlar da oldukça yardımsever ve güleryüzlüydü, o kadar kalabalığa rağmen. . İnsanı cezbeden çok çeşitli ürünler olmasına rağmen iki ürün alarak çıkmayı başarabildim. Aldıklarımdan birisi bu güzel pembe-nude oje powerpro 27 numara. Bu tonda bir oje başka markalarda görmediğim için ve günlük kullanıma uygun olduğu için bunu seçtim. Vaatleri arasında 7 gün kalıcılık da var. Bence de kalıcılığı çok iyi; test ettim, onayladım. Asıl renk daha güzel, fotodan çok da anlaşılmıyor.
Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar; yeni yazılarla kısa zamanda görüşmek dileğiyle, güzel günler dilerim herkese...
Neyse kısa kısa bu ay içinde paylaşmayı planladığım ama olanlardan sonra içimden gelmeyen şeyleri paylaşayım sizlerle. Hayata dair ümitlerimizi yeşertmeye çalışalım elimizden geldiğince; birilerine, bir şeylere inat.
Bu yelek kış boyunca elimdeydi. Basit olmasına rağmen her zaman elime almadığım için bitirmem uzun sürdü. Geçen gün de giyerek galasını yapabildim :)
Irvin Yalom, Günübirlik Hayatlar... Kitapta Irvin Yalom'un hastalarıyla yapmış olduğu psikoterapi seansları yer alıyor. Birkaç yerde tavsiye edildiği için merak ettiğim bir kitaptı ama acaba çok kuramsal, teorik bir kitap mı diye düşünmedim değil ama hiç öyle değilmiş gayet akıcı ve anlatımı sade bir kitaptı. Severek, ilgiyle okudum. Daha çok ölümcül hastalıklarla mücadele eden hastalarla yapmış olduğu görüşmeleri yer alıyor kitapta. Ölüm korkusu, ölüme hazır olmaya çalışma vb. konularda hastalarına vermiş olduğu terapiler yer alıyor. Bununla birlikte kendisinin de ölüme karşı korkusu olduğunu itiraf ediyor ve bununla kendisi de başa çıkmaya çalışıyor. Kısacası değişik bakış açıları kazandıran güzel bir kitaptı.
İkinci kitabmız Stefan Zweig, Korku. Stefan Zweig'ı ilk kez okuyorum ve tarzını çok beğendim. Kitap bir novella, bir iki gün içinde bitirilebilecek kısalıkta ve akıcılıkta. Bayan Irene'in mutlu ve huzurlu hayatı, öylesine yaşamış olduğu bir yasak aşk nedeniyle altüst olur. Irene'in yaşamış olduğu korku ve güvensizlik o kadar canlı veriliyor ki sanki dışarıdan olayı izliyormuş gibi hissettim okurken.
"Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza daha az ürkütür."
Havaların ısınmasıyla herkeste olduğu gibi bende de sağlıklı hayata karşı ilgi biraz daha arttı. Normalde de oldukça temiz beslenmeye çalışıyorum. Yediklerime dikkat ediyorum. Tuğba Kuruyemiş'ten aldığım bu güzel pakette bulunanlar hem sağlıklı hem de tatlı krizlerine merhem olacak türden.
İtalyan kozmetik firması Kiko İstanbul Capacity AVM'de açıldı. Evime yakın olması sebebiyle gidip görmek istedim. Yeni açıldığı için oldukça kalabalıktı ama ürünlerini çok beğendim. Çalışanlar da oldukça yardımsever ve güleryüzlüydü, o kadar kalabalığa rağmen. . İnsanı cezbeden çok çeşitli ürünler olmasına rağmen iki ürün alarak çıkmayı başarabildim. Aldıklarımdan birisi bu güzel pembe-nude oje powerpro 27 numara. Bu tonda bir oje başka markalarda görmediğim için ve günlük kullanıma uygun olduğu için bunu seçtim. Vaatleri arasında 7 gün kalıcılık da var. Bence de kalıcılığı çok iyi; test ettim, onayladım. Asıl renk daha güzel, fotodan çok da anlaşılmıyor.
Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar; yeni yazılarla kısa zamanda görüşmek dileğiyle, güzel günler dilerim herkese...
11 Mart 2016 Cuma
İKİ FİLM
Geçen hafta iki tane film izleyebildim. İkisi de oldukça etkileyiciydi, en azından benim için öyle oldu, filmler bittiğinde bir süre etkisinden çıkamadım. İlki Leonardo Di Caprio ve Kate Winslet'in başrollerinde olduğu Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road) filmi. Diriliş'te Leonardo Di Caprio'yu Oscar'a layık görenler bu film çekildiğinde neredelermiş anlayamadım. Kate Winslet da Leonardo Di Caprio da döktürüyorlar diyebilirim. Filmde, banliyöde sade bir yaşam süren çiftin, hayallerinin ne derece peşinde gittiklerini sorgulamalarıyla ve Paris'e gidip yeni bir hayat kurma kararı vermeleriyle başlayan evliliklerindeki huzursuzlukları izliyoruz. Böyle deyince çok basit kaçtı ancak filmde insanın kendisini sorgulamasına sebep olan o kadar çok gönderme var ki film bittiğinde üzerinize ağır bir hal çökmesi olası. Huzur içinde yaşamak veya hayallerin peşinden koşmak, diğer insanlar gibi olmak ya da olmamak, bir şeylerin farkında olmak ya da olmamak vb. birçok sorgulama malzemesi mevcut. Çok beğenerek izlediğim bir filmdi, kesinlikle tavsiye ederim.
İkinci filmimiz ise bir Türk filmi: Köksüz. Ahu Türkpençe başrollerde. Filmde babalarını kaybeden bir ailede babanın sorumluluğunun en büyük çocuğa, Feride'ye (Ahu Türkpençe) geçmesi, annenin Feride'yi kocası yerine koyması; nazını, kaprisini çekecek, yükünü tamamen üzerinden alacak kişi olarak seçmesi konu edilmiş. Annenin Feride'yi tamamen sahiplenmesi, Feride'nin üstlendiği yükü kaldıramamaya başlaması nedeniyle evlilik kararı alması, annenin bunu kabullenememesi, onun ayrı bir hayat kurmasını istememesi çok gerçekçi işlenmiş, konu da o kadar hayattan ki izlerken düşünüyorsunuz, çocuğunun kendi hayatını bırakıp sadece kendisiyle ilgilenmesini isteyen, çocuğu bir birey değil de kendi uzantısı olarak gören, kararlarına saygı duymayan ya da karar vermesine bile izin vermeyen ne kadar çok insan olduğunu. Çok çarpıcı bir filmdi, Ahu Türkpençe'nin oyunculuğu ise harikaydı. Kesinlikle izleyin derim.
İkinci filmimiz ise bir Türk filmi: Köksüz. Ahu Türkpençe başrollerde. Filmde babalarını kaybeden bir ailede babanın sorumluluğunun en büyük çocuğa, Feride'ye (Ahu Türkpençe) geçmesi, annenin Feride'yi kocası yerine koyması; nazını, kaprisini çekecek, yükünü tamamen üzerinden alacak kişi olarak seçmesi konu edilmiş. Annenin Feride'yi tamamen sahiplenmesi, Feride'nin üstlendiği yükü kaldıramamaya başlaması nedeniyle evlilik kararı alması, annenin bunu kabullenememesi, onun ayrı bir hayat kurmasını istememesi çok gerçekçi işlenmiş, konu da o kadar hayattan ki izlerken düşünüyorsunuz, çocuğunun kendi hayatını bırakıp sadece kendisiyle ilgilenmesini isteyen, çocuğu bir birey değil de kendi uzantısı olarak gören, kararlarına saygı duymayan ya da karar vermesine bile izin vermeyen ne kadar çok insan olduğunu. Çok çarpıcı bir filmdi, Ahu Türkpençe'nin oyunculuğu ise harikaydı. Kesinlikle izleyin derim.
6 Mart 2016 Pazar
HAMLET - TİYATRO
Çok uzun zamandır Devlet Tiyatrolarındaki oyunlara gitmiyordum. En son gittiğim oyun "Nice Yıllara" idi. Yaklaşık bir yıl olmuştur heralde. Sonra geçen gün öylesine bakayım dedim hangi oyunlar var, bir de Profesyonel oyununa yer bulabilir miyim diye çünkü uzun zamandır Profesyonel'e bilet arıyorum ama bir türlü bilet bulamıyorum, ama tabii yine tüm biletler tükenmişti. Neyse deyip sonra Hamlet oyununa baktım o da ne boş bir koltuk :) Hemen satın aldım ve yeni bir etkinliğim oldu diye çok sevindim :) Bugün de oyunu izledim ve sıra geldi oyunu sizlerle paylaşmaya :) Konu hepimizin malumu annesi ve amcası tarafından zehirlenerek öldürülen babasının öcünü almak için yanıp tutuşan Hamlet. Kitabı okumadığım için kitapla, sahnelenen oyun ne derece örtüşüyor çok yorum yapamayacağım ama Hamlet'i, Hamlet'in babasının ruhunu, Ofelya'yı, Hamlet'in annesini, amcasını yani bütün karakterleri canlandıran Bülent Emin Yarar'ın oyunculuğu muazzamdı. Bir buçuk saat boyunca o rolden o role girdi. Beğenerek, hayran kalarak izlediğim bir oyun oldu. Klasik eserleri seviyorsanız kesinlikle tavsiye ederim ama klasikler benden uzak dursun diyorsanız sırf Bülent Emin Yarar'ın oyunculuğu için bile gidebilirsiniz bence. Bu arada bu oyuna da bilet bulmak da çok zormuş benim şansıma bir koltuk boştu. Bilet bulursanız kaçırmayın der, güzel bir hafta dilerim hepinize :)
5 Mart 2016 Cumartesi
BİZE KALSA BÖYLE GEÇERDİ AKŞAMLAR - SERHAN ERGİN
Merhabalar... Yine yeni bir kitap yazısıyla sizlerleyim :) Bu sıralar sürekli yeni yazarlarla tanışıyorum. Serhan Ergin de ilk kez okuduğum yazarlardan, sanırım bu kitabını da bir dergide görmüştüm. Kapağı özellikle dikkatimi çekmişti. Kitabın konusuna gelecek olursak Zafer ve Mahir iki yakın arkadaştır. İşlerinden arta kalan zamanlarda sürekli birlikte vakit geçirirler. Her ikisi de bu durumdan oldukça hoşnuttur. Zafer'in yeni sevgilisi Filiz'in bu ikiliye dahil olması bu ikilinin hayatını ve ilişkisini derinden etkileyecektir. Romanda Mahir, Zafer'e hitap ediyor ve yaşadıklarını, hissettiklerini ona anlatıyormuş gibi konuşuyor ama aynı zamanda kendisiyle de hesaplaşıyor. Bu açıdan çok samimi bir dili var. Konusu ise klasik, işlerin varacağı nokta kitabın ilk sayfalarından anlaşılıyor. Daha önce Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okumuştum ve çok beğenmemiştim, onun da konusu böyleydi. Hatta birçok yerde yazarın Barış Bıçakçı'yı taklit ettiği söylenmiş ama ben buna katılmıyorum, her şeyden önce bu roman oldukça akıcıydı ve yazarın üslubunu da beğendim, sadece konu klasikti ama başka kitaplarını okumayı düşünürüm.
"İlginçtir, insan yalnız başına evde duramadığı zamanlarda, sokakta durabiliyor."
"Sen peynirli börek ve çaydın, o ise Frenk üzümlü pasta ile cappucino."
1 Mart 2016 Salı
KIRMIZI SAÇLI KADIN - ORHAN PAMUK
27 Şubat 2016 Cumartesi
KIRMIZI PELERİNLİ KENT - ASLI ERDOĞAN
Bahar yavaş yavaş hissettiriyor kendini... İlk cemre havaya düşmüş zaten, ikincisi de bugün suya düşecekmiş, sonuncusunu da yakın zamanda bekliyoruz artık :) Tabiat gibi ben de baharı özlemle bekliyorum. Hele son haftalarda yaşadığımız bahardan farksız günler baharı özletti iyice. Havadan sudan bu kadar bahsetmek yetişir. Gelelim bugünkü konuğumuza :) Aslı Erdoğan'ın okuduğum ilk kitabı Kırmızı Pelerinli Kent. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Kırmızı Pelerinli Kent'te Brezilya'ya bir süreliğine gelen Özgür'ün deneyimleri, Brezilya'ya bakışı, orada yaşadıkları ve hissettikleri konu edilmiş. Bu tarz bir ülkeden ya da şehirden bahseden bir kitaptan çok hoşlanmam diye düşünmüştüm ama özellikle ilk başladığımda oldukça sardı beni ama sonra karakterin kararlarına çok anlam veremedim. Sanki Brezilya'ya mecburmuş gibi orada kalmak zorunda hissetmesi kendini, oradan nefret etmesi ama bir yandan da garip bir şekilde oradan kopamaması, anlattığı tehlikelere, parasızlığına rağmen inatla Türkiye'ye geri dönmemesi; bana manasız geldi. Bir de kitapta bir konu olmasından ziyade sadece Özgür'ün aklından geçenleri okumak sonlara doğru sıkıcı olmaya başladı. Şöyle diyebilirim başta ilgiyle okuyup sonradan sıkılmaya başladığım bir kitap oldu.
İKİ FİLM
Yakın zamanda izlediğim iki güzel ve çarpıcı filmden bahsetmek istiyorum sizlere. Her ikisi de Nazi Dönemiyle ilgili. Daha önce bu döneme ait ismini hatırladığım ya da hatırlamadığım, izlerken de keşke sadece film olsalarmış diye düşündüğüm çok fazla film izledim. Benim izlerken dayanamadıklarımı insanlar yaşamışlar ne yazık ki.
İlk filmimiz arkadaşımın tavsiye ettiği Çizgili Pijamalı Çocuk. Anne, baba ve iki çocuktan oluşan çekirdek bir Alman ailenin evden taşınma hazırlıklarıyla film başlıyor. Ailenin babası da bir Nazi subayı. Taşındıkları yeni ev ise babanın yeni görev yeri olan toplama kampına çok yakın. Ailenin erkek çocuğu (Bruno) taşındıkları yerde çok sıkılmakta, uzakta gördüğü çiftlikte (toplama kampı olduğunu anlamıyor) dolaşan pijamalı çocuklarla arkadaşlık yapmak istiyor. Annesi, evin o tarafına geçmemesi konusunda çocuğu uyarıyor ama çocuk merakına yenik düşüyor. Birgün evden çıkıp kampa gidiyor ve orada gördüğü yaşıtı bir çocukla (Shmuel) konuşmaya başlıyor. Daha sonraları fırsat buldukça çocuğun yanına gidip onunla arkadaşlık yapıyor. Film oldukça hüzünlü ve etkileyiciydi. Her iki çocuğun oyunculuğu ise hayran bırakan cinstendi. Film bittikten sonra kolay kolay etkisinden çıkamadım.
"Büyüklerin ne yapmak istediklerine karar verememeleri ne kadar tuhaf. Mesela Pavel. Eskiden bir doktormuş fakat patates soymak için doktorluktan vazgeçmiş."
Bruno: Neden sürekli pijama giyiyorsun?
Shmuel: Çünkü askerler diğer kıyafetlerimizi alıyorlar.
Bruno: Benim babam da bir asker ama başkalarının kıyafetlerini alan cinsten değil.
İkinci film ise sinemada izlediğim Saul'un Oğlu filmi. Filmekimi'nde de yer alan bu filmi o zaman da merak etmiştim ama saatleri ya da sinema salonunun yeri uymadığı için gidememiştim. Daha önce çekilen Nazi Dönemi filmlerinden farklı olduğunun söylenmesi özellikle ilgimi çekmişti. Sonunda bu filmi de izleyebildim. Filmin konusu ise şu şekilde; Krematoryum'da çalıştırılan Yahudilerden biri olan Saul (4 ay süreyle orada çalıştırılıyorlar ve daha sonra onların da sonu aynı oluyor), küçük bir çocuğun öldürülüşüne şahit olur ve çocuğu usulüne uygun şekilde defnetmek en büyük amacı olur. Bunun için ilk önce çocuğun cesedini Almanlar'dan kurtarmalı ve bir haham bulmalıdır. Bu uğurda hem kendisini hem de diğer arkadaşlarını tehlikeye atmakta bir an bile tereddüt etmez. Saul'u canlandıran Geza Röhrig'in oyunculuğu inanılmaz. Umutsuzluk, hissizleşme hepsi yüzünden ayan beyan okunuyor. Filmde benim için en ilgi çekici yan ise bu acı olayın diğer izlediğim filmler gibi ele alınmaması, insanların yaşadıkları dehşetin açık ve iç acıtı bir şekilde değil daha belirsiz şekilde verilmesiydi. Üst üste atılmış cesetler, öldürülmek için getirilmiş binlerce insanın çığlıkları, krematoryuma atılan cesetler hep arka planda. İç parçalayan herhangi bir müzik de yoktu. Bu açıdan izlediğim bu tür filmlerden çok ayrı olmuş. Ama bunlar garip bir şekilde filmi daha gerçekçi yapmış bence. İlginç bir filmdi.
"Ölü biri için yaşayanları hayal kırıklığına uğrattın"
"Biz zaten ölüyüz."
İlk filmimiz arkadaşımın tavsiye ettiği Çizgili Pijamalı Çocuk. Anne, baba ve iki çocuktan oluşan çekirdek bir Alman ailenin evden taşınma hazırlıklarıyla film başlıyor. Ailenin babası da bir Nazi subayı. Taşındıkları yeni ev ise babanın yeni görev yeri olan toplama kampına çok yakın. Ailenin erkek çocuğu (Bruno) taşındıkları yerde çok sıkılmakta, uzakta gördüğü çiftlikte (toplama kampı olduğunu anlamıyor) dolaşan pijamalı çocuklarla arkadaşlık yapmak istiyor. Annesi, evin o tarafına geçmemesi konusunda çocuğu uyarıyor ama çocuk merakına yenik düşüyor. Birgün evden çıkıp kampa gidiyor ve orada gördüğü yaşıtı bir çocukla (Shmuel) konuşmaya başlıyor. Daha sonraları fırsat buldukça çocuğun yanına gidip onunla arkadaşlık yapıyor. Film oldukça hüzünlü ve etkileyiciydi. Her iki çocuğun oyunculuğu ise hayran bırakan cinstendi. Film bittikten sonra kolay kolay etkisinden çıkamadım.
"Büyüklerin ne yapmak istediklerine karar verememeleri ne kadar tuhaf. Mesela Pavel. Eskiden bir doktormuş fakat patates soymak için doktorluktan vazgeçmiş."
Bruno: Neden sürekli pijama giyiyorsun?
Shmuel: Çünkü askerler diğer kıyafetlerimizi alıyorlar.
Bruno: Benim babam da bir asker ama başkalarının kıyafetlerini alan cinsten değil.
İkinci film ise sinemada izlediğim Saul'un Oğlu filmi. Filmekimi'nde de yer alan bu filmi o zaman da merak etmiştim ama saatleri ya da sinema salonunun yeri uymadığı için gidememiştim. Daha önce çekilen Nazi Dönemi filmlerinden farklı olduğunun söylenmesi özellikle ilgimi çekmişti. Sonunda bu filmi de izleyebildim. Filmin konusu ise şu şekilde; Krematoryum'da çalıştırılan Yahudilerden biri olan Saul (4 ay süreyle orada çalıştırılıyorlar ve daha sonra onların da sonu aynı oluyor), küçük bir çocuğun öldürülüşüne şahit olur ve çocuğu usulüne uygun şekilde defnetmek en büyük amacı olur. Bunun için ilk önce çocuğun cesedini Almanlar'dan kurtarmalı ve bir haham bulmalıdır. Bu uğurda hem kendisini hem de diğer arkadaşlarını tehlikeye atmakta bir an bile tereddüt etmez. Saul'u canlandıran Geza Röhrig'in oyunculuğu inanılmaz. Umutsuzluk, hissizleşme hepsi yüzünden ayan beyan okunuyor. Filmde benim için en ilgi çekici yan ise bu acı olayın diğer izlediğim filmler gibi ele alınmaması, insanların yaşadıkları dehşetin açık ve iç acıtı bir şekilde değil daha belirsiz şekilde verilmesiydi. Üst üste atılmış cesetler, öldürülmek için getirilmiş binlerce insanın çığlıkları, krematoryuma atılan cesetler hep arka planda. İç parçalayan herhangi bir müzik de yoktu. Bu açıdan izlediğim bu tür filmlerden çok ayrı olmuş. Ama bunlar garip bir şekilde filmi daha gerçekçi yapmış bence. İlginç bir filmdi.
"Ölü biri için yaşayanları hayal kırıklığına uğrattın"
"Biz zaten ölüyüz."
18 Şubat 2016 Perşembe
BİR ŞEY YOK PAYLAŞACAK ACIDAN BAŞKA
Dün sabah Türkan Sarıkaya ile ilgili bir şeyler paylaşmak istiyordum. Bilmeyenleriniz, duymayanlarınız için platonik aşığı (!) tarafından dövülerek öldürülen bir kadın. Artık kanıksadığımız kadın cinayetlerinden herhangi biri. Kendisine tutku derecesinde (!) aşık olan muhteşem gencin (!) sevdasını karşılıksız bıraktığı için hak ettiği cezayı(!) bulan bir kadın. İşte bunu düşünüyordum sabah, bir insan kendisini nerede görür de aşkına cevap vermiyor diye bir başkasına zarar verebilir ya da onu terk ediyor diye... Bu kafa neyin kafasıdır, nasıl yetiştirilmiştir bu insanlar? Bunları yazmaya vakit bulamadan akşam mesai saati bitiminde Ankara'da bir patlama olduğu haberleri gelmeye başladı. 5'ti, 11'di derken kaybettiğimiz insanlar 28'i buldu. Bize sayı olan bu 28 aslında; 28 aile, 28 anne/baba, 28 çocuktu... Kirli planlar, kirli amaçlar... Ve geldiğimiz nokta apaçık ortada. Güneydoğu'da yaşananları saymıyorum bile. Her gün aldığımız ölüm haberleri ne yazık ki o kadar sıradanlaştı ki, bunlar değil akşamına 1 saat sonra bile canı yananlar dışında hatırlanmıyor. Önüm, arkam, sağım, solum şiddet. Hayata, geleceğe dair umutlarım sürekli baltalanıyor. Kendi günlük derdimizi unutturuyorlar. Bu arada Suriye'de iç savaş çıktığından beri (yanlış hatırlamıyorsam 2008-2009 yılları) bir savaş çığırtkanlığıdır gidiyor. Sürekli dönem dönem savaşa gireceğiz diye yüreğimiz hopluyor. Ne deyim bilmiyorum... Allah hayatını kaybedenlere rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin, artk bu acılar bitsin, son bulsun tek temennim bu.
13 Şubat 2016 Cumartesi
İKİ KİTAP
Bu sıralar okuma hızım hiç fena değil, maşallah bana :) Gerçi bunda kitapların akıcı olmasının etkisi büyük. Şimdi iki kitabımızı tanımaya başlayalım. Bir Nedene Sunuldum, Yalçın Tosun'un son öykü kitabı. Daha önce Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler isimli kiabını okumuş ve çok beğenmiştim. O yüzden bu kitabı alırken tereddüt yaşamadım. Gerçekten güzel bir öykü kitabıydı ama Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'in devamını okuyormuşum gibi hissettim. Öykülerdeki konuların benzerlik göstermesi belki de bana bunu hissettirdi. Yine kişilerarası tuhaf ilişkiler, cinsellik, aşk, beklemeye dair öyküler okudum.
İkinci kitabımız ise uzun zamandır aklımda olan bir kitap: Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor evde isimli kitabı. Bir arkadaşım son aldığım kitapları sormuştu da o anda hepsini hatrlayamamış daha sonra mesaj atmıştım ona; kitap isimlerini saymaya, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile başlamıştım. Bu da mı kitap ismi diye sordu :) Gerçekten bir kitap için ilginç bir isim. Mahir Ünsal Eriş'i Ot Dergisi'ndeki yazılarından tanıyordum. O yüzden üslubu tanıdıktı, öykülerin konuları ilgi çekici olduğu için çabuk okuduğum bir kitap oldu. Kitapta, ölüm teması yoğun olarak işlenmiş ama çok çeşitli konulara değinen, nostalji kokan bir kitap da aynı zamanda. Kitabı okurken hızlı duygu geçişleri yaşadım. Bir öykü beni hüzünlendirirken diğer öykü güldürdü ama kitapta hüzün teması daha baskındı. Merak edenlere her iki kitabı da tavsiye eder, güzel haftasonları dilerim.
İkinci kitabımız ise uzun zamandır aklımda olan bir kitap: Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor evde isimli kitabı. Bir arkadaşım son aldığım kitapları sormuştu da o anda hepsini hatrlayamamış daha sonra mesaj atmıştım ona; kitap isimlerini saymaya, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile başlamıştım. Bu da mı kitap ismi diye sordu :) Gerçekten bir kitap için ilginç bir isim. Mahir Ünsal Eriş'i Ot Dergisi'ndeki yazılarından tanıyordum. O yüzden üslubu tanıdıktı, öykülerin konuları ilgi çekici olduğu için çabuk okuduğum bir kitap oldu. Kitapta, ölüm teması yoğun olarak işlenmiş ama çok çeşitli konulara değinen, nostalji kokan bir kitap da aynı zamanda. Kitabı okurken hızlı duygu geçişleri yaşadım. Bir öykü beni hüzünlendirirken diğer öykü güldürdü ama kitapta hüzün teması daha baskındı. Merak edenlere her iki kitabı da tavsiye eder, güzel haftasonları dilerim.
11 Şubat 2016 Perşembe
MEZARSIZ ÖLÜLER - TİYATRO
Merhabalar... Bugün sizlere Tatbikat Sahnesinde sergilenen güzel bir oyundan bahsetmek istiyorum. Jean Paul Sartre'ın ünlü eseri Mezarsız Ölüler, geçen sene Gri Sahne tiyatrosunda sergileniyordu ama bir türlü gitme fırsatım olmamıştı. Bu sene Gri Sahne'nin oyunları arasında Mezarsız Ölüler yer almadı. Tatbikat Sahnesinin oyunları arasında Mezarsız Ölüler'i görünce de hemen gidilecekler listesine ekledim. Daha önce kitabını okumadığım için kitabıyla bir karşılaştırma yapamayacağım ama oyun muazzamdı. Oyunda, amacını bilmedikleri bir eylemi gerçekleştiremeden yakalanan direnişçilerin ölüm ve işkence korkusu içindeki hallerini, içinde kaldıkları ikilemleri izliyoruz. Oyuncuların bir bir morg dolaplarından çıkmaları ile oyun başlıyor. Elleri bağlı şekilde o dolaplardan oyuncuların rahatça çıkabilmesi ayrıca takdire şayan. Daha sonra sırayla sorguya çekilmeye başlıyorlar. Sorguya çağıran adamın da üzerinde kanlı muşambadan bir önlük var, eldivenleri de kan içinde; onun görüntüsü ve psikopat gülümseyişi bile ürpermemize yetiyor. İlk sorguya çekilenin sadece sesini duyuyoruz. Daha sonraki bir sorgu sahnesi ise önümüzde gerçekleştiriliyor, ki ben oyunlara gitmeden önce oyunla ilgili yorumları okurum, bu konuda bir bilgiye rast gelmedim, çok gerçekçiydi; sahneyi izlerken midem bulandı, karnıma ağrılar girdi, kalbim sıkıştı, saçlarımın dibi terledi, çok çok kötü hissettim, biraz daha uzun sürseydi çıkmak zorunda kalacaktım. Neyse ki sonra su falan içerek kendimi toparlayabildim. O yüzden daha önce izlememiş olanları ve hassas olanları bu konuda uyarayım çünkü sahneye bakmamak bile çözüm olamıyor. Sorgulardan artakalan anlarda karakterler birbirleriyle sürekli tartışıyorlar. Dava uğruna yaptıklarının gerçekten gerekli olup olmadığını, liderlerini ve dava arkadaşlarını ele verip vermemelerinin gerekip gerekmediğini, ölümlerinin bir anlam taşıyıp taşımadığını gibi... Aslında oyunu anlatmak o kadar zor ki tavsiyem sahnede izlenmesidir, kesinlikle pişman olmazsınız.
"Bana kalırsa biz çoktan öldük. Artık işe yarar olmaktan çıktığımız o belirli anda. Şimdi elimizde kalan aslında başlamadan bitmiş bir yaşamın son kırıntısı, tüketilecek birkaç saat. Zamanı öldürmekten ve yanındakilerle gevezelik yapmaktan başka yapacağın bir şey yok artık. Boşver Henri, dinlen. Biz artık hesapta yokuz, önemsiz ölüleriz."
"Bir hiç için ölmeye hakkımız yok."
"Bana kalırsa biz çoktan öldük. Artık işe yarar olmaktan çıktığımız o belirli anda. Şimdi elimizde kalan aslında başlamadan bitmiş bir yaşamın son kırıntısı, tüketilecek birkaç saat. Zamanı öldürmekten ve yanındakilerle gevezelik yapmaktan başka yapacağın bir şey yok artık. Boşver Henri, dinlen. Biz artık hesapta yokuz, önemsiz ölüleriz."
"Bir hiç için ölmeye hakkımız yok."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


































