8 Mart 2014 Cumartesi

MR SELFRIDGE, MY MAD FAT DIARY, REIGN

Son zamanlarda severek takip ettiğim yabancı dizilerim. Aslında uzun süreli, çok bölümlü yeni bir dizi bulmak çok istesem de bir türlü istediğim özelliklerde bir dizi bulamadım. Şimdi size bahsedeceğim bu diziler çok güzel ama en fazla 2 sezonu çekilmiş diziler, o yüzden uzun soluklu dizi arayanlar için yeterli gelmeyebilirler.
Mr. Selfridge'le başlayalım: Amerikalı Mr. Selfridge, İngiltere'de büyük bir kıyafet mağazası kurar, o mağazada çalıştıracağı kişileri de özenle seçer. İlk önce maddi sıkıntılarla mücadele eden mağaza daha sonra İngiltere'nin en gözde mağazalarından biri olur. 1800lü yıllardaki İngiltere'den kesitler, kadınların hakları için mücadeleleri, zamanın moda anlayışı, sendikal hareketlerin başlamasından örnekler sunan dizi aynı zamanda Mr. Selfridge'in ailesi, özel hayatı ve çalışanlarıyla olan ilişkilerini de anlatıyor. Tarihi dizi sevenlere özellikle tavsiye ederim.

Diğer bir dizimiz My Mad Fat Diary, komedi-dram türünde bir dizi. Ergenlik çağındaki Rae'in ruhsal gel gitleri, kilolarıyla başa çıkmaya çalışırken arkadaş grubuna uyum sağlama çabaları anlatılıyor. Güzel bir gençlik dizisi ama biraz toz pembe çizilmiş her şey. Rae'in popüler arkadaş grubuna hemen dahil edilmesi, gruptaki en yakışıklı çocuğun ona aşık olması... Keşke dizideki gibi insanlar şekilci olmasa...


Ve Reign... İskoçya kraliçesi Mary'nin, Fransa veliahtı Francis'le 6 yaşında yapılan nişanının bir sonucu olarak Fransa sarayına gelmesi ve kendisini türlü entrika içinde bulmasıyla ilgili. Diziyle ilgili okuduğum yorumlarda tarihin saptırıldığı ve dizinin aşk meşk olayına çok fazla eğildiğinden bahsediliyordu. Bir de birçok kişi dizide kullanılan müzikten rahatsız olmuş, okuyana kadar fark etmemiştim ama hakkaten günümüz müzikleri kullanılıyor. Dizide izlemekten zevk aldığım şeylerden biri de Mary'nin ve nedimelerinin kıyafet ve takıları. Dizi ise bence kendini izlettiriyor. Sarayda dönen oyunlar, insanların birbirlerine inceden inceye ya da açık açık laf sokması, Mary'nin bir Bash'e bir Francis'e yönelmesi işleri heyecanlı kılıyor. (Bundan sonrasını diziyi izleyecekler okumasın, spoiler içerir) Gerçi son bölümde artık Mary'den iyice tiksindim hele Francis'e koşup: "Ay ben aslında seni seviyormuşum" demesi eh artık pes dedittirdi.

23 Şubat 2014 Pazar

CANIM ÖĞRETMENİM




Film biter bitmez yazayım dedim çünkü zaman geçince o duygu yoğunluğu kalmıyor. Öğretmenlerinin okulda intiharıyla sarsılan bir sınıfın, yeni gelen öğretmenleriyle normale dönme çabaları filme konu olmuş. Öğretmenlerini çok seven sınıfla yeni öğretmen Beşir arasındaki zamanla gelişen sevgi ve bağlılık çok içtendi. Sınıftaki diyaloglar, her şeyin fazla kontrollü oluşu ister istemez ülkemizle karşılaştırma yapmama neden oldu. Filmin ilerleyen zamanlarında acı çekenlerin sadece öğrencilerin olmadığını Beşir'in de ülkesinde kalan yaraları olduğunu görüyoruz. Dokunaklı, duygusal, güzel bir filmdi.

17 Şubat 2014 Pazartesi

HAVUÇLU CEVİZLİ KEK


Küçükken annem kek yaptığında kekin kapta kalan kısmını sıyırmayı dört gözle beklerdim. Hatta anneme keki çiğ yeme teklifinde bile bulunmuşluğum bile vardı ve tabii ki reddedilmiştim. O gün demiştim büyüyünce kek hamuru yapacağım ve hepsini öyle yiyeceğim diye :) Büyüyünce insanın hayalleri de değişiyor, ehem ehem ne diyorduk hah havuçlu kek :) Bugün yine hamaratlığım tuttu ve canım da kek isteyince (sonuçta hiçbir hazır ürün evde yapılan mis kokulu bir kek kadar cazibeli olmuyor) kendimi mutfağa attım. En sevdiğim keklerden biri havuçlu kek, dışarıda çok yemişliğim vardır ve evde birkaç başarısız deneyimim olunca uzun süredir havuçlu kek işinden uzak duruyordum. Bugün kaç zamandır aklımda olan havuçları rendeledikten sonra iyice sıkma fikrini uygulamaya karar verdim ki bingooo işte buymuş harika bir kekim oldu :) Kek tarifim klasik her zaman uyguladığım kek tarifi (merak edenleri buraya alalım) ekstradan ceviz kırığı, 2 tatlı kaşığı tarçın (bir dahakine biraz daha koyabilirim) ve bir tane rendelenmiş, suyu iyice sıkılmış havuç. İşte bu kadar. Denemek isteyenlere şimdiden afiyetler olsun der, şimdilik aranızdan ayrılır, esenlikler dilerim :)

15 Şubat 2014 Cumartesi

MAC Hot Tahiti



Makyaj postu girmeyeli çok oldu. Daha önce hiç MAC rujum olmamıştı. Çok sık ruj kullanmadığım ve genelde balm kullanan biri olduğum için aslında rujda markaya çok da takmazdım, dım diyorum, çünkü MAC fikrimi oldukça değiştirdi. Bir süredir baktığım rujlar arasından bir renk seçmek hiç de kolay olmadı. O kadar güzel ve çeşitli renkler vardı ki ama en sonunda Hot Tahiti'de karar kıldım. İnternetten aldığım için (Dermomarketi tercih ettim yine), rengini araştırırken epey bir karşılaştırma yaptım, dudakta duruşundan daha çok cilt üzerinde yapılan swatchlara dikkat ettim ve gerçekten beklediğimden de güzel bir renkle karşılaştım. Ayrıca kalıcılığı, yumuşaklığı bir harika. Rengi de tenime çok gitti. Hafif göz makyajı (hatta sadece rimel) ve azıcık allık bir de hot tahiti günlük makyajımın gözdesi oldu. Hot Tahiti ile hoş bir makyaj videosu da buldum ama gündelik değil egzotik bir makyaj, denemeye cesareti olanlar TIK TIK.

14 Şubat 2014 Cuma

THE YOGURT MAN COMETH

Sınav hazırla, oku, notları gir, yolculuk için hazırlık yap, on beş tatil derken uzun zaman oldu bir şeyler paylaşmayalı. Her güzel şey gibi tatil de sona erdi ve tekrar Midyat'a döndüm. Tatilin bitmesi değil de eşimden, evimden ayrılmak zor geldi daha çok ama sağolsun İstanbul'daki bitmek tükenmek bilmeyen yol çalışmaları... Uçağa geç kalma endişesiyle kan ter içinde kalınca ne hüzün kaldı ne bir şey. Koştura koştura gittiğim havaalanına zamanında yetiştim neyse ki. Şimdi de yavaş yavaş uyum sağlamaya başladım. Pencereleri açıp evi havalandırdıktan sonra alışverişe çıkıp eve bir şeyler alınca ev sanki yaşamaya başladı :) Neyse postumuzun konusu olan bu güzel kitaba gelelim aslında ara tatilden önce bitirmiştim ama vakit bulamadım buraya yazmaya. Amerikalı bir öğretmenin Ankara'da öğretmenlik yaparken yaşadıkları, Türkiye üzerine gözlemleriyle ilgili anı-öykü türünde bir kitap. Özellikle Türkçe'de şaşırdığı şeyler çok ilginç geldi bana, fark etmediğim zorlukları fark ettim sayesinde. Türk kültürüyle ilgili tespitleri, kendi kültürüyle Türk kültürünü karşılaştırması, öğrencilerin ve okuldaki öğretmenlerin tavırları ve davranışları oldukça esprili bir şekilde sunulmuş. Okuması kolay, eğlenceli, öğretici bir kitaptı; tavsiye edilir :)

19 Ocak 2014 Pazar

HASANKEYF

Yıllardır hayalini kurduğum Güneydoğu turuna Midyat'a atanmamla başlamış bulundum. İnsan bazen bir şeyleri isterken dileklerini ya çok geniş tutuyor ya da dar. Atamadan birkaç gün önce Hükümet Kadın 1 filmini izliyordum ve "Yaaa ben Mardin'i görmeyi çok istiyorum" dedim ve Allah sesimi duymuş olacak ki Mardin'e atandım. Midyat'ta bulunduğum sürece bölgedeki merak ettiğim tüm illeri ve yerleri gezmek istiyorum. Hasankeyf de bunlardan bir tanesiydi, okuldan arkadaşımla sabah erkenden Batman minibüsüne binerek yolculuğumuza başladık. 45 dakikalık kısa bir yolculuktan sonra Hasankeyfe vardık. Minibüsten iner inmez olağanüstü, mistik bir hava karşıladı bizi. Her baktığımız yerde tarih, her gördüğümüz manzarada davet vardı.
Hasankeyf'in küçük çarşısından geçerek gezimize başladık. Gezimizi tamamladıktan sonra bir şeyler almaya karar verdik. Sezon olmadığı için çok fazla çeşit yoktu dükkanlarda ama bir şal ve heybe çanta alarak Hasankeyf hatıralarımı edinmiş oldum :)
Çarşının içinden geçtikten sonra bir iki kafenin içinden de geçerek Kasır Rabi'ye ulaşıtık. Burası eski bir mağara ev. Yanımızda bize yardımcı olan kişi burda Hakan Balamir ve Fatma Girik'in oynadığı Kuma filminin çekildiği bilgisini verdi, aklımın bir köşesine yazdığım filmi ilk fırsatta izlemeyi düşünüyorum.
Daha sonra geldiğimiz yönün aksi istikametine doğru yürüyerek doğa ve tarih soluduk aynı anda. Aslında daha önceleri kaleye de çıkılıyormuş ama birkaç senedir kale kapalıymış. O yüzden kaleye çıkıp etrafı daha iyi görebilme hevesimiz ne yazık ki kursağımızda kaldı.


Soluklanmak için Yolgeçen Hanı'nı seçtik. Çok hoş, otantik, Hasankeyf manzaralı bir kafe... Servis güzel, garsonlar cana yakın, Türk kahvesinin tadı da süper; fiyatlar biraz turistik olsa da manzara ve hoş geçirilen vakte feda olsun dedik.


Saatin nasıl geçtiğini anlamadık ama gitme zamanı geldi. Birgün sular altında kalacak olmasının üzüntüsü içimizde bu büyülü yerden ayrıldık.


12 Ocak 2014 Pazar

47 RONİN







Çoktandır sinemaya gitmiyordum. Hobbit'in 2. filmini izlemek istesem de saat olarak daha uygun olan Ronin'de karar kıldık. Japon kültürünü çok sevmekle beraber adetleri, inanışları, düşünce yapıları bizim kültüre biraz uzak olduğu için olacak filmde bazı yerlerde kopmalar yaşadım :) Özellikle kişi isimlerini otutturmak biraz zamanımı aldı. Film haksız yere öldürülen efendilerinin öcünü almak içi yola çıkmış samuraylarla ilgili. Şimdi diyeceksiniz Keanu Reeves filmin neresinde? Kendisi ormanda şeytanlar tarafından büyütülmüş samuray unvanı yakıştırılmayan ama yürekli bir savaşçı olarak karşımıza çıkıyor. Tabii ki asıl kızımızın da sevgilisi. 
Film boyunca doğaüstü olaylar ve canavarlarla da haşır neşir oluyoruz ama hepsi öyle kararında olmuş ki insanı rahatsız etmiyor. Güzel bir filmdi, sinemada izlemek isteyenler kaçırmasınlar derim.

1 Aralık 2013 Pazar

ÜÇ FİLM DAHA :)

Burada havalar çok erken kararıyor ve dışarıda yapacak bir şey olmadığı için film, örgü, kitap ve dizi, sırayla ya da karışık beni eğlendiriyorlar :)
İlk filmimiz bir Kore filmi, Bin Jip, Türkçesi Boş Ev. Adından çok söz edilen bir film olduğu için aklımdaydı. Herkes Bin Jip süper, Bin Jip harika deyince ister istemez akılda kalıyor. Kötü bir film mi değil ama benlik pek değildi izlerken çok ara verdim ordan da beni sarmadığını anladım ama bitirdim yine de aferin bana :) Bir çocuk evlere ilan yapıştırıyor ve akşam o evleri tekrar dolaşıyor eğer ilan alınmamışsa evin boş olduğunu anlıyor ve o eve girip bir şeyler yiyor içiyor, çamaşırları falan yıkıyor, dergi okuyor sanki kendi eviymişcesine, artık ne tarz bir deliyse :) Birgün girdiği bir evde tam bu faaliyetlerini sürdürürken eşiyle tartışmış ve dayak yemiş bir kadının yani evin sahibesinin onu izlediğini fark ediyor. Kadın hiç ses çıkarmıyor, o arada eşi geliyor ve olaylar gelişiyor. Yani anlamsız bir film gibi geldi bana, mesajsız, öylesine çekilmiş ama yine de bilmem beğenenlerin vardır bir bildiği siz de bir bakın derim.

İkinci filmimiz bir Türk filmi, Vücut. Bir ara özellikle özel sahneleri olması nedeniyle çok konuşulmuştu. Zaten konuşulmasa şaşardım ki bence filmin konusuna göre gayet usturuplu olmuş sahneler. Hatice Aslan'ı yıllardan beri izliyorum ve onun güzelliği, oyunculuğu beni çok etkiliyor. Eski bir porno oyuncusu Leyla ile genç İzzet'in yolları kesişir. Film hayattan bir kesit sunuyor bize, olayların kesin bir sonlanması yok bize tahmin hakkı veriyor bu yönden güzel ama birkaç noktada eksiklik hissettim hikayede her ne kadar şimdi tanımlayamasam da öyle ama genel olarak güzel bir filmdi.
Son filmimiz biraz önce izlediğim ve çok beğendiğim Dilber'in 8 Günü. Yine ne izlesem krizlerine girmiştim ki gözüme bu film takıldı. Dur azıcık bakayım dedim sonra da aaa Mardin'e ne kadar benziyor diye düşünürken filmin Mardin'de çekilmiş olduğunu öğrendim. Güzel Dilber, çocukluk aşkı Ali'yle evlenme hayalleri kuruyordur. Ali'nin babası ise onu başka biriyle evlendirmeye karar vermiştir. Dilber bu işe karşı çıkar ama Ali de yanında durmayınca, dağın arkasından ilk gelen kişiyle evleneceğine dair yemin eder. İşte bu noktada dağların arkasından gelen Mehmet (Fırat Tanış) hikayeye dahil olur. Mehmet'in bacağı sakattır, kimsesi yoktur. Şimdiye kadar kimse ona kız vermemiştir. Teklifine olumlu yanıt alınca düşüp bayılır. Filmin başında bir mahkeme sahnesi vardı, tahminlerde bulundum o sahneyle ilgili sonra ilk tahminim değişti. Çok esaslı bir filmdi, insanın içini ısıtan. Kesinlikle izleyin derim. Sevgiler ve sendromsuz pazartesiler :)



25 Kasım 2013 Pazartesi

ÖĞRETMENLER GÜNÜ SÜRPRİZİM


Üç sene sonraki ilk öğretmenler günümdü dün... Telefonuma sabahtan itibaren bir sürü mesaj geldi öğretmenler günümü kutlayan meğerse insanın mesleğinin özel bir gününün olması ne de güzelmiş. Her kutlamada yüzüm biraz daha güldü :) Bugün de çocuklarım kutladılar öğretmenler günümü, bir tanesi mektup bile yazmış bana sevgilerini anlatan :) 
Şimdi de postumuzun konusu bu güzel kutunun hikayesini anlatayım. Sabah kargodan aradılar, Allah Allah dedim kimden ki eski iş yerimdeki arkadaşımın ismini söyleyince dedim acaba bir şeyim eksik diye telefonda ağlandım da onu mu gönderdi diye kendi kendime kızdım, sonra dünün öğretmenler günü olduğu aklıma geldi. Hocam dediler köye mi getirelim yoksa siz alır mısınız? Ben dedim hemen, alırım ben alırım :) Köye ancak yarın gelebilecekmiş hiç gerek yok ben gelirim dedim  içimden de zevkle diye ekleyerek :) Okul çıkışında gittim, kargomu teslim aldım. Yol boyunca kenarından köşesinden de dürtüklüyorum ne olduğunu anlamak için anlayamadım. Neyse dedim eve kadar sabret. Evde kutuyu açtığımda ne göreyim hepsinin üzerine küçük küçük notlar iliştirilmiş birbirinden güzel hediyeler. Çok güzel bir puzzle, iki tane kitap, kitaplarım için süslü ayraçlar, İstanbul motifli bir kalem ve kupa (özlediğimi hissetmişler galiba), bitki çayı içmeyi sevdiğimden kapaklı bir de kupa, parmağımdaki güzel romantik yüzük, cici cici küpeler, çorabımı bile unutmamışlar :) veee kısa kısa yazdıkları notlar ki onlar ayrı bir değerli... Yüzümde bir gülümseme ve gözümde yaşlar... Tekrar teşekkür ederim hepinize çok çok mutlu ettiniz beni.

21 Kasım 2013 Perşembe

ÜÇ FİLM


Son günlerde kendimi film izlemeye verdim. Yabancı dizi izlemekten film izlemeye vakit bulamıyordum çoktandır.
Kolera Günlerinde Aşk ilk filmimiz. Bence filmin ismi Sabreden Derviş Muradına Ermiş olabilirdi :) Gabriel Garcia Marquez'in kitabından uyarlanmış bir film. İsminde kolera geçiyor ama bence ismi farklı olabilirdi çünkü film boyunca kolera konusuna en fazla beş kez değinmişlerdir yani filme ismini verecek güçte değildi belki kitapta daha fazla yer verilmiştir bilemiyorum neyse filmin ismine çok taktığım burdan anlaşılıyor. Güzeller güzeli Fermina (ki bence Sanem Çelik'in ikiz kardeşi olabilir hatta izlemeye başladıktan sonra benzerliği görünce dedim acaba Sanem Çelik mi oynamış, ama o değilmiş) Florentino Ariza (Javier Bardem) bir yerde karşılaşıp aşık olurlar ve birbirleriyle mektuplaşmaya başlarlar bunu öğrenen kızın babası bu ilişkiyi onaylamaz ve kızını uzak bir yere gönderir. Fermina, yavaş yavaş Florentino'yu unutmaya başlar ama Florentino'da ise tam tersi bir durum söz konusudur. Sürekli Fermina'ya ulaşmaya çalışır. Fermina bir doktorla evlenir ama Florentino hayatı boyunca kimseyle evlenmez ve Fermina'nın onun olmasını sabırla bekler. Filmin görselliği çok güzeldi. Kahramanların yaşlılık halleri inanılmaz inandırıcıydı. Türkiye'deki sadece saça pudra dökülüp yüz aynı dirilikte bırakılarak yapılan yaşlandırma çabalarını izleyerek büyüdüğüm için bana epeyce bir çarpıcı geldi :) Bu arada, bu film, Gabriel Garcia'nın Hollywood'da yapılmış ilk roman uyarlamasıymış çünkü kendisi İspanyolca dışında başka bir dilde eserinin canlandırılmasını istemiyormuş.
 
 İkinci filmimiz Okuyucu... Filmde olgun bir kadınla (Kate Winslet) ergenlik dönemindeki bir çocuğun aşk hikayesi anlatılıyor. Kadının birgün ortadan kaybolmasından uzun bir süre sonra hukuk okuyan çocuğun onu bir mahkeme salonunda görmesiyle hikayemizde yeni bir boyut ortaya çıkıyor.

Son filmimiz dün izlediğim ve epey bir heyecanlandığım Oscar ödüllü film Argo. Film, 1980 yıllarında İran'da Şahın devrilip Amerika'ya sığınması ardından İran hükümetinin Şahın iadesini istemesi ve Amerika'nın bu isteği yerine getirmemesi üzerine Amerikan Konsolosluğunun basılmasıyla başlıyor. 60 kişi rehin alınırken 6 kişi farklı bir çıkıştan geçerek Kanada Konsolosluğuna sığınıyor. 6 kişinin orada olduğunu kimse bilmiyor. Bu 6 kişiyi gizlice kurtarmak için çeşitli planlar yapılıyor ancak CIA ajanı Tony Mendez'in  (Ben Affleck) aklına gelen plan mantıklı gelmese de kabul ediliyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanma olduğunu film bittiğinde anladım o zamana kadar amaaan tipik Amerikan kurtarma operasyonu başarılı olunacak kesin falan dedim ama film süresince içimden kaç kere "hadi, hadiiii" demişimdir Allah bilir :) yani heyecanlı bir filmdi. Kesinlikle tavsiye edilir.


17 Kasım 2013 Pazar

ÖRGÜ BATTANİYE/ÖRTÜ MODELİ

Kışın geldiğini anlama yöntemlerimden birisi örgü örmeyi canımın istemesi :) Aslında mavi tondan kendime bir yelek yapmayı düşünüyordum ama sonra düşündüm tek renk çok sıkıcı olur diye, dedim birkaç renk daha alayım renkli bir panço yapayım (nerden nereye yani :) ). Sonra Nako'dan sipariş ettiğim yünler gelince panço için uygun renkler olmadığını düşündüm. İstediğim uyum yoktu renklerde ben de dedim motifli bir yelek yapayım :) Motiflere başlayınca ip kalın olduğu için biraz kaba durdu ben de en son evimize bir örtü yapmaya karar verdim. Şimdi motiflerim 18 tane oldu tabi uzun sürecek ama bence evlerde bu tür örtüler çok otantik ve hoş duruyor. Umarım kısa zamanda bitiririm ve son halini koyarım. Sevgiyle kalın, musmutlu pazarlar :)

16 Kasım 2013 Cumartesi

TÜRK FİLMLERİ

Çocukluğumdan beri Türk filmi izlemeye bayılırım. Önceden haftaiçi gündüz kuşağında böyle aptal saptal programlar yerine Türk filmleri verilirdi özellikle pazar günleri sabahtan akşama kadar çeşitli çeşitli Türk filmleri olurdu kanallarda. Ben de seçip beğenip izlerdim. Hülya Koçyiğitli Kezban filmleri, Ediz Hunlu romantik filmler, Metin-Zekili komedi filmleri... Eldeki az imkanlarla çekilmiş filmlerimiz hala fenomen bana göre ve günümüzde çok az film o zamanki filmlerle yarışabilir. 
Bugün sizinle özellikle etkilendiğim Türk filmlerini paylaşmak istedim. O zaman yolumuz uzun haydin başlayak :)
İlk filmimiz Türkan Şoray'ın başrolünü oynadığı Açlık filmi. Çocuk yaşta izlememe rağmen bende derin izler bırakmış bir filmdir. Türkan Şoray'ın oyunculuğu da bunda çok büyük bir payı var onu da söylemeden geçemeyeceğim. Bir kadın hem salon kadınlığını hem de köy kadınlığını ancak bu kadar güzel canlandırabilir. Filmimiz bir köyde geçiyor. Türkan Şoray ailesi tarafından zengin bir ailenin yanına veriliyor. Evin beyi (beyliği batsın) ona tecavüz ediyor. Ama tabii kimseye denmiyor bu. Sonra zamanı gelince onu köydeki biriyle evlendiriyorlar. Kocası son derece pısırık bir adam ve her iş Türkan Şoray'ın başında. İki tane çocukları oluyor. Köyde birden bir kuraklık başlıyor ve yiyecek bir şeyler bulamıyorlar. Türkan Şoray'ın çocuğunu oyalamak için tencereye soğan ve su koyup bak yemeğimiz birazdan olacak demesi beni en çok etkileyen sahnelerden birisi.

Şimdi yine çok başarılı bir oyuncu olan Hülya Koçyiğit'in rol aldığı Gelin filmi. Köyden gelen geniş bir aile bir bakkal dükkanı alarak İstanbul'da yaşamaya başlıyorlar. Hülya Koçyiğit'in oğlunun (Kahraman Kıral) kalbi delik ve tedavi olması gerekiyor ama dükkanın cazibesine kapılmış aile, Hülya Koçyiğit'in yardım çığlıklarını duymazdan geliyorlar.

Bir diğer filmimiz Kahraman Kıral, Tarık Akan ve Halit Akçatepe'nin oynadığı Canım Kardeşim. Bu filmi ağlamadan izlediğimi hatırlamıyorum. Babalarını kaybeden iki kardeş ve ağbinin arkadaşı arasında geçen bir film. Küçük çocuğun kanser olduğunun anlaşılması üzerine iki arkadaşın onu mutlu etmek adına yapmaya çalıştıkları duygusal bir şekilde anlatılmış.

Son olarak Hülya Avşar, Kenan Kalav ve Meral Orhonsoy'un başrollerini paylaştığı Tutku filmi. Anne ve kız, köyün yakışıklı genci Şerif Ali'ye aşık olur. Şerif Ali, her ikisine de mavi boncuk dağıtsa da asıl sevdiği kızdır. Hülya Avşar'ın buradaki saf ve duru güzelliği çok etkileyici ama annesi rolünde oynayan Meral Orhonsoy da çok çekici ve kadınsı. Yani kısacası Şerif Ali'nin yerinde olmak istemezdim :) Necati Cumalı'nın bir eserinden uyarlanmış bu filmi her seferinde beğenerek izlerim.

8 Kasım 2013 Cuma

ORGANİX ARGAN YAĞLI ŞAMPUAN VE SAÇ MASKESİ

Uzun zamandır saçlarım dökülüyor. Belki mevsimsel değişiklikler ya da stres bunun sebebi veya normaldir dökülen saç oranı ama çok gür saçlara sahip olmadığım için elime gelen saçlar beni hep tedirgin ediyordu. Bir de çocukluğumdan beri saçlarımın çok yavaş uzaması sıkıntılarımın arasında. Hep saçlarımı uzatmaya niyetlenirim ama sonra o kadar yavaş olur ki bu süreç ben de sıkılıp kestiririm. Geçen seneden beri saçlarımı uzatmaya çalışıyorum. Ama doğru düzgün yol kat edemedim. Zaten düzleştiriciyle yıprattığım saçlara bir de hafif balyaj attırınca, saçımın uçları yıprandı sonra dooooğru kuaföre benim üç ayda uzayan 1 cm'lik saçım kırıklar dolayısıyla gitti ve ben de aynı saç boyuyla kaldım. Napayım napayım derken google'a saç uzatan şampuan yazdım. Restorex ve Organix markaları öne çıktı. Her ikisini de araştırdığımda Organix aklıma daha çok yattı. Tabii bunda Organix'in doğal içerikli olması ve internette Organix hakkında genelde pozitif şeyler yazılması etkili oldu ve bir iki blogta gördüğüm, hızlı kargolamasıyla övülen site Dermomarket'ten şiparişimi verdim. Şampuan ve maskeyi aldığımda, argan özlü light kuru yağ hediye geldi. Merakla siparişimi beklemeye başladım. Cumartesi akşamüstü sipariş vermeme rağmen, pazartesi günü siparişin elimde olması beni çok mutlu etti ve çok şaşırttı ki genelde Midyat'a kargolar fazladan bir gün geç geliyor. Dermomarket bu bakımdan beni hayalkırıklığına uğratmadı. Neyse gelelim deneme safhasına, ilk önce kuru saçıma maskeyi diplerden uca doğru sürdüm ve 5-10 dakika ısıtılmış havluyla beklettim. Hatta havlu soğumuştur diyerek saç kurutma makinesi tuttum bir süre :) Sonra soğuğa yakın ılık suyla duruladım ardından saçımı iki kez sampuanladım, ikinci şampuanlamada şampuanı köpürttükten sonra bir süre beklettim. İlk olarak şampuanın kokusunu çok sevdim ve saçlarımı sertleştirmemesi hoşuma gitti, kuruttuktan sonra yumuşacık oldu saçlarım, bir iki gündür elimi saçlarıma attığımda dökülme görmüyorum ve saçlarım hacim kazandı. Uzatmaya etkisini henüz göremedim zaten bir kere kullanmakla olacak şey değil ama etkisini görür görmez sizinle paylaşacağım. Kısacası ben Organix'i beğendim eğer bir de saçımı uzatırsa işte o zaman baş tacı olur :)



24 Ekim 2013 Perşembe

İKİ KİTAP

Bugün size bir çırpıda okuduğum  iki kitaptan bahsedeyim istedim. Zülfü Livaneli'den Kardeşimin  Hikayesi ilk tanıtacağım kitap. Zülfü Livaneli'nin neredeyse bütün kitaplarını okudum ve hepsini çok beğendim gerek dili gerekse de anlatımı beni hep sürükledi. Bu kitap da farklı olmadı. Sayfaları çevirirken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Hep bir acaba oluştuğu için içimde, kitabı elimden bırakmak hiç gelmedi içimden. Bittiğinde bir hüzün hissettim, kahramanımıza üzüldüm. Kitabımızın kahramanı her şeyden elini eteğini çekmiş ve Karadeniz kıyısında küçük bir kasabaya yerleşmiştir. Birgün sakin kasabada bir cinayet işlenir ve cinayetle ilgili röportaj yapmak için kapısına gelen güzel gazeteci kız, kahramanımızın anılarını bizimle paylaşmasına ön ayak olur. 



İkinci kitabımız ise yine yıllardır takip ettiğim bir yazar olan Ayşe Kulin'in son kitabı Dönüş. Gizli Anların Yolcusu, Bora'nın Kitabı ve Dönüş romanları; aynı karakterlerin olaylara farklı bakış açılarını sunan üçlü bir seri. Ancaakkkkk beğendim mi bu kitabı diye sorarsanız şöyle demek isterim sürükleyici, akıcı ama yavan bir kitap. Ayşe Kulin'in diğer kitaplarından aldığım tadı Gizli Anların Yolcusu ve Dönüş kitaplarından (Bora'nın Kitabı'nı okumadım) alamadım. Ya bir yerde tükenmişlik yaşıyor ya da bir şekilde bu kitapları aceleye gelmiş, bilmiyorum...Hikayede bu sefer İlhami Bey'in kızı Derya'nın olaylara bakışı ele alınmış. Kahramanımız babasını bulmaya çalışırken sürekli bir iç çatışma halinde. Açıkçası kızın dönem dönem annesinden dönem dönem de babasından nefret etmesi beni sıktı. Bir de şu roman, dizi ve filmlerde ilk kez tanışılan insanla birden birbirini tamamlama, acayip yakınlık hissetme, süper bir maceraya çıkma hikayelerine son verilsin bence, gerçek hayatta ne yazık ki böyle şeyler olmuyor mesela Türkiye'de  bir insan bir yolculuğa çıktığında yanına yaşlı bir teyze veya amca düşmüyorsa kendini şanslı hissediyor :) Neyse kısacası keyifli vakit geçirilecek bir kitap ama sadece o kadar ne yazık ki.