25 Ağustos 2012 Cumartesi

KAÇ ZİL KALDI ÖRTMENİM-FİLİZ AYGÜNDÜZ

Son günlerde herkes gibi benim de içim karardı... Bitmeyen bir savaşın pençesinde gencecik bedenlerin, hak etmedikleri bir şekilde bu dünyadan ayrılışına şahit oluyoruz kaç gündür ve ne yazık ki elimizden bir şey gelmiyor, sadece izliyoruz... Şu son günlerde yüreğimiz yanıyor... Ben daha bebekken başlayan bu anlamsız savaş bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor.  Halbuki bir anlasak bizim bizden başka dostumuz yok, bir arada olmazsak kolumuz kanadımız kırık olacak...

Bayram tatili için memleketim, Çorum'a gitmiştik. Bir sahafta gördüğüm bu kitap hemen ilgimi çekti. Kitap, 90'lı yıllarda Doğu'da öğretmenlik yapan Filiz Öğretmenin anılarıyla ilgiliydi. Ben de Doğubeyazıt'ta bir buçuk sene öğretmenlik yaptığım için sahneler bana çok tanıdık geldi. Zaman zaman ağlayarak, zaman zaman gülerek, zaman zaman da kızarak kitabı bir çırpıda okudum. Anlatımı yalın ve akıcıydı, konu da ilgimi çektiği için kitabın bittiğini anlayamadım bile. Can korkusu, dil, gelenek, görenek farklılığı nedeniyle Filiz Öğretmenin yaşadıkları; küçücük, minicik çocukların umutları, karşılıksız sevgileri, yöre halkının misafirperverliği beni hemen içine çekti. Doğubeyazıt'ı ve öğrencilerimi özlediğimi hissettim. Ayrıca bana biraz da İki Dil Bir Bavul filmini hatırlattı. Öğretmenliğin saygınlığının kaybettirilmeye çalışılan şu dönemde, öğretmenliğin aslında ne demek olduğunu gösterecek iki güzel örnek bence.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

DALYAN

Bloğumda daha önce yazdığım gibi benim için tatil planları erken başlar. Şubat gibi tatilden bahsetmeye başlarım, Nisan gibi aklıma birkaç yer yerleşir, Hazirana kadar değişiklikler olur sonunda da artık o an neresi hoşumuza giderse oraya kırarız rotamızı. Zaten tatili planlamak tatile gitmekten daha eğlenceli bence:))
Bu sene daha önce de eşimle gittiğimiz ve çok sevdiğimiz Kaş vardı aklımızda ilk önce, birkaç pansiyon baktık. Daha sonraları baktığımız bir pansiyon Temmuz-Ağustos ayında önceleri 90 lira olan fiyatını birden 120 liraya çıkarınca sinir olduk ve ordan vazgeçtik bir iki pansiyon daha gördüm ama tam karar veremedik. Şimdi diyeceksiniz neden pansiyon, otel değil de; eşim de ben de otelleri soğuk buluyoruz, çalışanlar olsun, ortam olsun, pansiyonlarda hem daha sıcak bir ortam oluyor hem de pansiyonlar daha uygun fiyatlı. Neyse sonra Bozcaada diye düşündük, ordan yer araştırıyorduk ki eşimin bir arkadaşı Dalyan'da Zakkum Pansiyon diye bir pansiyona gitmiş ve oradan çok memnun kalmış biz de internetten web sayfasına baktık gerek görüntüler gerekse pansiyonla ilgili notlar çok hoşumuza gitti. Dalyana gitmeye karar verdik. Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra Ortaca'da indik, terminalde Dalyan'a giden minibüslere bindik. Dalyan'da sora sora pansiyonumuzu bulduk. Pansiyonumuz kral mezarlarının hemen karşısında gölün kıyısında, muhteşem manzaralı bir yerdeydi.

Sabahları o muhteşem manzara eşliğinde kahvaltı yapmak ayrı bir zevkti bizim için.
Şansımıza çok tatlı bir çiftle tanıştık. Onlar da İstanbul'dan geliyorlarmış ve o kadar güzel tuttu ki frekanslarımız sanki çoktandır tanışıyormuşuz gibi güzel vakit geçirdik. İstanbul'da da görüşmeye devam edeceğiz.
Bu da pansiyonumuza takılan şirin bal gözlü kedicik, biz ona Tırmık dedik ve böyle masum durduğuna bakmayın tam bir yaramaz.
Çok güzel bir tatil geçirdik, ama ne yazık ki her tatil gibi kısa geldi.

KÖTÜ YOL-ORHAN KEMAL




 Kanal D'de Orhan Kemal'in kitabından uyarlama yeni bir dizi başladı. Daha önce kitabı okumadım ama diziyi çok beğendim. Bunu sizlerle de paylaşmak istedim. Konusu da şöyle, Çamaşırcı Ayşe Kadın’ın büyük kızı Nuran, çevresi tarafından sürekli güzelliği övülen ve artist namzeti olarak görülen fakir bir kızdır. Bir gün, abisi İhsan tarafından yüklü bir başlık parası karşılığında Bedir Ağa’ya satılır. Nuran’ın tek kurtuluş umudu, büyük bir aşkla sevdiği şoför Reşat’tır. Fakat evlilik hayali kurduğu Reşat’ın, onu patronunun eşiyle aldattığını öğrenince İstanbul’a kaçıp, hep ona söylenen, arada sırada kendisinin de hayallerini kurduğu şeyi yapmaya; yani bir sinema yıldızı olmaya karar verir. Aslında başroldeki Şükran Ovalı'yı daha önce dizilerde genelde kötü rollerde gördüğüm için sevmiyordum ama bu diziyle kendisine hayran kaldım. Kesinlikle rolüne cuk diye oturmuş. Ağabey rolündeki Ferit Kaya'yı Öyle Bir Geçer Zaman ki'deki rolünden hatırlıyoruz ama bu dizide kesinlikle tam yerini bulmuş ve bence yeni bir Fırat Tanış doğuyor diyebiliriz. Henüz izlemediyseniz kesinlikle bir şans verin derim. Tek temennim diğer diziler gibi tuttu diye cılkının çıkarılmaması.

7 Ağustos 2012 Salı

THE HELP-DUYGULARIN RENGİ

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba, izne çıktığım için bloğumla çok ilgilenemedim. Beş günlük kısa bir tatilden sonra annemlere gittim, orda da bir hafta geçirdikten sonra bu pazartesi de işe başladım. Tatil yetmedi, tadı damağımda kaldı ne deyim. Neyse bayrama çok da bir şey kalmadı:)) Bu da tatil kitabım, tatille ilgili ayrı bir post hazırlayacağım, beklemede kalın anacığım:)
Kitabımız 1960lı yıllarda, zencilerin yeni yeni hak mücadelesi vermeye  başladığı yıllarda, geçiyor. Aibeleen, beyaz bir ailenin yanında çalışan zenci bir hizmetçidir. O ailenin hem işlerini yapar hem de küçük kızlarına bakar. Küçük kızla annesi ilgilenmemekte, kız kendini Aibeleen'e yakın hissetmektedir. Evin hanımının yakın arkadaşlarından Bayan Skeeter, yazı yazmaya meraklıdır. Yanlarında çalışan, çok sevdiği hizmetçinin kendisine haber dahi veremeden evden ayrılışı ve gruptaki diğer arkadaşlarının zenci hizmetçilere karşı tavırlarından rahatsız olması ardından zenci hizmetçilerin, beyaz aileler yanında çalışmaları konusunda bir kitap yazmaya karar verir ve ilk Aibeleen'e bu konuda başvurur ve aralarında inanılmaz güzel bir bağ oluşur. 
Irkı, rengi, düşüncesi ne olursa olsun insana insan olduğu için değer verilmesi üzerine güzel bir kitaptı. Yakınlarda filmi de çekilmiş, fırsat bulur bulmaz onu da izlemeyi düşünüyorum. Duyan da okumayanlar ya da okumayı düşünenler varsa vakit kaybetmesinler:) Sevgilerleee

18 Temmuz 2012 Çarşamba

AĞA KAPISI KAFE





Sultanahmet civarını çok severim. Tarihi seven birisi olarak, Sultanahmet bölgesi tam benliktir. Her adımda tarih kokan sokaklar içine çeker beni. Üniversite hayatım da oralarda geçtiği için ayrı bir yeri vardır bende Beyazıt'ın, Sultanahmet'in. Ders aralarında Gülhane'ye gidip gelmeler, tarihi kemerin altındaki dürümcü amcada dürüm yemeler, Çorlulu Ali Paşa Medresesinde (başka bir postun konusu olacaktır kendisi) nargile içmeler... Güzel günlerdi vesselam, paramız az ama dinginliğimiz, huzurumuz çokmuş, tabi o zamanlar insan o kadar anlamıyor. Ha, ne, ne anlatıyordum? Yaşlı amcalara döndüm kusura bakmayın, bizim zamanımızda diye başlayacağım neredeyse:) 
Ağa kapısı kafe, Süleymaniye'deki kurufasulyecileri geçtikten sonra az ilerdeki müftülüğün biraz aşağısında, zaten biraz ilerleyince arada göreceksiniz. Çok şirin bir yer, muhteşem bir manzarası var. Fiyatları uygun, değişik çay ve şerbet çeşitleri var ki ben değişik şeyleri denemeye bayılırım. Nargile severler için nargilesi de mevcut. Hoş bir manzara eşliğinde çayınızı yudumlamanın keyfini yaşamak için Ağa Kapısı kafeye uğramanızı tavsiye ederim.

17 Temmuz 2012 Salı

BİTENLERRR


Çoktandır bitenler postu yayınlayamadım, bunları bitireli oldu aslında ama ancak şimdi girebiliyorum. Hemen ürünleri yorumlayayım.
1) Activar Göz Kremi: Lila kutudan çıkmıştı. Her gün bir kez kullandım. Çok büyük bir fark göremedim açıkçası, zaten bu tür ürünlerde hemen bir etki ortaya çıkmıyor. Benim için oluşabilecekleri önlemesi yeterli.
2) Murad Peeling: Yine lila kutudan çıkan bir ürün, çok beğendim aslında gayet güzel temizliyor cildi ama fiyatı epey yüksek olduğu için almayı düşünmedim. 
3) Avon Romantic Voyage Parfüm: Severek kullandığım bir parfüm ama çoktandır katalogta göremiyorum, o yüzden şimdi The Body Shop'un White Gardenia'sını kullanıyorum, gayet hoş bir yaz kokusu.
4) Laconia Göz Makyajı Temizleyici: Onlineeczanemden aldığım bir ürün, ikincisi bitmek üzere, çok beğendim. Gözü tahriş etmeden makyajı temizliyor ve hafif de kirpiklerimin uzamasını sağladı (aslında çok hafif sayılmaz, gözle görülür derecede bir uzama var) ve yeniden almayı düşünüyorum. 
5) Nivea Pure&Natural Deodorant: Çok severek kullanıyorum. Bittikçe yenisini alıyorum. Diğer deodorantlar gibi korumuyor ama ona da şöyle bir çözüm buldum. Yine Pure&Natural'ın koltuk altı roll on'uyla birlikte kullanıyorum, bu şekilde ter kokusu oluşmuyor.
6) Yves Rocher Organik Duş Jeli: Organik olması benim için önemli bir artı, beğendim. Tekrar alabilirim; ama şu anda almış olduğum organik sabunlar var bir kaç kalıp onları kullanıyorum.
7) Une Maskara: Güzel bir maskaraydı. İçeriği doğal, fiyatı da uçuk değildi. 25tl civarıydı. Waterproof olmadığı için yağmur yağdığında gözden akabiliyor, bu biraz sıkıntı olmuştu. Bir de kirpiklerime istediğim şekli vermiyordu. Bu maskara bitince ben de lila kutudan çıkan max factor'ün masterpiece maskarasını kullandım ve çok memnun kaldım. Kirpikleri uzun, dolgun ve kıvrık gösteriyordu ve gözüme daha hoş geldiği için onu kullanmaya devam ettim. Birkaç gün önce Gratis'teki indirimden yararlanarak The Balm'ın Cheater maskarasını (içinde zararlı madde yokmuş) aldım ama hiç memnun kalmadım ne yazık ki, halbuki diğer ürünlerinden ne kadar da memnun kalmıştım. The Balm'a olan güvenimden dolayı hiç tereddüt etmeden aldım ama performansı çok düşük çıktı. Bir kere çabuk kurumuyor, gün içerisinde akma yapıyor ve kirpiklerimi hiç güzel göstermedi, hiç maskara sürmesem kirpiklerim daha güzel dururdu heralde. Tek tesellim yarı fiyatına almam ama yine de üzüldüm sonuçta param boşa gitmiş oldu. Ben de bugün Gratis'in son gün indirim gününde gittim Max Factor'ün Masterpiece'ini %40 indirime aldım. Biraz zarara girdim ama napalım bundan sonra araştırmadan bu tarz ürünler almam ya da bildiğimden şaşmam. Bu sonuncu kısım biraz uzun oldu ama bilgi vermek istedim bu konuda, başkaları normal fiyata alsın istemem (tabi bunlar benim şahsi görüşüm, memnun kalanlar da olabilir ama belirtmek istedim).

ESSENCE-43 WHERE IS THE PARTY

Essence'den aldığım ilk oje. Birçok blogda ojelerinden övgüyle söz edilince merak etmiştim, bugün Gratis'e gittiğimde aralarında en çok ilgimi çeken ve çok da rastlamadığım bir renk olan bu sedefli, değişken renkli ojeyi seçtim. İsmi gibi tam partilik ama ben dayanamayıp hemen denedim ve yarın işe giderken de bunu kullanacağım:)) Zaten çok abes olmadıkça her renk her yere gider bence:)) 


ÇALIKUŞU

Türk edebiyatına aşığım. Çalıkuşu kalın roman olarak okuduğum ilk kitaplardan biri, ilki Sinekli Bakkal'dı Halide Edip Adıvar'ın. Ortaokul yıllarında falandım okuduğumda, hikayenin romantikliği, karakterlerin naifliği beni benden aldı. Birkaç gün içinde bitirdim ama etkisinden kurtulamadığım için açıp tekrar okudum ve hoşuma giden kısımları not ettim, kitaptaki tasvirlerden yararlanarak Feride ve Kamran'ın resimlerini çizdim, yani o derece saçmaladım:))Yıllar geçti büyüdüm, ama Feride'nin hikayesi beni hala büyülüyor. Kendi ayakları üzerinde durma çabası, öğrencilere bir şeyler öğretirken ki sevecenliği, nüktedanlığı ve içinin saflığı hala beni etkiliyor. Kendimden de bir şeyler buluyorum belki de ondandır bu düşkünlüğüm. Geçen seneden başlattığım bir geleneğim var:), her sene bir kez Çalıkuşu dizisini izliyorum. Biraz önce ilk bölümünü izledim ve onun üzerine bunu bloğuma yazmalıyım dedim. Bu dizi 1986 yılında çekilmiş. Bilinen bir hikaye olduğu için özet vermeme gerek yok sanırım, ama beğendiğim kısımların üzerinde durmak istiyorum biraz. Dizinin müziği süper ilk önce, insanı o dönemlere götürüyor; müziği duyduğumda İstanbul sokaklarında faytonda dolaşıyormuşum da hafif bir rüzgar esip beni serinletiyormuş gibi hissediyorum. Aydan Şener'in duru güzelliği, Kenan Kalav'ın hafif kendinden emin duruşu, hoşluğu çok yakışmış diziye. Sadri Alışık'ın babacan tavrı tam anlamıyla cuk diye oturmuş karaktere. Tabi bir de mutlu sonla bitmesi de en sevindiğim noktalarından biri:) Keşke şimdilerde de çekilse tekrardan ama günümüze uyarlanarak değil, o yıllardaki gibi olup kitabın özüne dokunulmamalı (Yaprak Dökümü'nün yaşadığı ızdırabı Çalıkuşu da yaşamamalı). Feride'yi Beren Saat, Kamran'ı da Kıvanç Tatlıtuğ oynasa ne güzel olur (gerçi Aşkı Memnu nedeniyle olmayacak bir şey ya) neyse yapımcılar duyun beni:)) Zaten sinemada, televizyonda bir geriye dönüş var, eski hikayeler yeniden canlanıyor, yeniden yorumlanıyor, neden Çalıkuşu da tekrar çekilmesin değil mi? Bu arada eklemeden geçemeyeceğim Çalıkuşu, Atatürk'ün yanından ayırmadığı kitaplardan biriymiş. Her gün rastgele bir sayfasını açıp okurmuş.



11 Temmuz 2012 Çarşamba

UÇURTMA AVCISI (THE KITE RUNNER)

Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar :) KPSS çalışmalarım nedeniyle bloğuma çok zaman ayıramadım. KPSS konusunda elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanıyorum, inşallah bu sefer istediğim şekilde sonuçlanır. İnsanın kendi mesleğini yapamaması çok üzücü. Neyse bu konuya girersem sabaha kadar konuşabilirim:) Allah kimsenin emeklerini boşa çıkarmasın, herkese hak ettiğini versin.
Gelelim kitabımıza, kitabı bitireli bir hafta falan oldu ama yazmaya henüz vakit bulabildim. Halid Hüseyni'nin Bin Muhteşem Güneş kitabını okumuştum ilk önce ve çok beğenmiştim. İlk kitabı olan Uçurtma Avcısını henüz okuyabildim. Uçurtma Avcısı, Emir ile Hasan'ın arkadaşlıklarıyla başlıyor. Emir, zengin bir ailenin tek  çocuğu, annesi doğumda vefat etmiş ve babası o yüzden ona karşı biraz soğuk. Hasan onların yanında çalışan bir adamın oğlu. Emir'i canından çok seviyor. Birgün şehirlerinde uçurtma yarışması düzenleniyor ve Emir, babasını etkilemek için Uçurtma Yarışmasını kazanmayı çok istiyor. Yarışmayı kazanıyor, uçurtmayı düştüğü yerden almaya Hasan gidiyor ve Hasan'ın yolu, başka çocuklar tarafından kesiliyor... Kitap, Afganistan'ın taliban öncesi ve sonrasına da ışık tutuyor. Şiddet olaylarından dolayı insanların memleketlerine hasret, başka diyarlarda yaşamak zorunda kaldıklarını gösteriyor. 


1 Temmuz 2012 Pazar

ÇOĞUNLUK


Çoktandır izlemek istediğim bir filmdi. D&R'da uygun fiyatla görünce almadan edemedim. Tam da zamanına denk gelmiş diye düşünüyorum, tam da bizden farklı olan kötüdür düşüncesinin yıldönümündeyken, o acı olayın tekrar yürekleri sızlattığı, insanlığın birkez daha öldürüldüğü bir zamanda izledim bu filmi. Yıllar geçse de unutulmayacak olaylar yaşadı bu ülke, tarihi değiştiren, gözleri yaşartan, kalpleri parçalayan... Umarım artık kardeşçe yaşamak dışında şansımız olmadığını anlayabilecek kadar olgunlaşmışızdır millet olarak.

Çoğunluk, bol ödüllü bir film olmasıyla ilgimi çekmişti ilk önce sonra da konusu... Yine yaşama bir ayna tutulmuş, yine yaşananların kurgu olmasına rağmen olayların gerçekliği insanın içini acıtıyor. Filmde şimdilerde Yalan Dünya'dan tanıdığımız Bartu Küçükçağlayan başrolda. Mertkan basit bir hayat yaşamaktadır. Zengin bir adam olan babası her ne kadar onun hayatını zorlaştırsa da bir eli onun üzerindedir. Öylesine başladığı bir ilişki onu bir seçim yapmaya zorlar ve o kolay olanı mı zor olanı mı seçecektir?






12 Haziran 2012 Salı

oh la laa:))

Mutluluğun resmini çizmek de mutluluğu tarif etmek de zor. Bazen bir çocuğun gülüşü, bazen bir kuşun cıvıltısı, bazen de beklemediğiniz anda gelen bir misafir mutluluk olur insana...
Mutluluğun bir resmini de benden  istemiş Biricitcim, ben de kendime göre şu anda aklıma gelenlerden oluşturduğum mutluluk resimlerini paylaşayım sizlerle:))

 İşte günün en sevdiğim öğünü, fazla kaçırsam bile nasılsa eritirim diyerek kendimi teselli edebildiğim tek öğün:) 


Tatil, deniz, kum, güneş....İşten, sıkıntıdan uzak, kafa dinleyebildiğim yer.


Pilatessss:)) Her gün olmasa da haftada 4-5 gün yapmaya çalıştığım, sıkıntıdan, stresimden arınmama sebep olan ve spor yapmanın dayanılmaz mutluluğunu yaşatan en büyük dostum:))

                                                 
                                 Ve tatlı tatlı, her türlü tatlı:))


 Annem, babam ve kardeşimmm:))
          
Dünyanın en şirin, en tatlı yaratıkları; bir o kadar da gizemli ve anlaşılmazlar:))

                                                  
                                               Her türlü salata


 Ve sürekli bir didişme içinde olduğum sevgilim İstanbul:)) Bazen o kadar nefret ediyorum ki kalkıp gitmek geliyor içimden, bazense beni burdan başka yer artık paklamaz diye tekrar sarılıyorum büyülü kollarına...

                                          
                Tabii ki eşim, senelerdir birbirimizi tamamlıyoruz:))
                               Simit, çay, peynirrrr, hımmm nefisss:))
                                               Canım dostlarım
                        
                          Anadolunun güzide şehri, memleketim Çorum


 Ve en sevdiğim öğretmenlerim kitaplar 


31 Mayıs 2012 Perşembe

YETER ARTIK YETERRR ELİNİ KADINLARIN ÜZERİNDEN ÇEK



İki gündür başım ağrıyor, başka işlerimi yapmaya çalışırken hep aklım o sözlerde: "Her kürtaj bir cinayettir" , "Tecavüz edilen kadın çocuğu doğursun, devlet bakar", "Bosna'da Sırpların tecavüz ettiği kadınlar çocuklarını doğurdu, kürtaj olmadılar", "Tecavüz edilen kadın kürtaj olmasın, tecavüzcüsünü öldürsün"... Bunlar benim duyduklarım. İlk iki cümle milleti temsil (!) eden kişilere ait, Bosna ile ilgili olan İnsan hakları (!) komisyonu başkanının ve son cümle de muhafazakar bir bayan (!) doktorun... 
İki gündür başım ağrıyor ve odaklanamıyorum hiçbir şeye. Gündem değiştirmektir, hedef saptırmaktır odur budur, beni ilgilendirmiyor. Türban türban denildi,  3 çocuk denildi, 3 de yetmez 5 denildi, şimdi sıra geldi kürtaja, sezeryana... Kadın üzerinde siyaset hız kesmeden devam ediyor. Yalnız yanıldıkları nokta şu, kürtajı ya da sezeryanı yasaklayarak bir ülkenin nüfusu arttırılmaz, artar mı ha belki biraz artar ama sokak başlarında bekleyen tinerciler, suç örgütlerinin eline düşen çocuklar, her gün öldüresiye dayak yeyip en sonunda merdivenden düştü diye hastanelere getirilen çocuklar artar. O bebeğe sahip olmak istemeyen kadınlar bebekten kurtulmak için farklı yöntemlere başvuracakları için kadın ölümleri artar, ekonomik seviyesi yüksek olanlar etkilenmez bundan, giderler en yakın ülkeye işlerini orada hallederler, olan yine düşük gelirli, eğitimsiz ailelere olur. Ha kadının ne değeri var onların gözünde o da ayrı bir tartışma konusu. Ne kocalarının, sevgililerinin tehdit ettiği, dövdüğü, öldürdüğü kadınlar ne de küçücük yaşta tecavüze uğrayan kızlar umurlarında. Eğer gerçekten insan hayatını düşünseler ilk önce bunlara dur diyecek bir şeyler yapılır. Tecavüzcülerin bir sırtlarının sıvazlanmadığı kaldı ki bu laflar, bu insanlık suçunu işleyenlere daha da cesaret verecek. Ayşe Arman'ın yazısını okudum bugün. Ona mail atmış bir beyefendinin(!) manifestosunu(!) paylaşmış bizlerle, neymiş efendim kızlar mini etek (erkek baskısından toplumdaki kadınların yüzde kaçı mini etek giyerek dolaşıyorsa o da ayrı konu) giyiyormuş ve onların bunu yapması onu günaha sokuyormuş, onlar yüzünden dinini yaşayamıyormuşş (bu arada bugüne kadar oruç tutuyor, namaz kılıyor diye öldürüleni duymadım ama oruç tutmuyor diye öldürüleni duydum) !!! İşte bakın olay buralara gelecek, mini etek giymesin kadınlar, pantolon da giymesinler, kadınlar açık gezmesinler, kadınlar çarşafla gezsinler, kadınlar yüzlerini de kapatsınlar, kadınlar konuşmasınlar, kadınlar dışarı çıkmasınlar, nefes almasınlar... Uzar da gider bu liste, biz yaptık olduyla bu işler olmaz. Kadının adı zaten yok ülkemde, tamamen silmeye çalışıyorlar. Kürtaj olmak hiçbir kadının hayali değildir, ilk önce bunu kesin olarak belirteyim, bazıları anlamıyor, anlamamakta ısrar ediyor da sanki kadın çocuğunu aldırmaya güle oynaya, şıkıdım şıkıdım gidiyor gibi bir izlenim yaratılmaya çalışılıyor. Şimdi empati yapamayanlara şu şekilde anlatmak istiyorum, düşünün ki bir yasa çıkarılıyor ve yasa şöyle diyor: 2 çocuktan çok çocuğu olanlar yeni bir bebek sahibi olamaz, kadın hamile kalırsa bebek tıbbi yöntemlerle alınır ya da doğurduysa o bebek öldürülür. İşte bu yasayı kabul ediyorsanız, o yasayı da kabul edersiniz. Bir ailenin, bir çiftin, bir kadının çocuk sahibi olup olamayacağına siz müdahale E DE MEZ Sİ NİZZ!!
Yazıyı yazarken ellerim titriyor sinirden, umarım bir şeyleri doğru ifade edebilmişimdir. Bu sadece bir adım, yeterince derine çektiler bizi, batmamıza az kaldı. Belki de birlikte verebileceğimiz son tepki, sonra herkes susmuş olacak.
https://www.facebook.com/events/115839055220881/

“Naziler komünistleri alırken sesimi çıkarmadım, 

 Evet, ben bir komünist değildim. 
 Sosyal demokratları hapsettiklerinde sesimi çıkarmadım, 
 Evet, bir sosyal demokrat değildim. 
 Sendikacıları almaya geldiklerinde sustum, 
 Evet,  ben bir sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde ise, 
 Buna karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı"
Martin Niemöller (Alman Papaz)

29 Mayıs 2012 Salı

A Moment to Remember ve The Skin I Live In

İzlediğim son iki film. Aslında the skin i live in'i izleyeli oldu ama yazmaya vakit bulamadım. A moment to remember'ı dün akşam izledik. İkisi hakında da olumlu yorumlar duymuştum. Gerçekten denildiği kadar varlardı, çok beğendim, çok etkilendim. İkisini de pür dikkat izledim kısacası. Zaten bir filmi beğenmezsem ya çeneme vurur sürekli konuşurum yanımdaki de izlemekten vazgeçer ya da uyumaya başlarım.

The skin i live in'de Antonio Banderas başrolde, ona  Elena Anaya eşlik ediyor ki çok hoş bir bayan kendisi. Filmde başarılı bir plastik cerrah olan Robert Ledgard'ın (Antonio Banderas) eşinin yüzü bir araba kazasında yanıyor ve Robert eşi için bir yüz geliştirmeye çalışıyor; ancak eşi yanmış yüzünün yansımasını pencere camında görüyor ve intihar ediyor. Bu intiharı kızları görüyor ve bu onda bir travma yaratıyor. Gel zaman git zaman kızları büyüyor ancak biraz sorunları var ve psikologla görüşmeye devam ediyor. Psikoloğun tavsiyesiyle kızının sosyalleşmesini isteyen Robert onu akranlarının bulunduğu bir ortama götürüyor. İzlemek isteyenler için burdan sonrasını anlatmayayım. Biraz Old Boy'u anımsatan bir film, ilginç bir intikam söz konusu. İzlerken şaşırıyorsunuz. Tavsiye edilir. 


A moment to remember'a gelirsek, çok duygusal, çok güzel bir filmdi. Kore sinemasını beğenirim. Hem Kore kültürü hakkında bazı şeyler öğrenmek hem de farklı konularla karşılaşmak  hoş oluyor. Amerikan filmleriyle zehirlenmiş bünyeye bazen Kore sineması bazen İran sineması ilaç gibi geliyor:)) Filmimize dönecek olursak; güzel bir kızımız var burda da, evli bir adamla ilişkisi olmuş ve adam bunu yarı yolda bırakmış, bunu atlatmaya çalırken, yakışıklı bir ustabaşı ile tanışıyor. Onun umursamaz tavırları, kızı etkiliyor ve ustabaşının ilgisini çekmeye çalışıyor ve sonunda ustabaşı da kıza kayıtsız kalamıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Evlenmeye karar veriyorlar, başta kızın ailesi bu evliliği istemiyor ama kızın üzülmesine dayanamayarak evlenmelerine izin veriyorlar. Aşık olmaları, evlenmeleri filmin ilk bir saatinde gerçekleşiyor ve ben de iyi de adamlar iki saat ne çekmiş olay bitti ki derken kız hastalanıyor ve olaylar burda trajikleşiyor. Zaten ondan sonra gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Romantik film sevenlere özellikle tavsiye ederim.




18 Mayıs 2012 Cuma

İNCİR KUŞLARI - SİNAN AKYÜZ

90lı yıllarda ben çocukken, iki savaş hatırlıyorum. Birisi Irak ve Amerika arasındaki Körfez Savaşı ve bir diğeri de Sırpların Boşnaklara karşı yürüttüğü etnik temizlik... Bizden uzak, uzak olması gerektiğini düşündüğüm; Türk askerlerinin sırayla sınırda nöbet tutarak, içeriye girmesine izin vermeyeceği bir şeydi savaş o zamanlar benim için. Hatta televizyonda haberler uzun sürdüğü için sinir olmuştum o günlerde, benim çizgi filmimden daha mı önemliydi savaş, hem de gece karanlığındaki ses çıkaran yeşil ışıklar o kadar da kötü görünmüyordu; onların gittiği noktalarda ocaklara ateşler düşürdüğünü, çocukları annesiz-babasız, anneleri kocasız, insanları uzuvsuz bıraktığını bilmiyordum. Bilmiyordum ama oradaki minicik yaşıtlarım biliyordu bunları. Şimdi büyüdüm ve savaşın ne anlama geldiğini, nelere yol açabileceğini biliyorum ama hala buna insanların nasıl sebep olabildiğini anlamıyorum, anlayamayacağım hiçbir zaman. Bu hırsın kime fayda sağlayabileceğini, paranın temel yaşam maddesi olmadığının neden düşünülmediğini anlayamayacağım. Hele ki renk, ırk, din, mezhep kisvesi altında çıkarılan savaşlar ve buna kanan insanlar da var ya bu dünyada... 

İncir Kuşları'nda, Bosna'da Boşnaklara karşı yürütülen soykırım konu ediliyor. Ben daha önce bu konuyla ilgili Sevdalinka'yı (Ayşe Kulin) okumuş ve çok etkilenmiştim. Bu kitapta da Suada ve Tarık'ın aşkı çevresinde Bosna'da yaşanılan dram anlatılıyor. Açıkçası kitabın ilk kısmı beni çok sarmadı. Yazarın diğer kitaplarını okumadım ama ben kitabın ilk kısımlarını biraz acemice buldum. Bence Tarık ile Suada'nın aşkı çok aceleye gelmiş, aniden samimileşmeleri çok yüzeysel olmuş, Suada'nın teyzesinin tarih konusunda bilgi vermesi çok çiğ kalmış, tarihle ilgili ayrıntılar çok göze sokulmuş, tarih kitabı okurmuş gibi geldi bana, ha bir şeyler öğrenmedim mi tabi ki öğrendim, bir de Suada'nın güzelliği sürekli dile getiriliyor, bu da rahatsız etti beni, son olarak da annesiyle babasına yakın bir mesafede (80 kilometre civarı) oturmalarına rağmen ne zaman birbirlerini görseler gözyaşlarına boğulmaları gerçeklikten uzak geldi. Ama sonraki bölümler gayet iyiydi, belki de yazar da hemen konuya girmek istediği için o kısımlar biraz üstünkörü geçmiştir kimbilir? Savaş başladıktan sonra ise ben kitabın sonuna nasıl geldim anlamadım. Okurken çok kötü oldum. O insanların yaşadıklarını yüreğimde hissettim. Bunların kurgu değil her savaşta yaşanan şeyler olduğunu bilmek beni daha çok etkiledi. Bitirdiğimde yüreğimde bir taş varmış gibi hissettim. Birkez daha hala özgür bir ülke olduğumuza şükrettim. Birkez daha bizim için kendilerini feda eden atalarımıza şükrettim.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

YENİ MİMİM:))




Sevgili Biricit beni mimlemiş, bir kitap sever olarak tam bana göre bir mim olmuş.

1.Ne sıklıkla kitap okursunuz?
Her gün kitap okumaya çalışırım. Yatmadan önce ya da otobüste, bazen kitap çok sararsa vakit bulur bulmaz okurum. 
2.En sevdiğiniz yazar/lar?
Reşat Nuri, Kemal Tahir, Adalet Ağaoğlu, Necati Cumalı, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Ayşe Kulin, Elif Şafak, Murathan Mungan daha da var ama şimdilik aklıma gelenler bunlar.
3.En beğendiğin Kitap/lar?
Çalıkuşu, Anayurt Oteli (Yusuf Atılgan), Üç Aynalı Kırk Oda (Murathan Mungan), Sefiller, Vadideki Zambak, Baba ve Piç...
4.(Yerli/yabancı) hangi yazarların kitaplarını daha çok tercih edersin?
Her yazarı okumaya çalışırım. Önemli olan konu ve yazarın üslubu.
5.Bugüne kadar en beğendiğin kitap serisi?
İnce Memed (Yaşar Kemal)
6.Daha çok hangi tarz okumaktan hoşlanırsın?
Genelde roman okumayı severim.
7.En son hangi kitabı okudun?
Elif Şafak-İskender
8.Şu anda hangi kitabı okuyorsun?
İncir Kuşları (Sinan Akyüz)-Çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, kitapla ilgili yorumlarımı kitap bittikten sonra bloğumda yayınlayacağım.
9.Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsun? Yeterli mi?
Birkaç kitap bloğunu takip ediyorum. Tabii ki kitaplara dikkat çekmek açısından oldukça yararlı. 
10.KİTAP OKUMAK sizin için ne ifade ediyor?(cevabını en çok merak ettiğim soru)
Kitap okumak yeni bir hayat yaşamak bence. Kitap okurken başka bir dünyadaymışım gibi hissediyorum. Hele de tasviri kuvvetli bir yazarın kitabıysa okuduğum, birden kendimi olayların içinde buluyorum. Çevremdeki sahne değişiyor ve kitapta yazan yerde oluyorum. Kitap okumanın zevki ve tadı bende her zaman ayrıdır.