5 Ocak 2015 Pazartesi

İKİ KİTAP (BALIK İZLERİNİN SESİ VE ZLATA'NIN GÜNLÜĞÜ)

Buket Uzuner'in; Kumral Ada Mavi Tuna, Gelibolu, Su ve İki Yeşil Su Samuru kitaplarını severek okumuştum. Balık İzlerinin Sesi ise değişik bir kitaptı. İlk başladığımda ilginç geldi, bir grup seçkin insanın biraraya getirilerek bir projeye dahil edilmesi, aralarındaki diyaloglar, farklı farklı konulardan bahsetmeleri ilgimi çekti ama sonra epey bir tuhaflaştı. Gerçek mi değil mi belli olmayan sahneler, seçkin insanların seçkin mi deli mi olup olmadıkları derken ben biraz koptum :) Güzel, vurucu cümleler vardı kitapta. 93 yılında Yunus Nadi roman ödülünü kazanmış bir kitap. Benim sevdiğim bir tarzda değildi ama ilginç de gelmedi değil neyse Buket Uzuner'in bu kitabını okumadım demem en azından :)
"Şimdi şu anda bu satırların iç dökümünde bir kez daha anladım ki yaşananların bir başkasına aktarılması sırasında yitenler, yaşananların özüdür ve aktarılanlarsa olayların kupkuru bir iskeletidir ancak... aktarma biçimi ve yöntemi ne olursa olsun, bir olayı yaşamamış birisine aktarma arzusu en iyimser üst noktasında bile yalnızca bir fantazya olarak kalır. bir nanik... kaldı ki aynı olayı birlikte yaşadıklarımızla bile..."
"Eylemler, tıpkı başlıklar gibidir, dedim. Hiçbir şeyi açıklamazlar!"

Zlata'nın Günlüğü'ne gelirsek, Bosna Savaşı sırasında küçük bir çocuk olan Zlata Filipovic'in yaşadıklarını anlatan bir kitaptı. Zlata'nın kendi günlüğü olduğu için anlatım yalın ve oldukça anlaşılırdı. Günlükten, savaşın küçük bir kızın hayatını ne denli değiştirdiğini, bu sırada çocuğun hep çocuk kaldığını görebiliyoruz. Bitirdikten sonra umarım bir daha hiçbir çocuğun, savaşla ilgili satırlar barındıran bir günlüğü olmaz demek geldi içimden sadece.
"Neden biz kendi kendimize iyiyken, politika bizi sefalete sürüklüyor? Neden bizi ayrıştırmak istiyorlar?"
"Hayat bu değil diyorum içimden, yaşar gibi yapıyoruz."
"Neden benden barışı ve çocukluğumu çaldıklarını kendime soruyorum."



4 Ocak 2015 Pazar

YENİ YILIN İLK YAZISIYLA MERHABALAR

Geçtiğimiz hafta 2015'i karşıladık hep beraber, yeni yıl dileklerimizi dileyip evrene pozitif enerjiler gönderdik. Ülkemiz ve dünya için zor bir yıldı 2014... Umarım bu sene barış, huzur, mutluluk, sağlık içinde geçer. 
Havalar çok soğuk şu sıralar, daha da soğuyacakmış, haberlerde tekrar tekrar söyleye söyleye psikolojimi bozdular sağ olsunlar. Geçen haftasonu arkadaşım Bursa'dan geldi ve neyse ki hava böyle değildi de güzel iki gün geçirebildik. İstikamet tarihi yarımadaydı. Üniversitem Beyazıt'ta olduğu için  Beyazıt sadece tarihi yarımada değil benim için aynı zamanda anılarımı tazelediğim bir yer. İlk durağımız Kapalıçarşı'ydı. Yıllardır ben de girmemiştim içine, Mısır Çarşısı'nı daha çok seviyorum, Kapalıçarşı çok da bana hitap etmiyor. Orada güzel bir kahve bulduk ama şimdi tarif et deseniz edemem, Kapalıçarşı labirent gibi zaten :) ama nostaljik bir havada kahvenizi yudumlamak isterseniz kesinlikle gitmenizi tavsiye ederim. Ancak haftasonu olduğu için oldukça kalabalıktı, haftaiçi belki biraz daha sakin olabilir. Birkaç yere gideceğimiz için bizim açımızdan sorun olmadı kahvelerimizi içip kalktık. 


Kahvelerimizi içtikten sonra milli yiyeceğimizi afiyetle yiyebileceğimiz Süleymaniye'deki kurufasulyecilere geçtik. Gerçekten buranın kurufasulyesi ayrı bir lezzetli, fiyatlar da uygun.
Sonra da harika manzara, leziz şerbetler için Ağa Kapısı kafenin yolunu tuttuk. Osmanlı çaylarımızı söyleyip manzarayı izlerken fonda çalan enstrümantal müzik bizi başka diyarlara götürdü. Osmanlı çayımız bir demlik iki fincan şeklinde geldi. Tarçın, karanfil kokusu geldi ilk önce burnuma, sonra bir yudum alınca... Hımmm harika bir tadı vardı, tadını aşureye benzettim ben, tabi çay halini düşünün :)

Biraz da Sultanahmet civarında takıldıktan sonra, eve gitmeye karar verdik. Güzelce mısır patlatıp film izleriz dedik. Filmden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Arkadaşım Şeytan, 1988 yapımı bir Türk filmi, başrollerinde Mazhar Alanson, Ali Poyrazoğlu ve Yaprak Özdemiroğlu var. Filmimiz ünlü olmak için ruhunu şeytana satan bir müzisyeni konu alıyor. Filmin görüntüsü ve bazı efektleri çok iyi değil ama verilen mesaj için bile izlenebilir. İlginç bir filmdi kısacası :) 




16 Aralık 2014 Salı

Bizim Büyük Çaresizliğimiz-Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı'yı ilk kez okuyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, 2004 yılı basımıymış ama ben son zamanlarda raflarda görmeye başlamıştım ve yeni bir kitap zannediyordum. Meğerse filmi çekildikten sonra ünlü olan kitaplardan biriymiş. Romanımız aynı evi paylaşan orta yaşlı iki arkadaşın, aynı kıza aşık olmalarını konu ediyor. Aynı kıza aşık olma, arkadaşla rekabete girme vs. kabul edilebilir bir durum ancak bu kızın başka arkadaşlarının kız kardeşi olması bence olayı garipleştiriyor. Kız, Ankara'da üniversiteyi okumak üzere hikayemizin baş kahramanları Ender ve Çetin'e emanet ediliyor. İlk başta her ikisiyle de samimi olmayan kızımız zamanla onlara yakınlık gösteriyor ve birlikte daha çok vakit geçirmeye başlıyorlar. Gel zaman git zaman ikisi de kıza karşı duygusal hisler beslemeye başlıyorlar. Kitabı okumayı düşünenler için konusu hakkında daha çok bilgi vermemeyim. Dil olarak yalın ve akıcı, fakat ben konu olarak çok beğenemedim. Bir de sayfalar dolusu Nihal (romandaki kız) güzellemesi okumak biraz fenalık getirdi bana. Ama kitabın beğeneni beğenmeyeninden daha çok belki de benim göremediğim bir şey vardır kitapta :)

29 Kasım 2014 Cumartesi

ÖLÜ GÖMME TÖRENLERİ

1800'lü yılların İzlandası'nda bir çiftlikte korkunç bir cinayet işlenir. Çiftlik sahibi ve bir arkadaşı feci şekilde öldürülür. Şüpheliler ise çiftlik sahibinin iki kadın hizmetçisi ile o hizmetçilerden birinin sevgilisidir. Bu hizmetçilerden birisi Agnes Magnúsdóttir'dir. İdama mahkum edilen Agnes, idam gerçekleşene kadar bir çiftlikte tutulacaktır. Çiftliktekiler bu görevi yerine getirmede son derece isteksizlerdir. Ama Agnes'ı tanıdıkça ona karşı tavırlarında da değişiklik olur. Ayrıca Agnes'ın idama hazırlanması için Agnes tarafından talep edilen Rahip Toti de onun son anına kadar yanında olur. Sonu bilinen bir kitabı bu kadar merak ederek okuyacağımı düşünmezdim, olaylardaki gizem gayet güzel kullanılmış ve bu gizem, kitabın sonuna kadar okuyucunun ilgisini yüksek tutmaya yarar nitelikte. Beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Tarihe ve İzlanda'ya ilgi duyanlara tavsiye ederim.
Bunlar da yeni kitaplarım :) Okunmak için sıralarını bekliyorlar, ben de hepsini ayrı ayrı merak ediyorum. 
Şu sıralar çocuk kitaplarının peşindeyim. Yazılıdan 100 alan kuzucuklara armağan ediyorum. Bu küçük kitapların motive etmede bu kadar başarılı olacaklarını düşünmezdim. Bunlar da sahiplerine kavuşmayı heyecanla bekleyenler :)


BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ


İlk kez geçen sene Nazım Hikmet'in yapıtlarından uyarlamış olduğu "İnsanlarım" oyununda izledim Genco Erkal'ı. Sahnede devleşen ustayı bu kadar yakından görmek, seslendirdiği şiirleri yaşamak, aynı havayı solumak çok farklıydı. 
Geçenlerde 50 yıl önce Genco Erkal tarafından ilk kez oynanan Bir Delinin Hatıra Defteri adlı oyunun yeniden sahneleneceğini duyunca çok heyecanlandım. Bu oyunun Erdal Beşikçioğlu tarafından Ankara'da kapalı gişe oynadığını da duymuştum. O zamanlar da çok ilgimi çekmişti ama oyunun Ankara'da olması nedeniyle gidememiştim. Artık bu ölümsüz eseri izlemenin tam zamanıydı. Oyun Kenter Tiyatrosundaydı, ilk kez gittiğim Kenter Tiyatrosuna da bayıldım. Nostaljik bir havaya sahip tiyatroda, Müşfik ve Yıldız Kenter'in emekleri o kadar belli oluyordu ki... Neyse tekrar oyuna dönmek gerekirse uzun zamandır bir oyundan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Dekor, oyunculuk, konu, müzik hepsi mükemmeldi. Yabancı eserlerden uyarlanan oyunlar genelde bana yapay gelirdi ama bunda asla öyle bir his duymadım. Aslında trajik olan bir durum o kadar güzel bir şekilde anlatılmış ki oyun süresince sürekli bir kıkırdama halinde oluyorsunuz. Genco Erkal'ın performansı ise tek başına bir şaheserdi. O kadar gerçekçi ve inandırıcıydı ki son kısımda haline çok üzüldüm. Beğenimi anlatacak kelime bulamıyorum o yüzden gidin ve bu mükemmel oyunu izleyin derim, kesinlikle pişman olmayacaksınız. Sevgilerimle...


7 Eylül 2014 Pazar

THE MAN WHO WILL COME (L'UOMO CHE VERRA) ONU BEKLERKEN


2. Dünya Savaşı zamanları, küçük Martina ailesiyle birlikte İtalya kırsalında yaşıyor, birkaç sene önce küçük kardeşini kaybetmiş ve o zamandan beri konuşmuyor. İtalya da Almanların işgali altında, filmin başlarında Almanların İtalyanlara zarar verme amaçları yok gibi görünüyor ama tabii ki onların gelmesi bir tedirginlik yaratıyor. Film Martina'nın gözünden anlatılıyor. Küçük kız birçok dehşet verici olaya tanıklık ediyor (içimden bu kızcağız ömür billah konuşmaz artık diye düşündüm film boyunca). Filmde Almanların acımasızlığı tavan yapmış, film bittiğinde içim şişmişti, çok üzüldüm olanlara. 2. Dünya Savaşının farklı bir millette yaratmış olduğu yıkımı görmek isteyenlere tavsiye ederim.

FIRINDAN YENİ ÇIKMIŞ SIMSICAK TAHILLI EKMEKLER :)

Çoktandır evde ekmek yapma işine girmek istiyordum ama açıkçası çekiniyordum, ya olmazsa diye. Aslında ekmek yapma makinesi almayı düşünüyordum ama gerçekten hiç gerek yokmuş, fırında da gayet güzel ekmeklerim oldu. Bugün un araştırması yaptım, Söke Un'un hazır un karışımları varmış. Tahıllı, çavdarlı vs. Onu almak amacıyla dışarı çıktım. Tahıllı Un karışımı yazan kutuyu biraz kontrol ettikten sonra aldım ve eve döndüm. Meğerse aldığım karışım Sinangil Un'a aitmiş ama ben bunu da çok beğendim, belki Söke Un'u da daha sonra denerim. Bu arada kutunun üzerinde hem ekmek yapma makinesiyle hem de normal fırınla yapılma tarifleri yer alıyor. Denilenleri uyguladım (10 dk. yoğurma kol kaslarımı iyi çalıştırdı :) ve yumuşacık güzel ekmekçiklerim oldu :) Evde ekmek yapmayı denemeyi düşünenler hiç tereddüt etmesinler, süper bir lezzet için kolları sıvasınlar derim :) Sevgilerle

9 Ağustos 2014 Cumartesi

İKİ FİLM - AŞK (HER) ve GÜVE GÜNLÜKLERİ

Geçen günlerde izlediğim ve beğendiğim iki filmi anlatmasam olmayacaktı :) Tabi durur muyum hemen döşendim yazıyı :) 
Aşk'la başlayalım. Bilimkurgu, romantizm ve dram içiçe ve birbirleriyle o kadar uyumlular ki filmde herhangi bir kopukluk hissi yaşamıyorsunuz yani en azından ben yaşamadım. Teknolojinin iyice ilerlemesiyle insanlar arasındaki sınrılar daha da artmış; insanlar, bilgisayar üzerinde geliştirilen bir sistemle arkadaş olabilmektedir. Theodore da kadın sesine sahip bir bilgisayar sistemiyle arkadaş olmuştur. Film bu ya bilgisayar sistemi hiç de öyle mekanik bir özelliğe sahip değildir, bildiğin arkadaş gibidir ve Theodore'a can yoldaşı olmuştur. Zamanla birbirlerine aşık olmaya başlarlar ve sonrasını merak edenler bir baksın derim.
İkinci filmimiz bir gerilim filmi, uzun zamandır izlediğim en iyi gerilim diyebilirim. Kurgusu güzel, oyunculuk gerçekçi, ortam da yeterince korkutucu, yani bundan iyisi Şam'da kayısı :) 16 yaşındaki Rebecca en iyi arkadaşı Lucy'le yeni okul döneminin heyecanını yaşamaktadır. Ancak okula yeni gelen Ernessa, Lucy'nin ondan uzaklaşmasına sebep olur. Ernassa'nın tuhaf tavırları onu rahatsız etse de bunun sebebinin Lucy'i kıskanmak olduğunu düşünmektedir. Okulda tuhaf durumlar giderek artmakta ve Rebecca gittikçe Ernassa'dan daha da kuşkulanmaktadır. 




YANAR DÖNER OJE RIMMEL METAL RUSH 2257

Aslında ojede biraz daha naturel tonları tercih ediyorum ama arada böyle değişik tonları da tırnaklarımda görmek beni mutlu ediyor. Ojenin renginde sarılık, morluk, yeşillik var; ışığa ve açıya göre renkler farklı görünebiliyor. Bu tonları sevenlere tavsiye ederim.

TAM BUĞDAY UNLU HİNDİSTAN CEVİZLİ KEK

Geçenki yazımda bahsettiğim tam buğday unlu hindistan cevizli kek ile karşınızdayım :) İlk kez tam buğday unuyla kek deniyorum ve beyaz undan çok daha güzel bir dokuya sahip oldu kekim. Ancak hindistan cevizini bu keke çok yakıştıramadım. Bence havuçlu cevizli kek tam buğday unuyla süper olur. Bir ara da onu deneyeyim bari :) Şimdi malzemelerimize geçelim:
3 yumurta (oda sıcaklığında)
1 su bardağı süt (oda sıcaklığında)
Yarım su bardağı sıvı yağ
Yarım su bardağı şeker
1 pk. hamur kabartma tozu
1 pk. vanilya
2,5 su bargağı tam buğday unu

Yumurta ile şekeri iyice çırpın.  Sonra sıvı malzemeleri ekleyin ardından da kuru malzemeleri ekleyin. 170 derece önceden ısıtılmamış fırında 40-45 dk. pişirin.

7 Ağustos 2014 Perşembe

KIŞ UYKUSU



Altın Palmiye ödüllü, medarı iftiharımız Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Kış Uykusu, küçük bir otelde yaşayan Aydın, eşi, ablası ve onların çalışanları etrafında şekillenen bir film. Aslında uzun uzadıya size filmi anlatmak istemiyorum çünkü konusudur, karakterlerdir birçok yerde anlatılıyor. Ben daha çok kendi hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. 3 saat süren bir film ancak insan hiç anlamıyor bu 3 saatin nasıl geçtiğini; diyaloglar, filmin ortamı kendisine çekiyor. Her karaktere bir şekilde değinilmiş kimse es geçilmiyor. Herkes bir ölçüde kötü, bir ölçüde iyi. Bir an ona hak veriyorsun, bir an diğer karaktere yakınlık duyuyorsun; bu filmin sonuna kadar böyle devam ediyor ve kimseye tam anlamıyla kızamıyorsun ya da tam anlamıyla sevemiyorsun. Yani tamamen hayattan kişiler filmin karakterleri. Haluk Bilginer'i izlemeyi normalde sevmem ama bu filmde gerçekten bildiğim, hep aynı şekilde oynayan (tabii ki bana göre) Haluk Bilginer gitmiş yerine bambaşka bir kişi, filmin baş karakteri Aydın gelmiş. İzlerken hayran olmamak elde değil. Melisa Sözen'i bu filmde çoğu kişi beğenmemiş ben o kadar yargılayıcı bakmadım ama Bir Bulut Olsam dizisinde oynadığı Narin karakterine çok benzettim filmdeki halini, o yönden yeni bir bakış açısı verememiş gibi geldi, ama yine de ben onu da çok beğendim. İmamı oynayan Serhat Kılıç ise ayrı bir oyunculuk başarısı göstermiş. Filmin çekildiği otel ve mevsimin birbirine uyumu ise mükemmeldi. İnsanın oralara gidip inzivaya çekilesi geliyor. Şimdilik filmle ilgili aklıma gelenler bunlar, ama kesinlikle gidip izleyin derim. Umarım Oscar'ı da alır, gerçekten hak ediyor çünkü.

MISIR UNLU TUZLU KEK, KURU ÜZÜMLÜ KURABİYE

Karanlık, fırtınalı, yağmurlu, serin bir günden merhabalar... Havanın serinlemesi güzel oldu ama kaç senedir böyle bir fırtına görmemiştim. Pencereden dışarı bakarken bile içim ürperdi.Tabi evden çıkmak da mümkün olmadı. Arkadaşımla buluşacaktım ama yağmurun başlaması üzerine ikimiz de tedirgin olup başka bir güne erteledik. Eee kötü havada napılır, mutfakta mamalar hazırlanır :) Bu mamalar daha önceden hazırladığım ama sizlerle paylaşamadığım mamalar. Şimdi fırında tam buğday unlu hindistan cevizli kek yavaş yavaş pişiyor. Onu da daha sonra paylaşayım, hele bi şunları sizlerin de beğenisine sunayım dedim.
İlk tarifim Mısır Unlu Tuzlu Peynirli Kek (İsim de pek uzun oldu)
3 yumurta (oda sıcaklığında)
1 çay kaşığı tuz
1 su bardağı yoğurt (oda sıcaklığında)
Yarım su bardağı sıvı yağ
1 pk. hamur kabartma tozu
1 su bardağı mısır unu
1 su bardağı beyaz un
1 su bardağı beyaz peynir (mümkünse yarım yağlı)
Nane, maydanoz, dereotu (tercihe bağlı)
Üstü için susam

Yumurta ve tuzu iyice çırpın, sonra yoğurt ve yağı ekleyin. Unları ve hamur kabartma tozunu ekledikten sonra yeşillikleri ve beyaz peyniri de hamurunuza katın. Üzerine susam serpip, 170 derece daha önceden ısıtılmamış fırında 40-45 dk. pişirin.

İkinci tarifimiz ise anne kurabiyesi
1 yumurta
Yarım paket margarin
1 su bardağı pudra şekeri
2 kaşık yoğurt
Kuru üzüm
1 pk. hamur kabartma tozu, 1 pk. vanilya
Aldığı kadar un


Yumurta, margarin, şeker ve yoğurdu birbirine karışana kadar elinizle ya da çatalla çırpın. Sonra kuru malzemeleri ekleyin. 170-180 derece fırında 20 dk. pişirin. Afiyetler olsun :)

15 Haziran 2014 Pazar

BRİDA ve PUSLU KITALAR ATLASI

Durulmayan bir ülke gündemiyle karşı karşıyayız. Kaç senedir çalan savaş tamtamlarına karşı insan kendini kapatmaya çalışsa da olmuyor. Hergün yeni bir olay, hergün yeni bir belirsizlik yuvarlanıp gidiyoruz. Böyleyken savaştan korkmadığını iddia eden tuhaf canlılar türemiş etrafta, yaşanan olayların söylentiden ibaret olduğunu da söylüyor bunlar, ilginç...
Son okuduğum iki kitap. Bir tanesi Brida, Paulo Coelho'nun kitabı. Daha önce Paulo Coelho okuyanlar bilir, kendisi mistik şeylerle ilgili yazmayı daha çok seviyor ya da tercih ediyor. Bu kitapta cadı olmaya karar veren, 6. hissi kuvvetli bir kızın hikayesi anlatılıyor. Diğer romanlarıyla bu açıdan benzerlik gösteriyor. Yine sonsuz aydınlanmayı bulmak isteyen biri ve ona yardımcı olan karakterler. Güzel bir kitaptı ama ben artık bu tarz konulardan sıkılmışım galiba o yüzden son kısımlarını biraz atlayarak okudum ne yalan söyleyim.
Diğer kitabımız ise Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar'ın... Daha önce İhsan Oktay Anar okumamıştım. Yazarla ilk tanışma kitabım oldu ve tanışıklığımızın süreceğini de böylece anlamış oldum. İlk birkaç sayfayı okuduğumda cümlelerin griftliği, hayali tarzda anlatım, karakterleri hemen oturtamamam beni biraz panikletse de 30-40 sayfa sonra kitap su gibi akmaya başladı. Normalde böyle fantastik şeyleri sevmem ve okurken sıkılırım ama anlatımı o kadar insanı içine çekiyor ki hiç sıkılmadım diyebilirim. Tabi arada sırada bilmediğim Osmanlıca kelimeler karşıma çıkmadı değil ama onlar da hikayenin bütünlüğünde eriyip gidiyordu. Daha önce okumamış olanlara tavsiye eder, sıkıntısız, güneşli bir Pazar dilerim.

15 Mayıs 2014 Perşembe

....

Aslında söyleyecek o kadar şeyinin olup hiçbir şey söyleyememek, içinden geçenleri ifade edecek söz bulamamak belki... Birkaç senedir sayelerinde zorunlu olarak öğrendiklerimize maden ocağıyla ilgili bilgiler de eklendi. 250 bin dolara alınabilecek bir yaşam odasının en az 40 işçiyi kurtarabileceğini ama para babalarımızın senede bir değiştirecekleri lüks arabanın 40 hayattan daha değerli olduğunu da... Ne de olsa çok fazla insan var sırada bekleyen ölmek için. Fakirin kaderi bu, ÖLMEK...

4 Mayıs 2014 Pazar

72. KOĞUŞ ve AMERİKAN RAPSODİ

Pazar günü film izlemek isteyenler için tavsiye edebileceğim iki film. 72. Koğuş'la başlayalım. Orhan Kemal'in aynı adlı eserinden sinemaya aktarılmış bir film. Başrollerde Yavuz Bingöl, Hülya Avşar, Kerem Alışık, Songül Öden var. Daha önceki sinema filminde kaptanı Kadir İnanır canlandırmış, onu izlemediğim için bir karşılaştırma yapamayacağım. Genel olarak beğendiğim bir film oldu. Yavuz Bingöl'ün Karadeniz şivesinden zaman zaman kopmasına rağmen rolünü güzel yaptığını düşünüyorum. Hülya Avşar için ise aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Film süresince Hülya Avşar gençken daha iyi rol yapıyordu diye düşünmeden edemedim. Songül Öden'den bahsetmeden geçemeyeceğim. İlk kez Gümüş dizisinde izlemiştim Songül Öden'i ve hiç beğenmiyordum kendini de, oyunculuğunu da... Gel zaman git zaman bu düşüncem değişmeye başladı. Hatta Umutsuz Ev Kadınlar'ına denk geldiğimde bazen sırf onun sahnesi için baktığım oldu. Bu filmde ise rolüne cuk oturmuştu. O kadar güzel ve masumdu ki... Ve büyük usta Ahmet Mekin, sadece gözlerle nasıl rol yapılabileceğini bir kez daha sayesinde görmüş olduk. Keşke ustayı, projelerde daha çok görebilsek. 1940lı yıllarda yokluk, açlık içindeki bir koğuş, yiyecek bir lokma ekmeğe bile hasret insanlar, açlığın insanı düşürdüğü durumlar ve bundan yararlanan insan müsveddeleri... Filmi izledikten sonra yorumlara baktığımda kitapta olmayan tecavüz sahnesinin filme eklendiğini ve bununla prim yapılmaya çalışıldığını okudum. Halbuki bu sahne olmadan da anlatılanlar dikkat çekici ve rahatsız ediciydi. Filmi izlememiş ve henüz kitabı okumamışlara kitabı okuduktan sonra filmi izlemelerini tavsiye ederim. 

"Açlığın olduğu yerde zalim, zalimin olduğu yerde açlık vardır."
 

"Hayat dediğin alçak bir kapı.öyle ki geçmek için eğilmek gerekir.İnsan gibi insan olan eğilmez.Vurur kazmayı kapıya yıkıp geçer. Lakin beş parmağın beşi bir değil. Kimine sürünmek bile dokunmaz, hayatın imtihan kapılarından geçsin yeter."

 Diğer filmimiz Amerikan Rapsodi, uzun zamandır bu kadar odaklanarak film izlememiştim. Gerçek bir hayat hikayesine dayanan filmde, Macaristan'da Stalin'in hüküm sürdüğü dönemlerde, Macaristan'dan Amerika'ya kaçmak zorunda kalan bir ailenin geride bebeklerini bırakmaları anlatılıyor. Bebek, büyükannesi tarafından bir aileye emanet ediliyor. Aile, küçük kıza kendi kızları gibi bakıyor ve onu çok seviyorlar. Kız 6 yaşına geldiğinde ise artık gerçek ailesinin yanına dönüyor. Küçük kızın gerçek ailesine, onların çevresine alışmaya çalışması, Macaristan'daki ailesini özlemesi, büyüdükçe gerçekte ait olduğu yeri bulmaya çalışması bu sırada annesiyle yaşadığı çatışmalar çok güzel verilmiş. Film boyunca gözyaşlarımı tutamadım, Macaristan'da kıza kendi çocukları gibi bakan aileye ayrı üzüldüm, kızın gerçek ailesine ayrı, kıza ayrı... Çok güzel bir filmdi, izlememiş olanlara tavsiye eder; huzurlu, neşeli, güzel bir Pazar günü dilerim.