4 Ekim 2015 Pazar

SAHAF FESTİVALİ


Güzel bir pazar gününden herkese günaydın... Bugün ne yapacağına karar verememişler için yazımı hemen hazırlamak istedim. Bu güneşli günde Sahaf Festivali'ni ziyaret ederek kendinize nostaljik bir atmosfer ve kitap kokusu hediye edebilirsiniz. Bu sene dokuzuncusu düzenlenen festival, ayın dokuzunda sona erecek. O yüzden acele edin derim ben. Bilmeyenler için festival Beyoğlu'nda, Tepebaşı'nda (TRT'nin hemen arkasında), Pera Müzesi'nin aşağısında.


Festivalde sadece eski kitaplar yok eski kartpostallar, posterler, 45'lik plaklar, eski fotoğraflar, dergiler var. Arka planda nostaljik müzikler sizi günümüzden alıp 70'lere, 80'lere götürüyor.


Bazı standlar biraz dağınık, bazıları daha düzenli, zaten kitap adlarına dikkatli dikkatli bakacağım diye gözlerim ağrıdı. Kitap fiyatları değişiyor standlarda olan kitapların fiyatları oldukça uygun.
Ama dediğim gibi çok dikkatli incelemek gerekiyor. Bazen hiç tahmin etmediğiniz tezgahlarda çok güzel kitaplar çıkabiliyor.

 

  Bu arada festivale katılan küçük kitapseverler de gözümden kaçmadı :) Çekirdekten yetişmek önemli tabii :) Ailelerin çocuklarını da bu tür etkinliklere getirmeleri çok güzel bence.
Gelelim benim aldıklarıma aslında aklımda herhangi bir kitap yoktu. Türk ve Dünya klasiklerini bulmaya odaklandım daha çok, ama düşündüğüm birçok kitap normal satış fiyatıyla neredeyse aynıydı, o yüzden ben de uygun fiyata bulabildiklerimi satın aldım. Yani eğer bestseller kitapları seviyorsanız çok fazla uygun fiyata kitap bulabilirsiniz ama daha farklı kitaplardan hoşlanıyorsanız, çok fazla seçenek olmayabilir ya da biraz daha fazla parayı gözden çıkarmalısınız.
Ve işte bulduğuma en sevindiğim şey, Erdal Öz imzalı Havada Kar Sesi Var. Yazarın Gülünün Solduğu Akşam kitabını lisede okumuş ve çok etkilenmiştim.Öylesine kitaplara bakarken, kitabın ikinci sayfasında Erdal Öz'ün imzasını görünce o kadar sevindim ki anlatamam ve en güzeli de 5 liralık kitaplar arasında buldum bunu.
Ordan ayrılmak da benim için ayrı zor oldu. Yaklaşık 2,5-3 saati orada geçirdiğim halde hala içimden bir ses sürekli biraz daha bak biraz daha diyordu, sanki bir şeyler kaçıracakmışım gibi :) Bence gidilip görülmesi gereken bir etkinlik. Herkese güzel, güneşli, neşeli, kitap kokulu Pazarlar dilerim.





1 Ekim 2015 Perşembe

TİYATRO - ANTABUS

Soğuk bir İstanbul sabahından merhabalar... Sıcaklardan bezginlik gelmişti ama bir hafta içinde bu kadar değişen hava beni şaşırttı hala ince şeyler giyme sevdasındayım, umarım hasta olmam. Sonbaharla birlikte tiyatro, konser sezonu da açılmış oldu ki sonbaharın sevdiğim yönlerinden birisi de budur, İstanbul da etkinlik takip etmek için biçilmiş kaftandır, her ne kadar yaşaması zor bir şehir olsa da etkinliğin alasını bulabileceğiniz yegane şehrimizdir. Bu kadar İstanbul güzellemesinden sonra postumuzun konusu Antabus'a geçelim. Seray Şahiner'in Antabus romanını okumuş ve çok beğenmiştim zaten bloğumda da yazmıştım. Tatbikat Sahnesi'nde oynanacağını geçen sezonda öğrenmiş ama gidememiştim. İçimde kalmıştı yani, bu sezon tekrar sahneleneceğini duyunca artık geciktirmeden gitmeye karar verdim. İyi ki de gitmişim mükemmel bir tek kişilik oyun izledim.İlk önce Tatbikat Sahnesine nasıl gidilir, bu konuda biraz bilgi vereyim çünkü ilk defa gideceğim için nette araştırma yaptım ama gerekli açıklamayı bulamadım. Sadece Levent Metro durağına çok yakın olduğu yazılmıştı. Tamam oraya yakın da ne tarafa doğru gidecektim bir Levent cahili olarak bilemedim. Sırf bu yüzden oyunun başlamasına bir saat kala Levent metro'dan inecek şekilde ayarladım kendimi. Bulmam uzun sürer de oyunu kaçırırım diye. Neyse çok uzattım. Metro'dan inince Levent Çarşı tarafından çıkış yapıyorsunuz. Sola doğru dönüp caddenin sonuna kadar gidiyorsunuz orada sağ tarafta Kahve Dünyasını göreceksiniz. Kahve Dünyasının sağından aşağı doğru yürüyün karşı kaldırımda sol tarafta Tatbikat Sahnesi yazan tabelayı göreceksiniz. Gelelim oyuna, Antabus, 3. sayfa haberlerinde görüp okuyup geçtiğimiz şiddet gören sayısız kadından biri olan Leyla Taşçı'nın hikayesini anlatıyor bize. Leyla Taşçı'yı da Nihal Yalçın (Yalan Dünya-Açılay) canlandırıyor diyecemeyeceğim yaşatıyor bize diyeceğim. Bu arada sahne dizaynı çok değişikti ve koltuklar dönebiliyordu, Nihal Yalçın farklı yerlerde oyunu sergilerken biz de günebakan çiçeği gibi o nereye giderse o tarafa dönüyorduk yani herkesin rahatlıkla oyunu izleyebileceği şekildeydi sahne. Tekrar oyuna dönecek olursak Nihal Yalçın sahnede tek kişiydi ama kitabın diğer karakterleri de sanki sahnede gibiydi onların dediklerini, yaptıklarını anlatırken o kadar kaptırıyordu ki sanki kocası Remzi, kızı Ayşe, annesi, babası, Hayri ağbi, tek aşkı Ömer sahnedeydiler. Kimi zaman gülerek kimi zaman üzülerek izledim oyunu ve izlediğim bu oyunun bazılarının gerçek yaşamı olması ne kadar acı diye düşündüm. Bu akşam bir gösterimi daha var, gitmek isteyen ama kararsız olanlar için hemen yazmak istedim, kesinlikle gitmeye değer bir oyun. Sevgilerle...


26 Eylül 2015 Cumartesi

ÜÇ KİTAP

Uzun zamandır kitap postu girmemişim, gerçi uzun zamandır post hazırlayamadım. Yaz bitti, yavaş yavaş sonbahar da kendini hissettirmişken en zevkli sonbahar etkinliğim kitap okumaya biraz hız verebildim. İlk kitabımız büyük usta Vedat Türkali'nin Bir Gün Tek Başına kitabı, kendisi yedi yüz küsür sayfa, biraz da o yüzden uzun zamandır kitap postu giremedim, çünkü kitabı bitirmem epeyce bir zaman aldı. 1960 darbesi öncesi yaşananları, Günsel ve Kenan aşkıyla yoğurarak anlatmış yazar. İstanbul Üniversitesi mezunu olduğum için anlatılan yerler gözümün önünde rahatça canlandı. Çınaraltında Kenan'la Günsel'in buluşmaları, gençlerin Beyazıt Meydanı'nda protesto yapmaları, Kenan'ın yayınevinin bulunduğu Cağaloğlu... İlk iki yüz sayfada kitabı sıkıcı buldum ama daha sonra olaylar gelişmeye başladı ve sonraki sayfaları merakla okudum. Kitabın sonu ise beni oldukça şaşırttı, işlerin bu hale gelmesini hiç beklemiyordum. Bazı yerler muğlak kaldı o açıdan beni rahatsız etti ama o dönemi merak eden ve akıcı bir kitap arayanlara tavsiyemdir, mutlaka okuyunuz.

"Bugün de mi yirmi dört saat? Neler oldu oysa? Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz."

"İnsanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır."

"Cin gibi bir oğlan. ‘okuman, yazman var mı?’ dedik. ‘Harfleri tanıyorum da birbirine vuramıyorum.’ dedi. Okuyamıyordu. Epeyi kaldı bizimle… Bir gün ‘ne vakit gözü açılacak, ne vakit gerçekleri görecek bu halk.’ gibisine dertleşiyoruz. ‘Baba’ dedi, ‘Bu millet de benim gibi, harfleri tanıyor da daha birbirine vuramıyor."

"Nerden nasıl geleceğini bilmeden gelecek dehşetli güzel günlere inanıyordu."
İkinci ve üçüncü kitaplar, daha çok çerezlik diye tabir edilen kitaplardan. Bir tanesi Filiz Aygündüz'ün Prens Prensesi Sevmedi kitabı. Filiz Aygündüz'ün Kaç Zil Kaldı Örtmenim kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Akıcı, hoş bir kitaptı ve bu kitabı da o kitaptan aldığım tada yakın bir tat alma ümidiyle aldım ama sonuç tam bir hüsran ne yazık ki :( Kitap tanıtımlarında da okuduğum derinliği bulamadım kitapta. Son derece yüzeysel ve sıkıcı bir kitaptı  ne yalan söyleyeyim. Tabii ki beğenenler elbette olmuştur ama benim için zaman kaybı olan bir kitaptı ve en kötüsü eğlenceli de değildi. Merak edenler için konusu şu şekilde: bağımlı bir kişiliğe sahip bir kadın karakter, bir adama aşık olur ve adam bunu itse de adamdan vazgeçemez.

Diğer çerezlik kitabımız ise Dişizofren Arkadaşlar Ev Halim. Bu kitapta en azından güldüğüm yerler oldu. Bu da oldukça yüzeysel bir kitaptı. Zaten yazar blogta yazdığı yazıları kitap haline getirmiş. Kilolu bir kız olan Zeynep, hoşlandığı çocuğu etkilemek için sürekli diyet yapmaya çalışır ama çocuğun ondan hoşlanması için kendisi olması yeterlidir. Tek seferde okunan, eğlenceli, kafa yormayan bir kitap arayanlar için uygun bir kitap.




14 Ağustos 2015 Cuma

ELLY HAKKINDA- DARBAREYE ELLY

İran sineması hep ilgimi çekmiştir. Amerikan filmlerindeki aksiyona alışmış bünyeye arada İran sinemasıyla nefes aldırmak lazım sanırım. Elly Hakkında filminin yönetmeni Asghar Farhadi'nin daha önce A Separation (Bir Ayrılık) filmini izlemiş ve çok beğenmiştim. Aslında Elly Hakkında'nın aynı yönetmen tarafından çekildiğini filmi izlemeden önce bilmiyordum o yüzden özellikle bir beklentiyle izlemedim filmi ancak inanılmaz beğendim. Dediğim gibi aksiyonseverlere gelecek bir film değil bu film, daha çok hayattan bir kesit sunuyor bize. Filmin konusuna gelecek olursak 3 çift ve o çiftlerden birinin çocuğunun öğretmeni olan Elly ve yurtdışından gelen Ahmet'ten (ikisinin arasını yapmak istiyorlar) oluşan bir grup 3 günlüğüne bir ev kiralayıp tatil yapmak için şehirden uzak bir yere gidiyorlar yani Amerikan filmi olsa seri katilin dadanmasına müsait bir başlangıç :) neyse kiraladıkları ev deniz kenarında sessiz sakin bir yerde. Elly'nin çocuklara göz kulak olduğu sırada çocuklardan biri denize düşüyor ve diğer çocuk ailelere haber veriyor. Çocuk suya düşerken ya da sudayken Elly'nin ne yaptığını bilmiyoruz. Çocuğu büyükler kurtarıyor ama Elly'i hiçbir yerde bulamıyorlar. Olayı polise bildirdiklerinde ise Elly hakkında ne kadar az bilgiye sahip olduklarını fark ediyorlar. Filmde en beğendiğim şey sanki bir film izlemiyorum da dışarıdan görünmeden olanları izliyorum gibi gelmesi. Güzel ve merak uyandırıcı bir film, meraklısına duyurulur.



9 Ağustos 2015 Pazar

TOPRAK - BUKET UZUNER VE ÇORUM MÜZESİ GEZİSİ

Temmuz kitap okuma açısından pek verimli geçmedi benim için. Tatil, bayram, koşuşturma derken ancak iki kitap okuyabilmişim. Bunlardan biri de Buket Uzuner'in Toprak kitabı. Önceki yazımda da bahsetmiştim aslında Temmuz ayında bu yazıyı hazırlamak istedim ama kısmet şimdiyeymiş. Buket Uzuner'in Su kitabının devamı olan Toprak, Hititlerin anayurdu olan Çorum'da geçiyor. Tarihi eser hırsızlarının peşine düşen Defne Kaman bu sefer Çorum'da kayıplara karışıyor. Küçük bir şehir olan Çorum'da Defne Kaman'ın bulunması için vali, emniyet müdürü, herkes seferber oluyor. Defne'nin kaybolduğunu duyan Defne'nin büyükannesi Umay Nine de aramalara yardımcı olmak için Sahaf Sabahat ile Çorum'un yolunu tutuyor. Bu sırada Yazılıkaya'da ortaya çıkan bir geyik efsanesi Çorum'da dilden dile dolanıyor. Serinin ilk kitabı olan Su'da yunus parklarına dikkat çeken Buket Uzuner, bu sefer tarihi eser kaçakçılığı ve toprağın kutsallığına dikkat çekmiş. Kitapta Hititlerle, doğayla ilgili çok güzel bilgiler verilmiş; bu bilgiler, kitapta karakterlere gayet güzel bir şekilde söyletilmiş yani sanki bir ansiklopedi okuyormuş gibi olmadım, açıkçası bu yönden çok beğendim. Şamanlığa ilk kitap kadar değinmemiş. Hatta sanki kitap çok uzatılmış gibi geldi bana bu sefer. Defne Kaman'ın ortaya çıkışı falan da çok aceleye gelmiş, son bölüme sıkışmış gibi. Yazarın içinde bulunduğu dönemden dolayı belki de böyle olmuştur (Toprak kitabında kendisi şöyle yazmış: "Kamlık ya da Paganlık unsurlarından biri olan Toprak/Yer her zaman kurban talep etmiş ve almış" ve kendisi kitabı yazdığı dönemde annesini kaybetmiş). Kitabın sonunda çok güzel referanslar bölümü var, konuyla ilgili daha çok araştırma yapmak isteyenler buradan faydalanabilir. Ben birkaç tanesini gözüme kestirdim mesela. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu, olayın geçtiği yerin de memleketim olmasından ötürü daha bir severek okudum. Yıllardır gitmeyi isteyip de gidemediğim daha doğrusu sürekli ertelediğim Çorum Müzesi gezimi de yapmamı sağlamış oldu.
Şimdi gelelim postumuzun ikinci konusuna: Çorum Müzesi. Müzemiz, şimdiki binasında 2003 yılından beri ziyaretçilerini ağırlıyor, daha önce bu bina, okul ve hastane olarak kullanılmış. Hitit dönemi ağırlıklı olmak üzere birçok döneme ait eserler bulunuyor.Giriş 5 lira, müze karta ve maksimum kartı olanlara ücretsiz.


İçerisi 4 kattan oluşuyor ve her katta dönemlere göre sınıflandırılmış eserler var. Girişte bir kral mezarı bulunuyor. Sanki bizi karşılar gibi değil mi? Oldukça ürkütücü!

İçeride flaşsız olarak fotoğraf çekmeye izin veriliyor. Diğer katlarda da o kadar çok eser var ki dünyanın başka yerinde olsa bunlar tek bir müzede sergilenmezdi eminim. Düşünün gözyaşı şişeleri bile vardı. Takılar ise ayrı bir güzellikti, kadın her çağda kadın işte :)





Sadece bir eksikliği vardı bence, o da Müzenin çıkışındaki hediyelik eşya dükkanı. Çok yetersizdi, romanda hediyelik eşya dükkanından Kadeş antlaşmasının replikası var şeklinde anlatılmıştı. Ben de belki takıların benzerlerini orada satarlar diye ummuştum ama ne yazık ki orijinal birkaç şey dışında genelde hediyelik eşya dükkanlarında satılan basit şeyler vardı. Keşke bu işe birileri el atsa ne güzel de satar aslında, neyse fotoğraflarıyla yetineceğim artık napalım :( Uzun bir yazı oldu yine, ne kadar anlatsam yeterli olmaz aslında o yüzden tavsiyem gidip yerinde görmenizdir. Sevgilerle...

6 Ağustos 2015 Perşembe

SAHTEKAR - CHANGELING

Epeyce yoğun, sıcak geçen bir Temmuz ayından sonra hepinize merhaba. Ekşi Sözlükte 2015 Temmuzunun 2 ay sürmesi başlığına da rastlayınca hah dedim tek ben değilmişim böyle hisseden :) Temmuz ayında hazırlamak istediğim bir yazım daha vardı ama vakit bulamayınca Ağustosa sarktı yazım. Yakın zamanda onu da hazır edip sizlerin beğenisine sunacağım öhöm öhöm. Ondan önce dün izlediğim bir filmi sizlerle üzerinden zaman geçmeden paylaşmak istedim. Hatta film gece 2'de bitmeseydi biter bitmez yazacaktım :) Gerilim filmi diye tanıtıldığı için beklentim o yöndeydi, ha izlerken gerilmedim mi gerim gerim gerildim ama beklediğim yönde değildi bu gerilim. Normalde Angelina Jolie'nin olduğu filmleri pek izlemek istemem hatta ilk kez Angelina Jolie'nin rol aldığı bir filmi izledim sanırım. Burada fedakar bir anne Christine Collins'i canlandırıyor kendisi. 1920'li yıllar, Christine, işe gitmek için evden çıkıp 9 yaşındaki oğlu Walter'ı evde yalnız bırakıyor. Eve döndüğünde ise Walter'ı evde bulamıyor. Polise haber verdiğinde ise 24 saat beklemesi gerektiği söyleniyor. 24 saat sonunda yine çocuk ortaya çıkmayınca, olay araştırılmaya başlanıyor. Zaman geçtikçe olay basına yansıyor, kendilerinin kötülenmesini istemeyen o zamanın polis teşkilatı Walter'a benzeyen bir çocuğu Christine'e kendi çocuğu diye kabul ettirmek istiyor. Kadın kendi çocuğu olmadığını iddia ettikçe, kadını suçluyorlar ve en sonunda onu tımarhaneye kapattırıyorlar. Burdan sonrasını izleyecekler için anlatmak istemiyorum ama sonuna kadar merakla, heyecanla izlediğim bir film oldu. Gerçek bir hayat hikayesinden alınması, kadının çaresizliği beni çok fazla etkiledi. Çocuğu olanların ve bu tür olaylardan çabuk etkilenenlerin ise izlemeden önce iki defa düşünmesini tavsiye ederim çünkü iç açıcı bir film değil.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

FETHİYE

Yıllardır tatil deyince aklıma ilk gelen yer. Birkaç kez başka yeri de denedik ama Fethiye'de olduğu kadar rahat edemedik. Bunda Fethiye'nin tarihi bir özelliği olmasının yanı sıra doğal güzelliğinin de hala bozulmamış olması da etkili sanırım. Son birkaç yıldır tercih ettiğimiz pansiyon yerine bu sene Fethiye'nin bir beldesi olan Çalış'ı tercih ettik. Gittiğimiz pansiyondan (Çiğdem Pansiyon) çok memnunduk ancak şehir merkezine biraz uzak olduğundan bu sene tercihimizi Çalış'tan yana kullandık. Çalış'ta kaldığımız yer Çalış plajına oldukça yakın bir yerdi, o yüzden sabahları erkenden kalkıp deniz kenarında yürümek bana çok iyi geldi. Dalgaların sesi, denizin maviliği, insanların rahatlığı, parıldayan güneş senenin yorgunluğunu unutmamı sağladı. Kaç senedir Fethiye'ye gelmemize rağmen Çalış'ta görmediğimiz yerleri keşfettik bu sefer. Önceki gezilerimizde genellikle turlara katıldığımız için yorucu geçiyordu tatilimiz; bu sene ise çok koşturmadan, bir tura bağlı kalmadan rahat rahat tatilin tadını çıkarttık.


Size şimdi biraz Çalış'tan bahsedeyim. Belki hala tatil planı yapmamışlar vardır aranızda. Çalış, Fethiye merkeze 6 km uzaklıkta şirin bir belde. Uzun bir plajın kenarında oteller, pansiyonlar var. Genel olarak fiyatlar makul. Denizi biraz dalgalı ve çabuk derinleşiyor; o yüzden iyi yüzme bilmeyenler için uygun bir yer değil. Yüzme bilmeyenlere ya da durgun deniz sevenlere Ölüdeniz'i tavsiye ederim. Orada yüzmenin keyfi bir başka, dalgasız ve uzun süre derinleşmeyen bir denizi var. Çalış'a geri dönecek olursak uzun plajı boylu boyunca yürümek yaklaşık 45 dakika alıyor, yani mükemmel bir yürüyüş yolu. Ben yürüyüşümü sahildeki kafede (Keyif Kafe) bir kahveyle sonlandırıyordum.



 

Akşamları da aynı yürüyüş yolu üzerindeki birkaç yerde bir şeyler içtik. Bunlardan biri olan Hamsi Bar'ın otantik dekorunu çok beğendim.



Oturmayı düşündüğümüz bir yer daha vardı (Calisto) ancak onun hemen yanındaki barda (Lee's) büyük bir kalabalık olunca, orada da yer kalmamıştı. Bu kalabalığın sebebini anlamaya çalışırken, kırmızı takım elbiseli bir adamın şarkı söylediğini gördük. Eşim Rod Stewart'a ne kadar benziyor adam dedi, benzerini getirmişlerdir diye düşündük ama meğerse gerçekten Rod Stewart'mış adam :) Daha önce de Çalış'a gelmiş ve Lee's Barın sahibinin bir arkadaşıymış netten öğrendiğimize göre. Bu da ayrı bir enstantane oldu bizim için ama fotoğrafını çekmediğimiz için pişman oldum ben :) Birkaç akşam da Fethiye'ye gittik gezmek için. Çalış ve Fethiye arası minibüsler 5 dakikada bir kalkıyor ve 00:30'a kadar çalışıyor. Tekne taksiler de var Fethiye ve Çalış arasında çalışan ama biz birtürlü binemedik. Fethiye'de güzel nargile yapan yer arayan olursa Fethiye limanındaki Fora kafeyi tavsiye ederim. Fethiye çarşısı da (Paspatur) tarihi dokusuyla çok hoşuma gider. Bu sefer birkaç fotoğraf çekmeyi akıl ettim.

 



Fethiye'de her gittiğimde uğradığım ve takı aldığım bir takıcı var Naga diye Fethiye çarşısında şemsiyeli sokakta Gratis'e varmadan sol tarafta. Hem fiyatları uygun hem de çok güzel modeller var. Orası haricinde etnik takılar ve kıyafetler satan bir dükkan daha var, ürünleri güzel ancak orayı çok tavsiye etmem, hem fiyatları uçuk hem de içeride rahat rahat bakmanıza izin vermeyecek şekilde yardımcı olmaya(!) çalışıyorlar.



Epeyce uzun bir yazı oldu bu arada. Aslında Fethiye hakkında yazmak istediğim bir şeyler daha var belki ikinci bir yazı yazarım ya da bu konuda soruları olan varsa yorumlar kısmında sorabilirler elimden geldiğince yanıtlamaya çalışırım. Türkiye'nin güzelliklerinden biri olan Fethiye'yi görmenizi her daim tavsiye eder, huzurlu haftasonları dilerim.


KİRALIK AŞK


Yaz dönemi yine mısır patlağı gibi diziler çıkmaya başladı bütün kanallarda. Çoğu elenecek birkaç tanesi yeni sezona taşınacak, bir çoğunun ismi bile hatırlanmayacak kimbilir. Normalde çok fazla Türk dizisi izlemiyorum. Sebeplerini daha önceden de yazmıştım (dizilerin uzun saatler sürmesi, reklam arası dizi konulmuş gibi olması, dizi tutunca senaristlerin dizi bitmesin diye saçmalaması, normal hayatlardan ziyade olmayacak hayatlara insanların özendirilmesi vs.). Kiralık aşk'a ise tatile giderken otobüsteki televizyonda bir şey bulamayınca mecburen şans verdim ama şaşırtıcı bir şekilde hoşuma gitti. Uzun zamandır ilk kez bir Türk dizisini bekler oldum. Aslında hikaye yine çok alışılageldik, fakir kız-zengin çocuk aşkı. Bir kafede garson olarak çalışan Defne (Elçin Sangu), iş adamı Ömer'i (Barış Arduç) baştan çıkarmak için Ömer'in yengesi tarafından işe alınır. Ömer'in yanında yönetici asistanı olarak çalışmaya başlayan Defne, Ömer'i etkilemek için elinden geleni yapmaya başlar. İşte olay burada biraz  ilginçleşiyor Defne sıradan kızlar gibi değil; sakar, eli ayağına dolaşan, cin fikirli olmayan, bunları da kendine yakıştıran bir kız. Zaten Elçin Sangu'nun güzelliği insanı o kadar büyülüyor ki anlamadan diziye müptela oluyorsunuz. Ayrıca rolüne de çok yakışmış, oyunculuğu çok doğal. Nergis Kumbasar ise diziye çok güzel bir hava katmış, gerçekten onun sahnelerini ayrı bir severek izliyorum. Ömer'in iş ortağı Sinan'ı canlandıran Salih Bademci de (Öyle Bir Geçer Zamanki'nin Hakan'ı) rolüne cuk oturmuş.Güzel bir aurası var dizinin, yaz ekranı için gayet hoş bir dizi, bir bakın derim. Sevgilerle...

28 Haziran 2015 Pazar

ÜÇ KİTAP

Haziran ayının son yazısıyla herkese merhabalar. Haziranın da sonuna geldik artık, her ne kadar havalar sonbaharla yaz arasındaymış gibi seyretse de :) Bu havalarda napılır tabii ki kitap okunur, film izlenir :) Bu ay dört kitap bitirebildim. Önceki hızım olmasa da yine de kitap okuma hızımın artması beni mutlu ediyor. O yüzden blogda kitapları yazmak ya da okuduğum kitapları facebook'ta "Kitaplar" kısmına eklemek kendimi takip etme açısından iyi oluyor. 

İlk kitabımız Türk Edebiyatımızın büyük yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Cehennemlik kitabı. Olay İstanbul'da bir yalıda geçiyor. Hastalık hastası Hasan Ferruh Efendi, hastalıklarının ilacı olarak genç ve güzel Cazibe Hanım'la evlenir. Aynı yalıda 40'larında güzel ama hayata dair hırsları bitmemiş Ferhunde Hanım, onun yaşlı eşi Sabri Bey ve güzeller güzeli kızı Mahmure, oğlu Muzaffer, Ferruh Bey'in yakışıklı evlatlığı Şemsi, Ferruh Bey'in kambur ve çirkin kızı Atıfet de (Şemsi'yle nişanlıdır) yaşamaktadır. Yaş ya da görünüş itibariyle birbirine uymayan çiftlerden oluşan yalı daha sonra pembe dizilerdeki kimin eli kimin cebinde belli değil bir ortama dönüşür. Esprili bir dille başlayan kitap sonunda bir trajediye dönüşür. Bana sonu çok romantik gelse de olmayacak bir hikaye değildir kitapta yer alan. Klasik Türk Edebiyatının seven herkese tavsiye ederim.
İkinci kitabımız Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler-Yalçın Tosun. Kısa kısa öykülerden oluşan bir kitap. Yalçın Tosun daha önce okumamıştım ama yazı tarzını, hikayeleri kurgulayışını oldukça beğendim. Öyküler oldukça kısa olduğu için metroda iki durak arasında bile bir öykü bitirilebildim. Eşcinsellikten, enseste; aile içindeki iletişim kopukluğundan, aldatmaya, birçok konu ele alınmış ve başarılı bir şekilde işlenmiş. Merak edenlerin okumasını şiddetle tavsiye ederim.
Son kitabımız Feyza Hepçilingirler'in İşte Gidiyorum-Göç Öyküleri. Bu kitabı okumam tam da Kazım Koyuncu'nun ölüm yıldönümüne denk geldiğinden sanırım, başucumda kitabı her gördüğümde, onun İşte Gidiyorum şarkısı çaldı zihnimde. Gidenlerin öykülerinden oluşan, bir çırpıda bitirilmek istenen bir kitap. Struma gemisiyle yaşadıkları cehennemden kurtulmaya çalışan bir çift, Ermeni tehcirinde oradan buraya sürüklenen aile, 6-7 Mayıs olayları, hem Rumların hem Türklerin gözünden anlatılan mübadele dönemi, Kıbrıs Barış Harekatı esnasında yurtlarından koparılan Yunanlılar, İran'daki rejim değişikliğinden kaçanlar; hepsi bu kitapta. Birçok öyküyü soluk almadan okudum desem yeridir.


13 Haziran 2015 Cumartesi

BEBEK BATTANİYESİ



İşte sabrımın son örneği: bebek battaniyesi. Arkadaşım Zeynep'in minik Ece'si için bu battaniye. Aslında çok uzun zamandır elimdeydi  ancak bitirebildim. Motifle bir şey yapmak pek benim harcım değilmiş bunu da öğrenmiş oldum :) Bir ara elimden bıracak oldum başka şeylere gönlüm kaydı ama bırakırsam bir daha elime almam diye devam ettim. Ve ta ta taaa sonunda bitirmiş oldum. Güzel günlerde kullansın güzel arkadaşım ve minişi bunu :)