Çok uzun zaman oldu yazmayalı... Elim gitmedi, yüreğimden başka bir şeyler geçerken burada kitap, gezi, makyaj veya herhangi bir konu hakkında bir şey yazmak gelmedi. Her ne kadar ülkemizin durumu hala sabit değilse de artık bir yerden başlayım dedim.
Son zamanlarda bir heyecan içindeyim, tatlı bir heyecan, yorucu, meraklandırıcı, az biraz da korkutucu... Yıllardır hayalini kurduğum sevdama-öğretmenliğe kavuşmak üzereyim inşallah; öğrencilerimi daha görmeden seviyorum, gideceğim yeri şimdiden merak ediyor biraz endişelensem de yeni bir coğrafyada yeni bir hayata başlamak beni heyecanlandırıyor; eşimden uzak kalacağım düşüncesi beni üzse de atalarımızın güzide sözü "sayılı gün çabuk geçer" içimi az da olsa rahatlatıyor ve içimden dua ediyorum Allah başka türlü ayrılık, sıkıntı vermesin. Yarın sonuçlar belli oluyor belki yeniden döndüğüm bloğuma yine bir süre ara verebilirim, kalacak yer ve internet sorunum çözülür çözülmez yazılarıma hız vereceğim. Benim için dua edin olur mu, sevgilerle...
8 Eylül 2013 Pazar
13 Temmuz 2013 Cumartesi
BİR CAN DAHA AYRILDI ARAMIZDAN...
Öldürmeyeceksin!!! Bütün semavi dinlerde insan hayatı kutsaldır, insan biriciktir ve Allah'ın bir yansımasıdır, can almak sadece Allah'a mahsustur.
Ali İsmail Korkmaz...
19 yaşında bir üniversite öğrencisi, biber gazından kaçmak için girdiği bir ara sokakta vahşice katledildi. Benim fotoğrafına bakmaya kıyamadığım çocuğu döve döve öldürdüler. Anne değilim henüz, belki bilmem annesinin ne hissettiğini, ne kadar acı çektiğini ama ablayım, kardeşim yaşındaki Ali'nin öldüresiye dövüldüğünü, doktor kapısından çevrilip hastane bankında sabaha kadar beklediğini ve artık en son aşamaya geldiğinde müdahale edildiğini düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum. Hangi vicdanda, hangi dinde yer alır savunmasız bir insana saldırmak; hangi yemine, hangi insanlığa sığar sana gelmiş insana yardım etmeme...
Annesinin yavrusunun kokusunu alabilmek için Ali'nin montunu üzerinden çıkarmaması, babasının Ali'nin resmine sarılarak ağlaması gözümün önünden gitmiyor, bir de onun o ışık ışık gözleri, güzel gülümsemesi. Ali ayrıldı aramızdan halbuki ne kadar çok dua etmiştim Allah onu sevdiklerine, gençliğine bağışlasın diye olmadı... Peki ona bunu yapanlar... Allah'tan dileğim iki dünyada da gün yüzü görmesinler!!
Ali İsmail Korkmaz...
19 yaşında bir üniversite öğrencisi, biber gazından kaçmak için girdiği bir ara sokakta vahşice katledildi. Benim fotoğrafına bakmaya kıyamadığım çocuğu döve döve öldürdüler. Anne değilim henüz, belki bilmem annesinin ne hissettiğini, ne kadar acı çektiğini ama ablayım, kardeşim yaşındaki Ali'nin öldüresiye dövüldüğünü, doktor kapısından çevrilip hastane bankında sabaha kadar beklediğini ve artık en son aşamaya geldiğinde müdahale edildiğini düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum. Hangi vicdanda, hangi dinde yer alır savunmasız bir insana saldırmak; hangi yemine, hangi insanlığa sığar sana gelmiş insana yardım etmeme...
Annesinin yavrusunun kokusunu alabilmek için Ali'nin montunu üzerinden çıkarmaması, babasının Ali'nin resmine sarılarak ağlaması gözümün önünden gitmiyor, bir de onun o ışık ışık gözleri, güzel gülümsemesi. Ali ayrıldı aramızdan halbuki ne kadar çok dua etmiştim Allah onu sevdiklerine, gençliğine bağışlasın diye olmadı... Peki ona bunu yapanlar... Allah'tan dileğim iki dünyada da gün yüzü görmesinler!!
14 Mayıs 2013 Salı
HATAY'A ATEŞ DÜŞTÜ VE BİZ SEYİRCİ BİLE KALMADIK
11 Mayıs 2013....
Sadece 3 gün önce, biz belki de daha tam güne uyanamamıştık ya da kahvaltı masalarımızda haftasonu keyfi yapıyorduk ki insanlar alev topuna dönüştü, belki anlık bir korku yaşadılar sonrası karanlıktı, belki son anda akıllarına sevdikleri geldi, bir gün sonra birlikte anneler gününü kutluyacakları evlatları ya da anneleri, belki küçücük çocuklarının son sesi çınladı kulaklarında ya da o pis yanık, is kokusunu duydular en son ... Ne hissettiler, ne kadar korktular, ne anladılar son andan bilmiyorum...
Bir teyze ellerini arşa kaldırmış, o bombanın patladığı çukurun içinde... Bir baba yanmış çocuğunun başında ağlıyor... Bir yerde kafası kopmuş bir beden... Bir tarafta kolunu kaybetmiş ama elinde telefonla yakınlarına haber vermeye çalışan toz toprak içinde kalmış bir amca... Sadece birkaç fotoğraf gördüm ve uykularımın kaçmasına yetti. O anı yaşayan, yakınlarını kaybedenleri düşünemiyorum bile.
Birkaç gündür aklımda onlar... Belki çoğu kişi unuttu bile orada hala dumanı tüten ateşi çünkü kendi evlerinde değildi ya onlara dokunmayan yılan bin yaşasın ya hem canım fenerbahçe galip oldu bundan ala mutluluk mu var ne var her yerde olabilir böyle şeyler zaten gayet doğal. Amerikalı Sierra'nın öldürülmesini günlerce konuştuk (yanlış anlaşılmasın insan hayatı her zaman kıymetlidir benim gözümde), Amerika'daki patlamada ölenleri konuşmak için canlı bağlantılar yaptık, onu bırakın bilmem kim neresine ne yaptırmış, hangi diyeti yapmış da bilmem kaç kiloya inmişle yattık kalktık; 100'lerce insanımız öldü ve akşamına herkes "Ben Bilmem Eşim Bilir"i, "Survivor"ı izledi. Reyhanlı halkı yalnız bırakıldı, başlarına gelenler yetmezmiş gibi üstlerine kalın bir perde örtüldü ki ne kadar yakarırlarsa yakarsınlar ne kadar ağlarlarsa ağlasınlar ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar duyulmasın diye. Düşünsenize kabus gibi, ne yapsanız uyanamıyor ne yapsanız sesini duyuramıyorsunuz. Kendi memleketinizde bir mülteci (!) kadar değeriniz yok. Ölmüşsünüz, kalmışsınız kimsenin umrunda değil yeter ki koltuklar sağlam olsun, büyüklerimiz (!) yerinden edilmesin. Hala Suriyeli bebekler deniyor da 2 yaşında teyzesine sarılarak yanmış minik Fatma Nur'dan bahsedilmiyor. Bize sığınanı nasıl göndeririz deniyor da sınırlarımızdan geçerek savaşıp akşam Hatay'a dönen silahlı ne idüğü belirsiz vahşiler karşısında vatandaşımız savunmasız bırakılabiliyor. Patlamadan birkaç gün önce mobese kameraları her ne hikmetse bozuluyor ve her ne hikmetse daha önce o civara tezgah açan Suriyeli mülteciler o sırada görünmüyor.
Reyhanlı'da insanlar dünyada cehennemi yaşadı, ölenler bir kez yandı, kalanlar hala yanıyorlar...
"Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen. " Halil Cibran
Sadece 3 gün önce, biz belki de daha tam güne uyanamamıştık ya da kahvaltı masalarımızda haftasonu keyfi yapıyorduk ki insanlar alev topuna dönüştü, belki anlık bir korku yaşadılar sonrası karanlıktı, belki son anda akıllarına sevdikleri geldi, bir gün sonra birlikte anneler gününü kutluyacakları evlatları ya da anneleri, belki küçücük çocuklarının son sesi çınladı kulaklarında ya da o pis yanık, is kokusunu duydular en son ... Ne hissettiler, ne kadar korktular, ne anladılar son andan bilmiyorum...
Bir teyze ellerini arşa kaldırmış, o bombanın patladığı çukurun içinde... Bir baba yanmış çocuğunun başında ağlıyor... Bir yerde kafası kopmuş bir beden... Bir tarafta kolunu kaybetmiş ama elinde telefonla yakınlarına haber vermeye çalışan toz toprak içinde kalmış bir amca... Sadece birkaç fotoğraf gördüm ve uykularımın kaçmasına yetti. O anı yaşayan, yakınlarını kaybedenleri düşünemiyorum bile.
Birkaç gündür aklımda onlar... Belki çoğu kişi unuttu bile orada hala dumanı tüten ateşi çünkü kendi evlerinde değildi ya onlara dokunmayan yılan bin yaşasın ya hem canım fenerbahçe galip oldu bundan ala mutluluk mu var ne var her yerde olabilir böyle şeyler zaten gayet doğal. Amerikalı Sierra'nın öldürülmesini günlerce konuştuk (yanlış anlaşılmasın insan hayatı her zaman kıymetlidir benim gözümde), Amerika'daki patlamada ölenleri konuşmak için canlı bağlantılar yaptık, onu bırakın bilmem kim neresine ne yaptırmış, hangi diyeti yapmış da bilmem kaç kiloya inmişle yattık kalktık; 100'lerce insanımız öldü ve akşamına herkes "Ben Bilmem Eşim Bilir"i, "Survivor"ı izledi. Reyhanlı halkı yalnız bırakıldı, başlarına gelenler yetmezmiş gibi üstlerine kalın bir perde örtüldü ki ne kadar yakarırlarsa yakarsınlar ne kadar ağlarlarsa ağlasınlar ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar duyulmasın diye. Düşünsenize kabus gibi, ne yapsanız uyanamıyor ne yapsanız sesini duyuramıyorsunuz. Kendi memleketinizde bir mülteci (!) kadar değeriniz yok. Ölmüşsünüz, kalmışsınız kimsenin umrunda değil yeter ki koltuklar sağlam olsun, büyüklerimiz (!) yerinden edilmesin. Hala Suriyeli bebekler deniyor da 2 yaşında teyzesine sarılarak yanmış minik Fatma Nur'dan bahsedilmiyor. Bize sığınanı nasıl göndeririz deniyor da sınırlarımızdan geçerek savaşıp akşam Hatay'a dönen silahlı ne idüğü belirsiz vahşiler karşısında vatandaşımız savunmasız bırakılabiliyor. Patlamadan birkaç gün önce mobese kameraları her ne hikmetse bozuluyor ve her ne hikmetse daha önce o civara tezgah açan Suriyeli mülteciler o sırada görünmüyor.
Reyhanlı'da insanlar dünyada cehennemi yaşadı, ölenler bir kez yandı, kalanlar hala yanıyorlar...
"Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen. " Halil Cibran
7 Mayıs 2013 Salı
REHA ÇAMUROĞLU-SON YENİÇERİ, KALEM EFENDİSİ, ŞAH İSMAİL
Çoktandır kitap postu giremiyorum ve sanki bloğumda bir şeyler eksikmiş gibi geliyor. Aslında kitap okumaya ara vermedim ama kitap yorumu yapmak için fırsat bulamadım. O yüzden bugün hazır başlamışken 3 kitabı bir arada yorumlayayım istedim. Daha önce Reha Çamuroğlu'nun Nazar romanını okumuş ve burada yorumlamış ve ne kadar beğendiğimi belirtmiştim. Nazar kitabından sonra Şah İsmail'e başladım. İran Şahı Şah İsmail'in doğumu, çocukluğu, annesiyle ilişkisi, tahta çıkışı, hırsları ve bilgeliği çok güzel anlatılmış. Şah İsmail'i okurken o döneme ait inanışları, tarihi olayları da bir bir yaşadım gibi. Şah İsmail'e bazen kızdım bazen hak verdim. Yavuz Sultan Selim'le mektuplaşmaları ve Yavuz Sultan Selim'in zafer kazandığı Çaldıran Savaşı ile son bulan kitap beni epeyce etkiledi. Yazarın dili duru ve akıcı. Normalde bu kadar olaya odaklanan kitaplardan sıkılırım ama bu kitaptan sıkılmadım, kolaylıkla okudum.
Gelelim ikinci kitabımıza: Son Yeniçeri. Bize hep yeniçerileri uzlaşılmaz, devlet düşmanı, yeniliklere karşı bir grup olarak anlattılar yıllarca. Bu romanı okuduğumda yeniçerilere bakış açım değişti. Her grupta olduğu gibi onların arasında da şerefli, namuslu insanlar ve tam tersi kişiler olduğunu anladım. Belki de bir tane çürük domates tüm kasayı heba eder denildiği gibi çürük kişilerin davranışları da yeniçerilerin bu şekilde anlatılmasına sebep oldu neyse yani kısacası yine tarihi bir roman. Osmanlı'nın son dönemlerinde Yeniçeri Ağası Arif Ağa'nın Rusya ile yapılan savaşlardan birinde Rus bir delikanlıyı esir almasıyla roman başlıyor. Bu delikanlı daha sonra ailenin ayrılmaz bir üyesi oluyor. Rus delikanlının esir alındığı gün Arif Ağa'nın oğlu Sabit doğduğundan, Arif Ağa ona ayrı bir önem veriyor. Arif Ağa, dürüst, iyi niyetli; bir o kadar da disiplinli birisi. Oğlu Sabit büyüdüğünde ve Yeniçeri Ocağına katıldığında devlet ve yeniçeriler arasındaki ipler iyice geriliyor ve olay II. Mahmut'un Yeniçeri Ocağını kaldırmasına kadar gidiyor. Bu romanı Şah İsmail'den daha çok beğendim. Anlatım yine sürükleyici; savaşlar, yeniçeri ocağı ile ilgili bilgiler, diyaloglar gerçekten insana bulunduğu yeri unutturacak nitelikte. Sayfaları çevirirken kendimi o dönemde, o kişilerle birlikteymişim gibi hissettiğim çok oldu.
Ve son kitabımız Kalem Efendisi; bu kitap Son Yeniçeri kitabının devamı. Yeniçeri Ocağı kanlı bir şekilde kaldırıldıktan sonra ortadan kaybolan Sabit'in eve geri dönmesiyle romanımız başlıyor. Sabit Ağa artık kerli ferli bir adam, yanında küçük bir oğlan çocuğuyla eve dönen Sabit Ağa sevinçle karşılanıyor. Küçük çocuk Ali Arif büyüyor ve devlette nüfuzlu bir memuru oluyor. Yıkılmanın eşiğinde bir imparatorluğun son dönemi Sabit Ağa'nın özlü sözleri, Ali Arif'in duygusal ve hırslı dünyası etrafında çok güzel resmedilmiş.
“İki yumurta tokuşur Ali Arif. Biri kırılırsa diğeri çatlar. Sonuçta kazanan kim olur biliyor musun? Üçüncü yumurta”
“Ne yaptık, Et Meydanı’nında merdane cenk ettik. Aslanlar gibi bire dört, bire beş vuruştuk. Kırdık, kırıldık...Osmanlı’nın kaderi için vuruştuk, kendi kaderimiz için vuruştuk. Mağlup olduk.
Peki yoldaşlar sorarım size Mahmud galip mi geldi? Efendisinin kaderi kölesinin alnında yazılıdır. Moskof gelmiş İstanbul kapılarını yoklar, Mısır paşası ‘İstanbul’u alsam mı, almasam mı?’ diye istiarelere yatar. Mahmud bir Fransız’a döner, bir İngiliz’e döner yalvarır. Emin olun gün gelir, Moskof’tan da medet umar. Galip bu mudur yoldaşlar? Hüseyin Ağa dedi ki, ‘iki husus konuşuruz esasında, birisi ocağın ihyası, ikincisi memleketin hali. Fakire sorarsanız; zaman öyle zamandır ki, ikincisi birinci olsa gerektir.
Ocak gitti. Ocak bitti.Ocak söndü. Ne yaptınız? İstanbul’a sarıldınız.Ayakta kaldınız. Hepimiz ayaktayız ki buradayız. Buradaysak ocağımız sönmemiştir. Bırakın bu diri diri gömüldük’ lafını. Gemi batarsa siz de, biz de, Mahmud da boğulacağız. İşte budur ikinciyi birinci mesele yapan. Gemi de batmak üzeredir.”
Gelelim ikinci kitabımıza: Son Yeniçeri. Bize hep yeniçerileri uzlaşılmaz, devlet düşmanı, yeniliklere karşı bir grup olarak anlattılar yıllarca. Bu romanı okuduğumda yeniçerilere bakış açım değişti. Her grupta olduğu gibi onların arasında da şerefli, namuslu insanlar ve tam tersi kişiler olduğunu anladım. Belki de bir tane çürük domates tüm kasayı heba eder denildiği gibi çürük kişilerin davranışları da yeniçerilerin bu şekilde anlatılmasına sebep oldu neyse yani kısacası yine tarihi bir roman. Osmanlı'nın son dönemlerinde Yeniçeri Ağası Arif Ağa'nın Rusya ile yapılan savaşlardan birinde Rus bir delikanlıyı esir almasıyla roman başlıyor. Bu delikanlı daha sonra ailenin ayrılmaz bir üyesi oluyor. Rus delikanlının esir alındığı gün Arif Ağa'nın oğlu Sabit doğduğundan, Arif Ağa ona ayrı bir önem veriyor. Arif Ağa, dürüst, iyi niyetli; bir o kadar da disiplinli birisi. Oğlu Sabit büyüdüğünde ve Yeniçeri Ocağına katıldığında devlet ve yeniçeriler arasındaki ipler iyice geriliyor ve olay II. Mahmut'un Yeniçeri Ocağını kaldırmasına kadar gidiyor. Bu romanı Şah İsmail'den daha çok beğendim. Anlatım yine sürükleyici; savaşlar, yeniçeri ocağı ile ilgili bilgiler, diyaloglar gerçekten insana bulunduğu yeri unutturacak nitelikte. Sayfaları çevirirken kendimi o dönemde, o kişilerle birlikteymişim gibi hissettiğim çok oldu.
Ve son kitabımız Kalem Efendisi; bu kitap Son Yeniçeri kitabının devamı. Yeniçeri Ocağı kanlı bir şekilde kaldırıldıktan sonra ortadan kaybolan Sabit'in eve geri dönmesiyle romanımız başlıyor. Sabit Ağa artık kerli ferli bir adam, yanında küçük bir oğlan çocuğuyla eve dönen Sabit Ağa sevinçle karşılanıyor. Küçük çocuk Ali Arif büyüyor ve devlette nüfuzlu bir memuru oluyor. Yıkılmanın eşiğinde bir imparatorluğun son dönemi Sabit Ağa'nın özlü sözleri, Ali Arif'in duygusal ve hırslı dünyası etrafında çok güzel resmedilmiş.
“İki yumurta tokuşur Ali Arif. Biri kırılırsa diğeri çatlar. Sonuçta kazanan kim olur biliyor musun? Üçüncü yumurta”
“Ne yaptık, Et Meydanı’nında merdane cenk ettik. Aslanlar gibi bire dört, bire beş vuruştuk. Kırdık, kırıldık...Osmanlı’nın kaderi için vuruştuk, kendi kaderimiz için vuruştuk. Mağlup olduk.
Peki yoldaşlar sorarım size Mahmud galip mi geldi? Efendisinin kaderi kölesinin alnında yazılıdır. Moskof gelmiş İstanbul kapılarını yoklar, Mısır paşası ‘İstanbul’u alsam mı, almasam mı?’ diye istiarelere yatar. Mahmud bir Fransız’a döner, bir İngiliz’e döner yalvarır. Emin olun gün gelir, Moskof’tan da medet umar. Galip bu mudur yoldaşlar? Hüseyin Ağa dedi ki, ‘iki husus konuşuruz esasında, birisi ocağın ihyası, ikincisi memleketin hali. Fakire sorarsanız; zaman öyle zamandır ki, ikincisi birinci olsa gerektir.
Ocak gitti. Ocak bitti.Ocak söndü. Ne yaptınız? İstanbul’a sarıldınız.Ayakta kaldınız. Hepimiz ayaktayız ki buradayız. Buradaysak ocağımız sönmemiştir. Bırakın bu diri diri gömüldük’ lafını. Gemi batarsa siz de, biz de, Mahmud da boğulacağız. İşte budur ikinciyi birinci mesele yapan. Gemi de batmak üzeredir.”
ELMALI KURABİYE
Sizlerle bayılarak yediğim elmalı kurabiye tarifini paylaşmak istedim.
Hamuru için:
Yarım pk. margarin
Bir su bardağından bir parmak az yoğurt (ben bardağın kalan kısmına sıvı yağ koydum)
Bir pk. vanilya
Bir pk. hamur kabartma tozu
Aldığı kadar un (ele yapışmayacak ama sert bir hamur da olmayacak)
İçi için
4 tane elma
Bir su bardağından biraz az şeker
Bir tatlı kaşığı tarçın
Bir çay bardağı fındık ya da ceviz kırığı
Üzeri için
Pudra şekeri
İlk önce sıvı malzemeleri (yoğurt, margarin, sıvıyağ) karıştırdım. Toz malzemeleri eleyerek ekledim. Hamuru yoğurduktan sonra içini hazırlamak için elmaları soyup rendeledim, şeker ilave edip bir tavada suyunu çekene kadar karıştırıp altını kapattım. Sonra tarçın ve fındık kırığını ilave ettim. Hamurdan küçük parçalar kopararak yuvarladım ve içini açıp malzeme koyduktan sonra kapatıp tepsiye koydum. Şeklini farklı yapabilirsiniz benim böyle daha çok hoşuma gitti. Sonra 170 derece önceden ısıtılmamış fırında üstü hafif pembeleşene kadar pişirdim. Fırından çıkınca üzerine pudra şekeri serptim çayın yanına gelin olarak katarak afiyetle yedim :)
Hamuru için:
Yarım pk. margarin
Bir su bardağından bir parmak az yoğurt (ben bardağın kalan kısmına sıvı yağ koydum)
Bir pk. vanilya
Bir pk. hamur kabartma tozu
Aldığı kadar un (ele yapışmayacak ama sert bir hamur da olmayacak)
İçi için
4 tane elma
Bir su bardağından biraz az şeker
Bir tatlı kaşığı tarçın
Bir çay bardağı fındık ya da ceviz kırığı
Üzeri için
Pudra şekeri
İlk önce sıvı malzemeleri (yoğurt, margarin, sıvıyağ) karıştırdım. Toz malzemeleri eleyerek ekledim. Hamuru yoğurduktan sonra içini hazırlamak için elmaları soyup rendeledim, şeker ilave edip bir tavada suyunu çekene kadar karıştırıp altını kapattım. Sonra tarçın ve fındık kırığını ilave ettim. Hamurdan küçük parçalar kopararak yuvarladım ve içini açıp malzeme koyduktan sonra kapatıp tepsiye koydum. Şeklini farklı yapabilirsiniz benim böyle daha çok hoşuma gitti. Sonra 170 derece önceden ısıtılmamış fırında üstü hafif pembeleşene kadar pişirdim. Fırından çıkınca üzerine pudra şekeri serptim çayın yanına gelin olarak katarak afiyetle yedim :)
17 Nisan 2013 Çarşamba
TAVSİYE KANALI
İlk bir blogger'ın sayfasında gördüm Tavsiye Kanalını... Nedir, ne değildir biraz baktım ve fikir çok hoşuma gitti. Denemeniz için size belli markaların ürünlerini gönderiyorlar ve bunun üzerine hem o ürünü denemiş oluyorsunuz hem de çevrenizdekileri o ürün hakkında bilgilendiriyorsunuz. Yani reklamcılık-pazarlama sektörünün az da olsa tozunu yutmuş oluyorsunuz :) Bir iki gün önce katıldığım kampanyadan paketim geldi. Ülker Teremyağın yanında şirin bir önlük, bir kaç tane tarif defteri ve nefis mamaların tarifi bulunan bir tarif kitapçığı da vardı. En kısa zamanda Teremyağ ile yaptığım tarifimi ve ürünle ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım Tavsiye Kanalıyla tanışmak isteyenler buraya tıklasınlar lütfen :) Sevgiyle kalın.
4 Nisan 2013 Perşembe
ŞU SIRALAR TAKİP ETTİĞİM DİZİLER
Çok uzun zamandır yabancı dizi tanıtımı yapmıyorum. Bir dizide aradığım kriterler fazla olunca bazen dizi bulmakta zorluk çekiyorum ve bu sırada büyük bir yoksunluk yaşıyorum :) Çok uzun zamandır izlediğim "House"u bitirdikten sonra epeydir istediğim gibi uzun süreli bir dizi bulamadım ama şu sıralar bulmasam bir yandan da iyi olacak çünkü yine "kpss yolları taştan" durumum var o yüzden uzun süreli bir diziye yaza kadar sarmamayı düşünüyorum. Neyse efenim şimdi devam eden dizilerden beğendiğim birkaç tanesini sizinle paylaşmak istedim. Belki istediği gibi bir dizi bulamayan vardır benim gibi.
The Vikings dizisiyle başlayalım. Vikinglerin, batıdaki Anglo Sakson (şimdinin İngiltere'si) topraklarına yapmış oldukları keşifler konu alınmış. Keşif dediysem öyle kendi halinde haa burda yeni bir dünya varmış aman ne güzel değil; adamlar, Moğollar gibi girdikleri yeri yağmalıyorlar. O yüzden şimdilik kendilerine sempati besleyemedim, Anglo Saksonların tarafındayım :) Gerçi İngilizler yıllar sonra burda öğrendiklerini sömürge topraklarında uygulayarak hiç acınmaya değer olmadıklarını da gösteriyorlar da neyse yufka yürekliliğime verin. Ragnar asıl adamımız ve karısına bayıldım. Güzel, kuvvetli ve vahşi... Bir de bunların başında Earl diye bir adam var ki o da düşman başına arkadaşlar neyse hele bir izleyin bence beğeneceksiniz. Bu arada Vikinglerin pagan inanışı hakkında da güzel göndermeler var yani hem eğleneceksiniz hem öğreneceksiniz :)
İkinci dizim The Following. Bilmem polisiye dizileri sever misiniz? Ben böyle bulmacalı, katil-polis kovalamacası olan filmdir, dizidir çok severim. İşte bu dizi buna yeni bir soluk getirmiş. Joe Caroll; yakışıklı, başarılı bir edebiyat profesörü, güzel bir karısı var ama adam psikopat. Öğrencilerinden güzel olanları ve onu anladığını düşündüklerini, Edgar Allan Poe şiirlerinden esinlenerek öldürüyor. En sonunda yakayı ele veriyor ve karısı ne pis bir herifle evlendiğini gördükten sonra FBI ajanı Ryan Hardy'le yakınlaşıyor. Bu arada hapishanede olan Joe boş durmuyor, kendine ilgi duyan hayranlarından bir grup oluşturmaya başlıyor ve o içerdeyken hayranları onun için cinayet işlemeye başlıyor. Bazı yerlerinde mantık hataları olsa da (FBI'ın çok tehlikeli yerlere Ryan Hardy ile birlikte en fazla bir iki adamı göndermesi, Joe Caroll'ın bu gruptaki insanlarla hapishanede başkaları dinlemeden konuşması vs.), heyecanlı bir dizi arayanlar için birebir.
Ve son olarak Bates Motel, Alfred Hitchcock'un filmi Sapık'tan önce yaşananlarla ilgili. Güzel Norma, kocası öldükten sonra icradan bir otel satın alır. Oğlu Norman'la birlikte yeni bir hayata başlamak ister. Ama her şey o kadar kolay değildir. Anneyle oğulun ilişkisi biraz tuhaf. Kocasının ölümü de şüpheli geldi bana ama henüz bir şeyler belli değil. Kasaba da onlardan tuhaf, garip garip işler dönüyor. Yine gizemli ve ilginç bir dizi bence. İzlenmeye değer ya da en azından denemeye değer.
The Vikings dizisiyle başlayalım. Vikinglerin, batıdaki Anglo Sakson (şimdinin İngiltere'si) topraklarına yapmış oldukları keşifler konu alınmış. Keşif dediysem öyle kendi halinde haa burda yeni bir dünya varmış aman ne güzel değil; adamlar, Moğollar gibi girdikleri yeri yağmalıyorlar. O yüzden şimdilik kendilerine sempati besleyemedim, Anglo Saksonların tarafındayım :) Gerçi İngilizler yıllar sonra burda öğrendiklerini sömürge topraklarında uygulayarak hiç acınmaya değer olmadıklarını da gösteriyorlar da neyse yufka yürekliliğime verin. Ragnar asıl adamımız ve karısına bayıldım. Güzel, kuvvetli ve vahşi... Bir de bunların başında Earl diye bir adam var ki o da düşman başına arkadaşlar neyse hele bir izleyin bence beğeneceksiniz. Bu arada Vikinglerin pagan inanışı hakkında da güzel göndermeler var yani hem eğleneceksiniz hem öğreneceksiniz :)
İkinci dizim The Following. Bilmem polisiye dizileri sever misiniz? Ben böyle bulmacalı, katil-polis kovalamacası olan filmdir, dizidir çok severim. İşte bu dizi buna yeni bir soluk getirmiş. Joe Caroll; yakışıklı, başarılı bir edebiyat profesörü, güzel bir karısı var ama adam psikopat. Öğrencilerinden güzel olanları ve onu anladığını düşündüklerini, Edgar Allan Poe şiirlerinden esinlenerek öldürüyor. En sonunda yakayı ele veriyor ve karısı ne pis bir herifle evlendiğini gördükten sonra FBI ajanı Ryan Hardy'le yakınlaşıyor. Bu arada hapishanede olan Joe boş durmuyor, kendine ilgi duyan hayranlarından bir grup oluşturmaya başlıyor ve o içerdeyken hayranları onun için cinayet işlemeye başlıyor. Bazı yerlerinde mantık hataları olsa da (FBI'ın çok tehlikeli yerlere Ryan Hardy ile birlikte en fazla bir iki adamı göndermesi, Joe Caroll'ın bu gruptaki insanlarla hapishanede başkaları dinlemeden konuşması vs.), heyecanlı bir dizi arayanlar için birebir.
Ve son olarak Bates Motel, Alfred Hitchcock'un filmi Sapık'tan önce yaşananlarla ilgili. Güzel Norma, kocası öldükten sonra icradan bir otel satın alır. Oğlu Norman'la birlikte yeni bir hayata başlamak ister. Ama her şey o kadar kolay değildir. Anneyle oğulun ilişkisi biraz tuhaf. Kocasının ölümü de şüpheli geldi bana ama henüz bir şeyler belli değil. Kasaba da onlardan tuhaf, garip garip işler dönüyor. Yine gizemli ve ilginç bir dizi bence. İzlenmeye değer ya da en azından denemeye değer.
30 Mart 2013 Cumartesi
HANDAN-HALİDE EDİP ADIVAR
Bu kitabı okuyalı aylar oldu diyebilirim ama bir türlü fırsat bulup da blogta yayınlayamadım. Kitabın ne zamanda geçtiği konusunda tam olarak bir bilgi olmamasına rağmen Osmanlı'nın son dönemleri diyebilirim. Ana karakterlerimiz kitabın da adından anlaşılabileceği gibi Handan, Handan'ın kuzeninin eşi Refik Cemal, Handan'ın kuzeni Neriman ve Handan'ın eşi Hüsnü Paşa. Kitap Refik Cemal'in arkadaşına yazdığı mektupla başlıyor. Refik Cemal, arkadaşına evleneceği gelin adayından, gündelik yaşama, Neriman'ın dilinden düşmeyen biraz da gıcık olduğu Neriman'ın kuzeni Handan'a kadar birçok konudan bahsediyor. Arkadaşı da aynı muhabbetle ona cevap veriyor. Kitabımızın ana karakteri Handan, çok güzel olmamakla beraber akıllı, kültürlü, meraklı, havalı bir kadın. Yıllar önce vermiş olduğu yanlış bir karar sonucu Hüsnü Paşa'yla evlenmiş ve sonra da mutsuzluk peşini bırakmamıştır. Zamanla Hüsnü Paşa'nın hareketlerine katlanamayacak ve Neriman ve eşinin yanına yerleşecek... Romanın dili sadeleştirilmiş olsa da hala biraz ağırdı gerçi okurken sıkıntı yaşamadım. Kısa sürede bitti, güzel sürükleyici bir romandı ama bana fazla romantik gelmedi değil ama özellikle Türk Edebiyatı sevenlere tavsiye ederim.
29 Mart 2013 Cuma
THE BALM MEET MATTE
The Balm'ın artık denemediğim ürünü kalmadı gibi, özellikle far paletlerini severek kullanıyorum. Meet Matte'yi de alıp almamaya karar verememiştim kadınlar gününde %50 indirim olunca dayanamadım. Pişman da olmadım şu sıralar en çok kullandığım far paleti oldu. Çok hoş, pastel tonlarda, adı gibi mat renkleri barındıran bir palet, günlük kullanıma çok uygun. İndirim olduğunda kaçırmayın derim, normal fiyatına da değecek bir palet eğer renkler ve matlık hoşunuza gittiyse.
28 Mart 2013 Perşembe
ESSENCE OZ THE GREAT AND POWERFUL- FRAGILE BUT FEISTY
Essence'in yeni koleksiyonu Oz The Great and Powerful'dan birçok blogda bahsedildi. Özellikle krem allığı çok merak ettim ama gittiğim Gratis'te yoktu. Çoğunlukla bu ürünlerden çok az mı getiriyorlar yoksa ben mi rastlayamıyorum bilmiyorum ama Essence'in koleksiyonlarında genelde istediğim şeyleri bulamıyorum. Sırf aklıma takılan ürünü bulayım diye bazen birkaç Gratis geziyorum ama genelde kalan ürünler hep aynı oluyor ve eli boş dönüyorum. Hatta bazen koleksiyon kısmında hiç ürün olmuyor. Neyse bu konuda epey veryansın ettikten sonra şimdi bu süper renkteki kalemi tanıtmaya gelelim. Yeşilin farklı bir tonu hafif ışıltıları var, gözümde henüz denemedim ama hoş duracağını düşünüyorum. Bir de mor tonunda bir kalem vardı ama onun rengi epey bir dikkat çekiciydi. Aslında değişik, her yerde olmayan bir mordu ama bu kalemin yarattığı sıcaklığı yaratmadığı için ona elim gitmedi. Yine de mor kalem sevenler bir baksın derim.
FLORMAR 427
Bu ojeyi alalı çok oldu ama ancak şimdi paylaşabildim. Mor-gri arası çok kullanışlı bir renk. Aynı tonda Golden Rose'un ve Sally Hansen'ın da ojesi var. Belki sizlerde de bir tanesi vardır. Baş parmağımaki sticker'ı da Watsons'dan almıştım, hoş bir hava kattı ojenin duruşuna.
27 Mart 2013 Çarşamba
ORTAKÖY- EYÜP SULTAN - PIERRE LOTI TEPESI
Haftasonu arkadaşım geldi Bursa'dan, şansımıza hava pek bir güzeldi. Cumartesi Kadıköy Bahariye caddesindeki mağazaları turladık sonra Ortaköy'e kumpir yemeye gittik. Vapurla karşıya geçerken Kızkulesini fotoğraflamadan edemedim.
Her ne kadar kumpiri pek beğenmediysek de (eser miktarda kaşar peyniri ve tereyağdan olsa gerek), Ortaköy'de deniz kokusunu içimize çekerek hafif güneşin tadını çıkardık. Takıcı ve tokacılara bir göz attık.
Aslında dönerken Karaköy Güllüoğlu'na geçip baklava yemek istiyorduk ama hem kumpirle tıka basa doymuştuk hem de çok geç olmadan eve gidelim dedik.
Ertesi gün rotamızı Eyüp'e çevirdik. Çoktandır Eyüp Sultan'a gitmek istiyordum. Ama bir türlü gidememiştim, arkadaşım sayesinde orayı da görmüş oldum. Sanki İstanbul'dan farklı bir yer gibi geldi bana orası eski evler, dar sokaklar sanki farklı bir dönemdeymişiz gibi hissettim. İlk önce Eyüp Sultan'ı ziyaret ettik ama hala türbenin restorasyonu tamamlanmamış ve camiinin içi çok kalabalıktı. Bana biraz karışık geldi içerisi o yüzden çok bir şey anlayamadım. Restorasyondan sonra tekrar gitmek lazım. Sonra orada kurulmuş küçük tezgahlara göz gezdirdik. Isparta gülünden yapılmış bir krem ve kolonya aldım. Gül kolonyasının kokusuna bayıldım. Eyüp Sultan'a giderseniz kesinlikle bir deneyin derim.Daha sonra teleferikle Pierre Loti tepesine çıktık. İşte bu fotoğrafları teleferikten çektim.
Ve son olarak çaylarımız tabi :)
Her ne kadar kumpiri pek beğenmediysek de (eser miktarda kaşar peyniri ve tereyağdan olsa gerek), Ortaköy'de deniz kokusunu içimize çekerek hafif güneşin tadını çıkardık. Takıcı ve tokacılara bir göz attık.
Aslında dönerken Karaköy Güllüoğlu'na geçip baklava yemek istiyorduk ama hem kumpirle tıka basa doymuştuk hem de çok geç olmadan eve gidelim dedik.
Ertesi gün rotamızı Eyüp'e çevirdik. Çoktandır Eyüp Sultan'a gitmek istiyordum. Ama bir türlü gidememiştim, arkadaşım sayesinde orayı da görmüş oldum. Sanki İstanbul'dan farklı bir yer gibi geldi bana orası eski evler, dar sokaklar sanki farklı bir dönemdeymişiz gibi hissettim. İlk önce Eyüp Sultan'ı ziyaret ettik ama hala türbenin restorasyonu tamamlanmamış ve camiinin içi çok kalabalıktı. Bana biraz karışık geldi içerisi o yüzden çok bir şey anlayamadım. Restorasyondan sonra tekrar gitmek lazım. Sonra orada kurulmuş küçük tezgahlara göz gezdirdik. Isparta gülünden yapılmış bir krem ve kolonya aldım. Gül kolonyasının kokusuna bayıldım. Eyüp Sultan'a giderseniz kesinlikle bir deneyin derim.Daha sonra teleferikle Pierre Loti tepesine çıktık. İşte bu fotoğrafları teleferikten çektim.
Ve son olarak çaylarımız tabi :)
BEBEK YELEĞİ
Örgü serüvenim devam ediyor :) Bu sene bir kaç parça bir şey çıkarabildim. Üç Kadın Üç Moda Zeynep'in oğluşuna yaptığım battaniye bitti ama annem arkasına pazen parça geçireceği için Çorum'da bıraktım. Bitince onu da burdan yayınlayacağım. Bu da bir arkadaşımın bebeği için ördüğüm yelek. Minik minik şeyler örmek çok zevkli hem sıkılmıyorsunuz hem de çok çabuk bitiyor. Modeli kendim oluşturdum öyle mi yapayım böyle mi yapayım derken bu şekilde bir şey çıktı ortaya. Üç dört sıra haroşa ördüm. Sonrası düz örgü. İpim Nako jelibon, gördüğünüz gibi kendinden desenli oldu örgüm. İki yumak aldım ama tek yumak yeterli oldu.
SALLY HANSEN OJELER
Sally Hansen Shall We Dance?
Geçen kadınlar gününde Sally Hansen'da 3 al 2 öde kampanyası vardı Gratislerde. Aslında merak ediyordum Sally Hansen ojeleri ama fiyatları bir oje için fazla geliyordu. Kampanyada olunca artık merakıma yenildim ve bunları aldım. Kalıcılık açısından gerçekten performansları yüksek, diğer markalarda açık renklerde tırnaklarımda dalgalanma oluyordu ama bu renkte (shall we dance) öyle bir şey yaşamadım yani o yönden de çok iyi ancak iki kat sürüldüğünde kuruması zaman alıyor ve benim gibi tez canlılar için hiç uygun değil bu.Ayrıca Küçük şişede olanların fırçasını daha çok beğendim. Tekrar alır mıyım diye sorarsanız çok beğendiğim bir renk olup diğer oje markalarında o renk yoksa alabilirim ama ilk tercih edeceğim marka değil. Diğer renkleri de (tam bir yaz rengi olan twisted pink (küçük şişe), I pink I can (tatlı pembe olanı), flirt adı gibi iç gıcıklayıcı bir bordo:) ve son olarak plum's the world burada kahverengi gibi çıkmış ama aslında çok tatlı bir gül kurusu) en kısa zamanda uygulayıp sizlerle paylaşacağım.
16 Mart 2013 Cumartesi
KURU DOMATES SALATASI
Havalar soğudu :( Halbuki ne güzel ısınmıştı ve ben kışlıkları kaldırmaya bile niyetlenmiştim. Neyse hava durumuna baktım haftaya hava güzel olacak gibi :)
Sizlerle daha önce hazırladığım ama tarifini paylaşmaya vakit bulamadığım bir salatayı paylaşmak istedim oldukça kolay bir salata ama belki de daha önce kuru domatesi, benim gibi, denememiş olanlar vardır. Market rafında görünce bir deneyeyim dedim. Önce kurutulmuş domatesleri (10 tane kadar) kaynayan suyun içine koydum, onları yumuşayana kadar haşladım. Süzdüğüm domatesleri küçük küçük doğradım, içine bir kutu mısır konservesi, yeşil zeytin, ceviz kırığı ve turşu kattım. Ortaya böyle renkli bir salata çıktı.
Sizlerle daha önce hazırladığım ama tarifini paylaşmaya vakit bulamadığım bir salatayı paylaşmak istedim oldukça kolay bir salata ama belki de daha önce kuru domatesi, benim gibi, denememiş olanlar vardır. Market rafında görünce bir deneyeyim dedim. Önce kurutulmuş domatesleri (10 tane kadar) kaynayan suyun içine koydum, onları yumuşayana kadar haşladım. Süzdüğüm domatesleri küçük küçük doğradım, içine bir kutu mısır konservesi, yeşil zeytin, ceviz kırığı ve turşu kattım. Ortaya böyle renkli bir salata çıktı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











