27 Ocak 2013 Pazar
MAMA
Mama bu hafta vizyona giren gerilim tarzı bir film. Bütün korku filmlerinin kendini tekrarladığını bilmeme rağmen fragmanını izleyince beklentiye girdiğimi söylemeliyim. Beklentilerimi karşılamadı ama yine de eh işte diyebilirim. Annesi ve babası ölen iki küçük kız, ormanda küçük bir kulübede 5 yıl boyunca yaşamayı başarıyorlar. Amcaları onları bulmaktan hiçbir zaman vazgeçmiyor ve sonunda küçük kızlar bulunup bir süre doktor kontrolünde tedavi edildikten sonra amcalarına teslim ediliyor. Ancak eve gelen küçük kızlar yalnız değillerdir.
Hayaletin ilk anda ortaya çıkması ve gizemin ilk anda bitirilmesi çok hoşuma gitmedi. Kızların tavırları yeterince korkutucu olmuş hayalete gerek yokmuş diye düşündüğüm anlar oldu. Ve filmin sonu alışılmış hayaletten kurtulma hikayesi değildi aslında daha farklı da bitebilirdi. Amcasının sevgilisinin, amcaya olan aşkı da ayrıca beni hayran bıraktı. Ben o kızları görsem arkama bakmadan kaçabilirdim. Kısacası çocuk oyuncuların oyunculukları çok etkileyiciydi, kimi yerlerde işlenen duygusallık da kararındaydı. Çok merak edenler sinemada izleyebilirler ama evde de izlenebilecek bir film olduğunu söyleyebilirim. Hatta izlememek de çok şey kaybettirmeyecektir :)
PAZAR HAMARATLIĞI
Dereotlu poğaça ve kek... Dereotlu poğaçayı nefis yemek tariflerinden aldım. Çoktandır az kişilik bir poğaça tarifi arıyordum ve bu tarif çok hoşuma gitti. Ben peynir de ekledim ayrıca, üzerine de susam çok yakıştı :) Tarifi merak edenler buraya TIK TIK.
Kekim ise sürekli yaptığım ve bloğumda daha önce paylaştığım kek, merak edenler buradan buyursunlar. Bu sefer de güzel güzel hazırladım kekimi, hatta içine ne koysam diye düşünürken evde çoktandır duran fiskobirliğin fındık ezmesini kullandım, pişirmeden önce bile tadı nefisti. Mutlu mesut fırına kekimi koydum ve birazdan ortaya çıkacak mis kokuları beklemeye başladım ki aniden elektrikler gitmez mi :( Neyse dedim birazdan gelir stres yapma, kekim de bu arada ne güzel kabarmıştı. Tam bir saat elektrik gelmedi tabi benim kek de fıs diye söndü, çok canım sıkıldı ama yine de fırını tekrar çalıştırdım. Her ne kadar çok kabarık olmasa da yenecek kıvamda bir kek çıktı ortaya.
Kekim ise sürekli yaptığım ve bloğumda daha önce paylaştığım kek, merak edenler buradan buyursunlar. Bu sefer de güzel güzel hazırladım kekimi, hatta içine ne koysam diye düşünürken evde çoktandır duran fiskobirliğin fındık ezmesini kullandım, pişirmeden önce bile tadı nefisti. Mutlu mesut fırına kekimi koydum ve birazdan ortaya çıkacak mis kokuları beklemeye başladım ki aniden elektrikler gitmez mi :( Neyse dedim birazdan gelir stres yapma, kekim de bu arada ne güzel kabarmıştı. Tam bir saat elektrik gelmedi tabi benim kek de fıs diye söndü, çok canım sıkıldı ama yine de fırını tekrar çalıştırdım. Her ne kadar çok kabarık olmasa da yenecek kıvamda bir kek çıktı ortaya.
23 Ocak 2013 Çarşamba
RİMMEL 520 AT EASE
Çok tatlı bir kahverengi tonu. Rimmel ojelerini zaten beğenerek kullanıyorum. Bu da kullanmaya doyamayacağım bir rimmel oje daha :)
15 Ocak 2013 Salı
SON ALIŞVERİŞ
Uzun süredir mağazalarda bir indirim şölenidir gidiyor. Şu sıralar alışveriş merkezlerinden kendimi uzak tutmaya çalışıyorum ya da gittiğimde kendimi frenlemeye çalışıyorum. İhtiyacım olan son birkaç parça da bunlar. Avon Forever EDP parfüm, bu parfümün ilk şişesi bitmek üzere çok güzel, hafif, çiçeksi bir koku, beğenerek kullanıyorum. Daha önce Avon'un Perceive, Romantic Voyage parfümlerini severek kullanıyordum. Perceive çok yaygınlaşınca, Romantic Voyage'a geçtim ama onu da piyasadan kaldırdılar halbuki ben o kokuyu çok seviyordum. Neyse Forever'ı da sevdim ben :)
Bu eyeliner'ı da geçen Watsons'da görmüştüm. Alayım mı almayayım mı bir türlü karar verememiştim. Bugün dayanamadım. Pink diamonds'ı aldım. Mavisi, kahverengisi, sadece siyah olanı da var. Burda tam siyah gibi görünmüş ama mini mini, pembe pırıltılar var içinde ki ben çok severim. Yanında da mini fırçası hediye (profesyonel olduğu yazıyor), hemen denedim ve gerçekten kolay kullanım sağlıyor. Ben hem fırçayı hem de eyeliner'ı çok beğendim. (Watsons'da 17.50 TL-Maybelline'in göz ürünlerinde indirim varmış)
Bu da göze parlaklık verdiğini iddia eden Max Factor'ün Eye Brightening maskarası. Bu maskarayı ilk yabancı bir blogda görmüştüm Türkiye'ye gelmemişti ve merak etmiştim gerçekten işe yarıyor mu diye. Geçen aylarda stantlarda gördüğümde maskaram bitmediği için sonra alırım diye düşünmüştüm. O sıralarda bir arkadaşıma tavsiye ettim ve o kahverengi gözler için olanını aldı. İlk önce bir fark göremedik ama sonra gün ışığında minik gümüş ışıltılar gördük ve gayet hoş görünüyordu. Bende bugün ela gözlüler için olanını aldım. Aslında gözlerim kahverengi ama açık renkte kahverengi olduğu için bunu almayı tercih ettim. Fotoğrafta görünmese de içinde minik altın renginde ışıltı var ve ben çok beğendim. Onun dışında klasik Max Factor maskarası, kirpikleri tek tek ayırıyor ve tek seferde kullanmak benim için yeterli oldu.
Ve fondötenlerle imtihanım :) Aslında diğer fondötenimi bitiremedim. Bir seneyi geçtiği için atmak zorunda kaldım. Çok da fondöten kullanan biri değilim ama bir tane bari elimin altında olsun istiyorum galiba. Bu da Avon'un son çıkarttığı Luxe serisinin fondöteni. Natural glamour, ten rengime uygun, çok kapatıcı değil, yüze ağırlık vermiyor ki benim bir fondötende aradığım özellikler bunlar. Bileğimde ürünün uygulanmış hali.
Bu eyeliner'ı da geçen Watsons'da görmüştüm. Alayım mı almayayım mı bir türlü karar verememiştim. Bugün dayanamadım. Pink diamonds'ı aldım. Mavisi, kahverengisi, sadece siyah olanı da var. Burda tam siyah gibi görünmüş ama mini mini, pembe pırıltılar var içinde ki ben çok severim. Yanında da mini fırçası hediye (profesyonel olduğu yazıyor), hemen denedim ve gerçekten kolay kullanım sağlıyor. Ben hem fırçayı hem de eyeliner'ı çok beğendim. (Watsons'da 17.50 TL-Maybelline'in göz ürünlerinde indirim varmış)
Bu da göze parlaklık verdiğini iddia eden Max Factor'ün Eye Brightening maskarası. Bu maskarayı ilk yabancı bir blogda görmüştüm Türkiye'ye gelmemişti ve merak etmiştim gerçekten işe yarıyor mu diye. Geçen aylarda stantlarda gördüğümde maskaram bitmediği için sonra alırım diye düşünmüştüm. O sıralarda bir arkadaşıma tavsiye ettim ve o kahverengi gözler için olanını aldı. İlk önce bir fark göremedik ama sonra gün ışığında minik gümüş ışıltılar gördük ve gayet hoş görünüyordu. Bende bugün ela gözlüler için olanını aldım. Aslında gözlerim kahverengi ama açık renkte kahverengi olduğu için bunu almayı tercih ettim. Fotoğrafta görünmese de içinde minik altın renginde ışıltı var ve ben çok beğendim. Onun dışında klasik Max Factor maskarası, kirpikleri tek tek ayırıyor ve tek seferde kullanmak benim için yeterli oldu.
Ve fondötenlerle imtihanım :) Aslında diğer fondötenimi bitiremedim. Bir seneyi geçtiği için atmak zorunda kaldım. Çok da fondöten kullanan biri değilim ama bir tane bari elimin altında olsun istiyorum galiba. Bu da Avon'un son çıkarttığı Luxe serisinin fondöteni. Natural glamour, ten rengime uygun, çok kapatıcı değil, yüze ağırlık vermiyor ki benim bir fondötende aradığım özellikler bunlar. Bileğimde ürünün uygulanmış hali.
12 Ocak 2013 Cumartesi
NAR AĞACI-NAZAN BEKİROĞLU
Sen öyle çağırmasaydın ben böyle gelmezdim...
Nazan Bekiroğlu'nun son kitabı, epey bir konuşuldu, birçok yerde reklamını gördüm. İş yerinde bir arkadaşın bu kitabı bir solukta okuduğunu görünce, benim de kitaba karşı merakım arttı. Bitirince rica ettim o da sağ olsun verdi ve kitabı okumaya başladım. Kitapta sonunda birbirine bağlanan birkaç hikaye var: İlk kısımda Zehra, İsmail, Büyükhanım ve Hacıbey'den oluşan küçük, mutlu, kendi halinde bir ailenin Balkan Savaşı nedeniyle tüm hayatının değişmesi göz önüne serilirken; sonraki kısımda Setterhan'ın Azam'a olan aşkının ellerinden kayması sonucunda değişen kaderi konu alınıyor. Sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Kitabı genel olarak beğendim ancak açıkçası dili bana biraz ağır geldi. Betimlemeler uzun, üslup ağdalıydı ki ben yalın üslubu tercih ederim. Bazı kısımları atlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Ama tarihi gerçekleri farklı boyutlarda anlatması, tarihin bizim derslerde duyduğumuz Balkan Savaşlarını kaybettik, Midye-Enez sınır kabul edildi, Edirne elden çıktı cümleleriyle sınırlı olmadığını birkez daha hatırlattığını ve savaş esnasında atalarımızın çekmiş olduğu sıkıntıları, yokluğu görünce; içtiğim çaya, yediğim ekmeğe bile daha farklı bakmama sebep olduğunu söylemeliyim.
Kitabı okuduğum sıralarda CNN Türk'te Rumeliye Elveda isimli bir belgesel gördüm ve belgeseli izlemeye başladım. Belgeselde 100. yılında Balkan Savaşları konu alınmış. O dönemki askeri durum, siyasi çatışmalar, açlık, sefalet ve savaşların kaybedilmesi anlatılmış. Kimi yerde gerçek fotoğraflar, kimi yerlerde de canlandırmalardan faydalanılmış. Özellikle Mehmet Şükrü Paşa'nın Edirne'yi vermemek için elinden geleni yapması ama uzun süren direnişe rağmen açlık ve yokluk nedeniyle Edirne'yi teslim etmek zorunda kalmasını izlerken kendimi tutamadım. Bence okullarımızda tarih yanlış öğretiliyor. Kitaptan öğretilen tarih kimsenin gözünde canlanmıyor ve o dönemde yaşananlar kimseye ders olmuyor ne yazık ki...Aslında çocuklara bu tür belgeseller izletilip nerden nereye geldiğimiz gösterilmeli, tarihin tekerrür etmemesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öğretilmeli.
Nazan Bekiroğlu'nun son kitabı, epey bir konuşuldu, birçok yerde reklamını gördüm. İş yerinde bir arkadaşın bu kitabı bir solukta okuduğunu görünce, benim de kitaba karşı merakım arttı. Bitirince rica ettim o da sağ olsun verdi ve kitabı okumaya başladım. Kitapta sonunda birbirine bağlanan birkaç hikaye var: İlk kısımda Zehra, İsmail, Büyükhanım ve Hacıbey'den oluşan küçük, mutlu, kendi halinde bir ailenin Balkan Savaşı nedeniyle tüm hayatının değişmesi göz önüne serilirken; sonraki kısımda Setterhan'ın Azam'a olan aşkının ellerinden kayması sonucunda değişen kaderi konu alınıyor. Sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Kitabı genel olarak beğendim ancak açıkçası dili bana biraz ağır geldi. Betimlemeler uzun, üslup ağdalıydı ki ben yalın üslubu tercih ederim. Bazı kısımları atlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Ama tarihi gerçekleri farklı boyutlarda anlatması, tarihin bizim derslerde duyduğumuz Balkan Savaşlarını kaybettik, Midye-Enez sınır kabul edildi, Edirne elden çıktı cümleleriyle sınırlı olmadığını birkez daha hatırlattığını ve savaş esnasında atalarımızın çekmiş olduğu sıkıntıları, yokluğu görünce; içtiğim çaya, yediğim ekmeğe bile daha farklı bakmama sebep olduğunu söylemeliyim.
Kitabı okuduğum sıralarda CNN Türk'te Rumeliye Elveda isimli bir belgesel gördüm ve belgeseli izlemeye başladım. Belgeselde 100. yılında Balkan Savaşları konu alınmış. O dönemki askeri durum, siyasi çatışmalar, açlık, sefalet ve savaşların kaybedilmesi anlatılmış. Kimi yerde gerçek fotoğraflar, kimi yerlerde de canlandırmalardan faydalanılmış. Özellikle Mehmet Şükrü Paşa'nın Edirne'yi vermemek için elinden geleni yapması ama uzun süren direnişe rağmen açlık ve yokluk nedeniyle Edirne'yi teslim etmek zorunda kalmasını izlerken kendimi tutamadım. Bence okullarımızda tarih yanlış öğretiliyor. Kitaptan öğretilen tarih kimsenin gözünde canlanmıyor ve o dönemde yaşananlar kimseye ders olmuyor ne yazık ki...Aslında çocuklara bu tür belgeseller izletilip nerden nereye geldiğimiz gösterilmeli, tarihin tekerrür etmemesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öğretilmeli.
5 Ocak 2013 Cumartesi
KADIKÖY VAPURUNDA KEMENÇE DİNLETİSİ
Hepinize mutlu, sağlıklı, bol şanslı yeni bir yıl dileyerek başlayayım :) Umarım bu sene her senenizden daha güzel olur ve günlerinize keder, üzüntü uğramaz...
Yeni yıl kutlamamı da yaptıktan sonra asıl anlatmak istediğim konuya döneyim. Yılbaşı akşamı için arkadaşlarımıza davetliydik. İşten çıktıktan sonra güzelce hazırlanıp yola koyulduk. Banliyö treninden indikten sonra Kadıköy vapuruna bindik. Vapurla karşıya geçmeyi çok sevdiğimiz için pencere kenarı bir yer bulup dışarıyı izleyip muhabbet ediyorduk eşimle. Tam o sırada bir kemençe sesi duyduk. İkimizde Karadeniz müziğini çok sevdiğimiz için kulak kesildik. Bir kaç sıra önümüzde genç bir delikanlı kemençesiyle Nayino türküsünü çalıp söylemeye başladı. Çok da güzel söylüyordu, ikimizin yüzüne kocaman bir gülümseme oturdu ama vapurdaki diğer yolcularda tık yoktu. Sanki çocuk güzel bir türkü seslendirmiyor da anaya babaya küfrediyordu. Neyse çocukcağız türküyü bitirdi herkesin suratında aynı donuk ifade ve ben dayanamayıp alkışlamaya başladım. İçimden de diyorum şimdi belki uyanırlar çocuk ne güzel çaldı bari alkışlayalım diye ama nerde! Sadece eşim ve ben çocuğu alkışladık. Çocuk da "Kusura bakmayın sesim bugün biraz kötüydü" diye utana sıkıla bizim kısımdan çıktı. Gayet güzeldi diye mırıldandım ben ama tabi çocuk çoktan çıkmıştı. İkimizin de içi sıkıldı. Tamam anlıyorum herkesin kendine göre sıkıntısı vardır, işten çıkmıştır, yorgundur falan anlarım da bu kadar mı ölmüş insanlar onu anlayamadım. Bu vapurdaki kişileri alıp Avrupa'ya götürsen orda dışarda akerdiyon çalan bir tip görseler "ay ne güzellll" diye bayılırlar ama bizim kendi ülkemizde adam bir hoşluk yapmış bizim günümüze bir renk katmış, herkes kapı duvar. Artık eşim dayanamadı "ben bir gidip bakayım, çocuğu bulursam tebrik edeceğim" dedi. Sonra üst kata çıkmış (biz girişteki kısımda oturuyorduk), yukarıda çalıyormuş, bu sefer herkes eşlik ediyormuş. Sonunda alkışlamışlar falan neyse biraz içimiz rahatladı. Eve gelince netten araştırdım ve bir kaç video buldum. Çok güzel söylemiş yine. İzlemek, dinlemek isteyenler buradan buyursunlar.
Yeni yılın ilk günleri yine heyecan ve sevinçle karşılandı. Zaten hepimizi yeni yılda bu kadar heyecanlandıran sil baştan her şeye başlanabilecek olması değil mi? Ama aslında gerçek aşağıdaki karikatürde yer alıyor bence :)
Yani aslında böyle :) Neyse monotonluk da güzeldir bazen değil mi?
Yeni yıl kutlamamı da yaptıktan sonra asıl anlatmak istediğim konuya döneyim. Yılbaşı akşamı için arkadaşlarımıza davetliydik. İşten çıktıktan sonra güzelce hazırlanıp yola koyulduk. Banliyö treninden indikten sonra Kadıköy vapuruna bindik. Vapurla karşıya geçmeyi çok sevdiğimiz için pencere kenarı bir yer bulup dışarıyı izleyip muhabbet ediyorduk eşimle. Tam o sırada bir kemençe sesi duyduk. İkimizde Karadeniz müziğini çok sevdiğimiz için kulak kesildik. Bir kaç sıra önümüzde genç bir delikanlı kemençesiyle Nayino türküsünü çalıp söylemeye başladı. Çok da güzel söylüyordu, ikimizin yüzüne kocaman bir gülümseme oturdu ama vapurdaki diğer yolcularda tık yoktu. Sanki çocuk güzel bir türkü seslendirmiyor da anaya babaya küfrediyordu. Neyse çocukcağız türküyü bitirdi herkesin suratında aynı donuk ifade ve ben dayanamayıp alkışlamaya başladım. İçimden de diyorum şimdi belki uyanırlar çocuk ne güzel çaldı bari alkışlayalım diye ama nerde! Sadece eşim ve ben çocuğu alkışladık. Çocuk da "Kusura bakmayın sesim bugün biraz kötüydü" diye utana sıkıla bizim kısımdan çıktı. Gayet güzeldi diye mırıldandım ben ama tabi çocuk çoktan çıkmıştı. İkimizin de içi sıkıldı. Tamam anlıyorum herkesin kendine göre sıkıntısı vardır, işten çıkmıştır, yorgundur falan anlarım da bu kadar mı ölmüş insanlar onu anlayamadım. Bu vapurdaki kişileri alıp Avrupa'ya götürsen orda dışarda akerdiyon çalan bir tip görseler "ay ne güzellll" diye bayılırlar ama bizim kendi ülkemizde adam bir hoşluk yapmış bizim günümüze bir renk katmış, herkes kapı duvar. Artık eşim dayanamadı "ben bir gidip bakayım, çocuğu bulursam tebrik edeceğim" dedi. Sonra üst kata çıkmış (biz girişteki kısımda oturuyorduk), yukarıda çalıyormuş, bu sefer herkes eşlik ediyormuş. Sonunda alkışlamışlar falan neyse biraz içimiz rahatladı. Eve gelince netten araştırdım ve bir kaç video buldum. Çok güzel söylemiş yine. İzlemek, dinlemek isteyenler buradan buyursunlar.
19 Aralık 2012 Çarşamba
NAZAR - REHA ÇAMUROĞLU
İlk kez Reha Çamuroğlu okudum ve çok çok beğendim. Sağlam kalemi, akıcı ve dikkat çekici kurgulaması sayesinde iki günde kitabın nasıl bittiğini anlamadım.Kitapta ilgimi çeken ilk şey kapağıydı. Sonra ismi dikkatimi çekti. Hepimizin inandığı ya da inanmadığını iddia etse bile çekindiği şey "Nazar"dı. İşte tam benlik bir konu diye düşündüm ama aslında kitabın konusu doğrudan Nazarla değil de 1500lü yıllarda Orta Çağ'daki cadı avlarıyla ilgiliydi. Kocası bir savaşta ölmüş dul Margarita'nın toplumdan elini eteğini çekmesi ve ormanda kendi başına hayvanlarla beraber yaşaması, kendisinden yardım isteyenlere yardımda bulunması en büyük suçu oluyor ne yazık ki.
18 Aralık 2012 Salı
MAYBELLINE WOODEN BROWN VE THE BALM MIA MOORE
Bunlar da yeni rujlarım. Hem bu kadar az ruj kullanıp hem de yenilerini almaktan vazgeçemeyen tek ben miyim bilmiyorum. Genelde sabahları işe giderken sürüyorum. Aklıma gelirse tazeliyorum ama lip balm sürmek daha kolay geliyor ruj tazelemek yerine. Zaten insanın rujunun bitmesi nasıl bir histir bilmiyorum :) Neyse gelelim bu yeni cicilere. Mia Moore'u bir blogda görmüştüm ve çok beğenmiştim. Her ne kadar iddialı bir renk olsa da kırmızı rujun yeri hep ayrıdır. Koyu bir renk olduğu için kalıcı, hafif sürdüğünüzde bile çok güzel bir renk veriyor. Bir de The Balm ürünlerinde indirim olduğu için 12.5 liraydı. Uygun fiyatlı olması da beni cezbetti. Bu arada The Balm Jovi paletindeki Vanilly rengi bu rengin ya aynısı ya da çok çok benzeri. Paletteki rengi beğenip yanında taşımak isteyenlere duyurulur. Wooden Brown'ı almam ise, yine aynı paletteki Missy rengini çok beğenmemle ve o rengi The Balm rujlarında aramamla başladı, buldum da (mai billsbepaid ruju) ancak Gratis'e gittiğimde bu renk yoktu ve üzülerek ordan ayrıldım. Neyse sonra dedim ki bir de Watson'a uğrayayım Rimmel'de bu tonda bir ruj vardı. Neyse ki tester'ların arasında buldum o rengi, ama ondan da kalmamış. Tam vazgeçmişken bir de Maybelline'e bakayım dedim ve Wooden Brown istediğim tondaydı ve mutlu son :) Onu da 15 liraya aldım. (Bu arada Gratis'te aynı rujun 22 lira civarında olduğunu gördüğümü belirtmek isterim.)
17 Aralık 2012 Pazartesi
ESSENCE LONGLASTING GÖZ KALEMLERİ
Essence longlasting göz kalemlerini çok beğenerek kullanıyorum. Elimdeki renklerini paylaşmak istedim sizinle. Kalıcılıkları süper, ince çizgi çekmeyi de kolaylaştırıyorlar benim gibi eyeliner'a bayılıp da bir türlü düzgün bir şekilde çekemiyorsanız; essence'i tavsiye ederim.
16 Aralık 2012 Pazar
REHA ÇAMUROĞLU KİTAPLARI
Bugün seri post giriyorum ey dostlar :) Çoktandır bloğumu boş bıraktım, blogları takip etsem de yazasım ya gelmedi ya da zaman bulamadım hazır hız almışken devam edeyim dedim. Bunlar da dün aldığım kitaplar. Reha Çamuroğlu'nu beğenisine güvendiğim bir arkadaşım tavsiye etmişti. Dün D&R'a girdiğimde kapağında Fatıma'nın eli bulunan Reha Çamuroğlu'nun son kitabı Nazar dikkatimi çekti. Arkadaşımın tavsiyesi aklıma gelince düşünmeden aldım ve cep kitapları serisinde Şah İsmail'le ilgili İsmail kitabını ve Son Yeniçeri kitabını da Nazar'a arkadaşlık etsinler diye çantama kattım :) Musmustlu oldum kısacası :)
ATKI MODELİ
Kış geldi mi bende başlıyor bir örgü merakı :) Netten örgü modelleri araştırmaya, yün almaya başlıyorum. Bu sene kendimi daha azimli görüyorum, kısa zamanda bu atkıyı bitirdim. Bunu arkadaşıma hediye edeceğim ve beğeneceğini umuyorum. Geçen sene bu modelden yine yapmıştım; o, gül kurusu rengiydi. O rengine bakmak isteyenler buradan buyursunlar. Şimdi de Üç Kadın Üç Moda'nın yazarı Zeynep'in oğluşu (henüz hamile) için bir battaniye başladım, çocuk okula başlamadan önce yetiştiririm diye umut ediyorum :) Battaniyeyi bitirir bitirmez sizlerle paylaşırım. Sevgilerle...
HOBBIT
Sinemeya gitmeyeli çok olmuştu. Zaman bulamamak gibi bir bahanemiz her zaman cebimizde olsa da; ilgimi çeken bir filmin gösterime girmemesi asıl nedendi. Bu hafta da aksilik bu ya 3 tane film dikkatimi çekti. Bunlardan bir tanesi ödüllü Türk filmi Tepenin Ardı, diğeri Hobbit ve sonuncusu da Penelope Cruz ve Saadet Aksoy'un başrollerini oynadığı Sen Dünyaya Gelmeden filmiydi. Eşim, Hobbit filminde ısrarcı olunca, haftaya Tepenin Ardına gideceğimiz sözünü alarak Hobbit'te karar kıldık.
Aslında fantastik filmleri pek sevmem ama Yüzüklerin Efendisi''nin yeri benim için ayrıdır. Yüzüklerin Efendisini ilk izlediğimde büyülenmiştim ve ikincisinin ve üçüncüsünün çıkmasını sabırsızlıkla beklemiştim. Hobbit bu üçlemenin öncesinde yaşananları anlatıyor. Filmde cüce ülkesinin bir ejderha tarafından yerle bir edilmesi ve cücelerin, tabii ki hobbitimiz Bilbo Baggings ve büyücü Gandalf'ın yardımıyla, ülkelerini yeniden kurmak için verdikleri çaba anlatılıyor. Film üç saat sürmesine rağmen hiç sıkılmadan izledik. Tek sıkıntı, 3D gözlüklerinin ve kendi gözlüklerimin burnumun üstünde yaptığı ağırlık ve görüntülerin gözlüklü çok da canlı olmamasıydı. İlk kez 3D'li film izledim ve bence çok gereksiz bir teknoloji, ha tamam isteyenler için o seçenek de olabilir ama istemeyenler için 3D olmayan gösterimin bulunmaması çok can sıkıcı. Onun dışında film gayet güzeldi, izlemenizi tavsiye ederim.
25 Kasım 2012 Pazar
HALİDE - FRANCES KAZAN
Ortaokula başladığımda artık çocuk kitaplarının bana çok da hitap etmediğini hissettim. O zamanlar gençlere yönelik çok kitap da yoktu bir İpek Ongun vardı bir de Gülten Dayıoğlu. İpek Ongun'un kitaplarıyla tanışmam ayrı bir post konusu olsun, yetişkin dünyasına ait ilk okuduğum kitap Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkalı'dır. Aslında bana okumayı sevdiren yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Sinekli Bakkal'dan sonra Kurtuluş Savaşıyla ilgili bir kitap olan Türk'ün Ateşle İmtihanı, Fedakar Aliye Öğretmen'i anlatan Vurun Kahpeye romanlarını da okudum kendisinin, belki başka kitaplarını da okumuşumdur ama şu anda hatırlayamıyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınlara öncülük yapmış, erkeklerin dünyasında kendi sesini duyurmayı başarmış bu büyük yazarımızın hayatını anlatan bir kitabı okumak beni çok mutlu etti. Kitapta Halide Edip'in çocukluğu, gençliği, ilk aşkı, çalışmaları, ailesiyle ilişkileri yalın ve sürükleyici bir şekilde anlatılmış, bu arada dönemin özelliklerine değinilmiş. Romanı bitirdiğimde, severek okuduğum yazarın hayatıyla ilgili ayrıntıları öğrenmiş oldum.
essence ojelerim
Essence'in ojelerini çok seviyorum, hem çabuk kuruyor hem de orijinal renkleri var. Daha önceden tek tek yayınlamayı düşünüyordum ama baktım ki epey bir oje birikmiş hepsini birden yayınlayım dedim. Üstteki foto, serçe parmaktan itibaren: 54 trust in fashion (yeşil), 43 where is the party (morlu-mavili), 73 princess prunella (bordomsu), 40 absolutely stylish (kahverengi), 08 dopey (lila), Alttaki foto serçe parmaktan itibaren 64 be optimistic (bunu özellikle tavsiye ederim çok hoş, nostaljik bir renk), 62 reach peach (kiremit kırımızısı ama bu da retro bir renk), 47 ready to go (fuşya-kırmızı), 77 in style (mavinin değişik bir tonu), sonuncusu da bir çok blogta tanıtılan benim de çok sevdiğim 72 time for romance.
14 Kasım 2012 Çarşamba
Hotel Rwanda (Otel Ruanda)
Birkaç hafta önce Gülhan'ın Galaksi Rehberi Ruanda'daydı. Afrika'nın küçük bir ülkesi, yer üstü ve yer altı kaynağı yok yeterince ve insanlar daha çok tarımla geçiniyorlar. Yıllar önce Belçika'nın sömürgesi olan ülke, Belçikalıların yapmış olduğu bir ayrımcılıkla iç savaşa sürüklenmiş. Tutsiler ve Hutular; Tutsiler, daha ince uzun zarif yapıda olanlar ve Hutularda biraz kısa, tıknaz yapıdakiler... Yani aralarındaki fark bu... Belçikalılar, ilk önce Tutsileri iyi yerlere getiriyorlar, önemli mevkilerde görevlendiriyorlar ve Hutular yıllarca aşağı sınıf olarak görülüyor. Daha sonraki yıllarda rüzgar ters yönden esiyor ve Batılı devletler (başta Fransa olmak üzere) bu sefer Hutuları silahlandırıyor ve onları Tutsilere karşı kışkırtıyorlar. Sonuçta 1994 yılında sadece 3 ay içinde yaklaşık 1 milyon Tutsi, Hutular tarafından palalarla öldürülüyor. Hutular özellikle Tutsilerin çocuklarını, bebeklerini hedef alarak soykırım yapmaya çalışıyorlar.
İşte Otel Ruanda bu acı olayı, gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. Otel Ruanda'nın müdürü Hutu Paul Rusesabagina 1000 civarında Tutsinin kurtulmasını sağlıyor ve bu yönüyle Schindler'in Listesi filmine benziyor. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.
Son olarak eğer Gülhan'ın Galaksi Rehberi'nin o bölümüne rastlarsanız, Ruandalı çocuğun Gülhan'ın sarı saçlarını çok beğenerek hafifçe saçlarına dokunduğu bölüme özellikle dikkat edin, çok hoş bir sahneydi.
"Bölünmeyi yaratan belçikalılar. insanları seçtiler, derilerine göre; insanlar arsında bölünme yarattılar. Belçikalılar ülkeyi Tutsiler'e yönettirdiler. Ayrıldıklarında da Hutular'a bıraktılar. Ve tabi ki Hutular da yıllar süren baskının intikamını alıyorlar."
Ufak bir çocuğun af dilemesi: "Bir daha Tutsi olmayacağım nolur affedin, uslu olacağım n'olur bir daha Tutsi olmayacağım öldürmeyin beni!"
"- Yüzüme tükürsen daha iyi.
- Affedersiniz albay?
- Sen bir pisliksin.
- Biz senin pislik olduğunu düşünüyoruz, Paul.
- Biz kim?
- Batı, tüm güçlü devletler,güvendiklerinin hepsi Paul.
- Senin pislik olduğunu düşünüyorlar, hayvan dışkısı olduğunu. sizler değersizsiniz.
- Korkarım söylediklerinizi anlamıyorum efendim.
- Yapma, bana palavra atma Paul. Sen buradaki en akıllı adamsın. Bu lanet otele sahip olabilirsin,ama bir şey var...Sen siyahsın. bir zenci bile değilsin. Afrikalı'sın. Burada kalmayacaklar Paul. Bu kıyımı durdurmayacaklar."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















