25 Kasım 2012 Pazar

HALİDE - FRANCES KAZAN


Ortaokula başladığımda artık çocuk kitaplarının bana çok da hitap etmediğini hissettim. O zamanlar gençlere yönelik çok kitap da yoktu bir İpek Ongun vardı bir de Gülten Dayıoğlu. İpek Ongun'un kitaplarıyla tanışmam ayrı bir post konusu olsun, yetişkin dünyasına ait ilk okuduğum kitap Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkalı'dır. Aslında bana okumayı sevdiren yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Sinekli Bakkal'dan sonra Kurtuluş Savaşıyla ilgili bir kitap olan Türk'ün Ateşle İmtihanı, Fedakar Aliye Öğretmen'i anlatan Vurun Kahpeye romanlarını da okudum kendisinin, belki başka kitaplarını da okumuşumdur ama şu anda hatırlayamıyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınlara öncülük yapmış, erkeklerin dünyasında kendi sesini duyurmayı başarmış bu büyük yazarımızın hayatını anlatan bir kitabı okumak beni çok mutlu etti. Kitapta Halide Edip'in çocukluğu, gençliği, ilk aşkı, çalışmaları, ailesiyle ilişkileri yalın ve sürükleyici bir şekilde anlatılmış, bu arada dönemin özelliklerine değinilmiş. Romanı bitirdiğimde, severek okuduğum yazarın hayatıyla ilgili ayrıntıları öğrenmiş oldum.

essence ojelerim



Essence'in ojelerini çok seviyorum, hem çabuk kuruyor hem de orijinal renkleri var. Daha önceden tek tek yayınlamayı düşünüyordum ama baktım ki epey bir oje birikmiş hepsini birden yayınlayım dedim. Üstteki foto, serçe parmaktan itibaren: 54 trust in fashion (yeşil), 43 where is the party (morlu-mavili), 73 princess prunella (bordomsu), 40 absolutely stylish (kahverengi), 08 dopey (lila), Alttaki foto serçe parmaktan itibaren 64 be optimistic (bunu özellikle tavsiye ederim çok hoş, nostaljik bir renk), 62 reach peach (kiremit kırımızısı ama bu da retro bir renk), 47 ready to go (fuşya-kırmızı), 77 in style (mavinin değişik bir tonu), sonuncusu da bir çok blogta tanıtılan benim de çok sevdiğim 72 time for romance.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Hotel Rwanda (Otel Ruanda)




Birkaç hafta önce Gülhan'ın Galaksi Rehberi Ruanda'daydı. Afrika'nın küçük bir ülkesi, yer üstü ve yer altı kaynağı yok yeterince ve insanlar daha çok tarımla geçiniyorlar. Yıllar önce Belçika'nın sömürgesi olan ülke, Belçikalıların yapmış olduğu bir ayrımcılıkla iç savaşa sürüklenmiş. Tutsiler ve Hutular; Tutsiler, daha ince uzun zarif yapıda olanlar ve Hutularda biraz kısa, tıknaz yapıdakiler... Yani aralarındaki fark bu... Belçikalılar, ilk önce Tutsileri iyi yerlere getiriyorlar, önemli mevkilerde görevlendiriyorlar ve Hutular yıllarca aşağı sınıf olarak görülüyor. Daha sonraki yıllarda rüzgar ters yönden esiyor ve Batılı devletler (başta Fransa olmak üzere) bu sefer Hutuları silahlandırıyor ve onları  Tutsilere karşı kışkırtıyorlar. Sonuçta 1994 yılında sadece 3 ay içinde yaklaşık 1 milyon Tutsi, Hutular tarafından palalarla öldürülüyor. Hutular özellikle Tutsilerin çocuklarını, bebeklerini hedef alarak soykırım yapmaya çalışıyorlar. 
İşte Otel Ruanda bu acı olayı, gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. Otel Ruanda'nın müdürü Hutu Paul Rusesabagina 1000 civarında Tutsinin kurtulmasını sağlıyor ve bu yönüyle Schindler'in Listesi filmine benziyor. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. 
Son olarak eğer Gülhan'ın Galaksi Rehberi'nin o bölümüne rastlarsanız, Ruandalı çocuğun Gülhan'ın sarı saçlarını çok beğenerek hafifçe saçlarına dokunduğu bölüme özellikle dikkat edin, çok hoş bir sahneydi. 

"Bölünmeyi yaratan belçikalılar. insanları seçtiler, derilerine göre; insanlar arsında bölünme yarattılar. Belçikalılar ülkeyi Tutsiler'e yönettirdiler. Ayrıldıklarında da Hutular'a bıraktılar. Ve tabi ki Hutular da yıllar süren baskının intikamını alıyorlar."

Ufak bir çocuğun af dilemesi: "Bir daha Tutsi olmayacağım nolur affedin, uslu olacağım n'olur bir daha Tutsi olmayacağım öldürmeyin beni!"

"- Yüzüme tükürsen daha iyi.
 - Affedersiniz albay?
 - Sen bir pisliksin.
 - Biz senin pislik olduğunu düşünüyoruz, Paul.
 - Biz kim?
 - Batı, tüm güçlü devletler,güvendiklerinin hepsi Paul.
 - Senin pislik olduğunu düşünüyorlar, hayvan dışkısı olduğunu. sizler değersizsiniz.
 - Korkarım söylediklerinizi anlamıyorum efendim.
 - Yapma, bana palavra atma Paul. Sen buradaki en akıllı adamsın. Bu lanet otele sahip olabilirsin,ama bir şey var...Sen siyahsın. bir zenci bile değilsin. Afrikalı'sın. Burada kalmayacaklar Paul. Bu kıyımı durdurmayacaklar."


31 Ekim 2012 Çarşamba

KÜRK MANTOLU MADONNA

Ekim ayının son yazısıyla karşınızdayım. Fark etmeden geçiyor zaman; bizler zaman geçsin, bir şeylere yaklaşalım diye gün sayıyorken.
Aslında bu kitaba başlayalı oldu ama ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra araya bayram girdi, işlerim vardı derken devam edemedim. Birçok blogda tanıtımını okumuştum kitabın, bir de artık algıda seçicilik mi yoksa gerçekten çok mu ünlendi bu sıralar bilinmez, bu kitap sürekli karşıma çıkıyordu. O noktadan sonra dedim demek ki benim bunu okumam lazım. Dün yeniden başladım ve bugün bitirdim. Bitince de keşke böyle olmasaydı dedim. O kadar samimi, o kadar sade bir hikayeydi ki romanımızın baş karakteri Raif Bey'in haline Raif Bey yakınımmış gibi üzüldüm. Bir insanın iç dünyası, hiçbir şeyin bizim düşüdüğümüz gibi olamayacağı ince ince işlenmiş. Kitapta uzun tasvirlerden de faydalanılmış ki bence tasvir bir yazarın fırçasıdır, yazının resimlenmesini sağlayan tasvirdir. Bu tasvirler sayesinde Raif Bey'i, onun odasını, ailesini, her sözü ayrı hayranlık uyandırıcı Maria Puder'i hayal edebildim.






...anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız.. bu o kadar mühim bir felaket mi? hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. insanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerden herşeyi bırakıp kaçarlar. halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindeki hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sükutu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...

23 Ekim 2012 Salı

BURSA

Bursa... Osmanlı'nın başkenti... Tarih ve kestane kokulu Bursa... Hep Bursa'ya gitmek istemişimdir, bazen insan bir yerin sırf hayaline ya da ismine hayran olur ya Bursa'da bende öyle bir etki yaratıyordu ve hayal kırıklığına uğramadım ne güzel :) Doğubeyazıt'taki ev arkadaşımın tayini Bursa'ya çıkınca hemen planlamalara başlamıştım zaten. Sadece haftasonu için gittiğimden her şeye yetişmek için biraz koşturduk ama değdi. İner inmez bizi (diğer ev arkadaşımız da geldi ve kadroyu tamamladık) karşılayan arkadaşımın evine gittik, sağolsun güzel mamalar hazırlamıştı, onları hemen yeyip kendimizi dışarı attık. İlk önce Ulu Camiye gittik. Epeyce görkemli minaresi ve süslemeleriyle gerçekten etkileyiciydi. Sonra Orhan Gazi ve Osman Gazi'nin türbelerini ziyaret ettik.
 Ardından Tophane'deki saat kulesine gittik ve ordan şehri tepeden görme imkanı buldum.
 Şansımıza kılıç kalkan gösterisi vardı. Hemen oraya doğru yöneldik ve güzel bir gösteri izledik.
 Koza Han'da çayımızı içtik. Bir han daha vardı ama şimdi adını hatırlayamadım orda da nargilemizi tüttürdük kızlarla:)) Nargilesi güzeldi bu arada, hemen Ulu caminin yanındaki handı. Koza Han'ın üst katında şal satan yerler vardı ki benim asıl favori bölgem burası oldu. Bursa ipeğinden çok güzel şallar vardı, aralarında tercih yapmakta zorlandım. Sonunda iki tanesinde karar kılabildim. Hatta kızlar bakarken ben ödemesini yaptım ki gözüm kalırsa artık alacağımı aldım diye kendimi kontrol edebilecektim:)
 Bursa'nın meşhur iskenderini yiyemedik:( Şimdi diyeceksiniz Bursa'ya gidilir de iskender yenmez mi diye ama sürekli bir şeyler atıştırdığımız için artık ona yer kalmadı. Bir daha ki sefere inşallah.
Hünnap diye bir meyve vardı pazarda, ilk kez görmüştük ve yarım kilo aldık. Tadı elma, iğde karışımı gibi geldi bana. Çok yararlıymış. Eee Bursa olur da kestane olmaz mı biraz da ondan aldık. Akşam evde pişirip afiyetle yedik.
Ve tabii ki Cumalıkızık... Daracık sokakları, tarihi evleri ve şirin pazar yeriyle bizi başka diyarlara götürdü. Kınalı Kar dizisinin çekildiği evde sabah kahvaltısı yaptık. İlk önce dışarıda yer bulamadığımız için üzüldük ama balkonda yer boşalınca hemen oraya geçtik ve güzel bir manzara eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Sonbaharın son güneşli günlerinden birini keyifle geçirdik. İçimizde güzel iki gün geçirmenin hafifliği, aklımızda daha sonraki gelişimizde yapılacaklarla Bursa'dan ayrıldık.



16 Ekim 2012 Salı

PARİSTEKİ EŞ - THE PARIS WIFE


Biyografi filmler de, kitaplar da çok dikkatimi çeker, özellikle sevdiğim veya merak duyduğum kişilere aitse daha da bir ilgiyle izlerim, okurum. Kitabın tanıtımını bir televizyon programında duymuştum galiba, şimdi hatırlamıyorum ama hemen ilgimi çekti. Kitap, Ernest Hemingway ve eşinin hayat hikayesini konu almış. Hemingway'in Çanlar Kimin için Çalıyor, Silahlara Veda gibi kitaplarını okumuştum ve çok beğenmiştim. Onun kitaplarını yazarken yaşadıklarını okumak ilginç oldu benim için. Eşi ve kendisinin fırtınalı bir ilişkileri olmasına rağmen birbirilerini ne kadar sevdikleri konu edilmiş kitaba. Kitap eşinin ağzından yazıldığı için ve büyük bir ihtimal bayan olduğu için eşine karşı bir sempati duydum. Ernest Hemingway'in gelgitleri; eşinin evliliği ve sevgisi için yaptıkları da buna sebep oldu diyebilirim ama bir noktadan sonra eşinin evliliği ve sevgisi için yaptığı fedakarlığı abarttığını düşünmedim değil. Güzel bir biyografiydi, beğenerek okudum. Meraklısına duyurulur. Sevgilerle.

1 Ekim 2012 Pazartesi

SU-BUKET UZUNER

Aslında bunu okuyalı biraz oldu, bugün artık bu güzel kitaptan bahsetmenin zamanı geldi diye düşündüm. Kitaptan çok da şey beklemiyordum ama bu kitap, benim ayrıcalıklı kitaplar listeme girdi. Dili çok yalın ve sürükleyici, okurken hiç sıkılmıyorsunuz. Aslında yıllardır birçok filme, kitaba konu olan farklı görüş, inanış ve düşünceler üzerine kurulu bir kitap. Kitap; bu konularda anlamadan bilgilenmenizi sağlarken, güzel bir hikayenin sürükleyiciliğine katıp götürüyor sizi. Hikayedeki karakterler büyülü bir dünyadan gelmiş gibi; bazen sizi farklı alemlere götürüyor, bazen de gerçek hayat karşınıza duvar gibi çıkıyor. Buket Uzuner'in Kumral Ada Mavi Tuna ve İki Yeşil Su Samuru kitaplarını okumuştum ve onları da çok beğenmiştim ama bu kitap onlardan farklı ve kesinlikle okunması gereken bir kitap. Hele de canınız çok sıkkınsa, kendinizi kaybolmuş hissediyorsanız; sizi bu ruh halinden kurtarabilecek kitaplardan biri.

25 Eylül 2012 Salı

TÜRKÜLER BABASIZ KALDI...

Övmek istiyorum aslında onu ama yetersiz kalıyor sözcükler. Güzel bir kalp daha ayrıldı aramızdan, güzel bir insan daha karıştı meleklere... Yolun açık olsun büyük sanatçı, mekanın cennet olsun...







23 Eylül 2012 Pazar

NAR

"Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: Hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız. Ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda. Bizi bir arada tutan kabuk, birbirimize duyduğumuz inançtır."



Biraz önce izledim ve sıcağı sıcağına yazmak istedim. Uzun zamandır izlemek istiyordum ama bir türlü izleyememiştim. Aslında konusunu da bilmiyordum, çok övüyorlar diye merak etmiştim (psikolojik gerilim olduğu söyleniyordu). Konusunu bilmemem de iyi olmuş, çünkü şimdi bakıyorum internetteki yorumlar insanı yönlendirecek nitelikte, ön yargılı yaklaşabilirdim filme. Öylesine izlemeye başladım ve çok beğendim. Soluksuz izledim diyebilirim. Serra Yılmaz'ı; modern, şehirli kadın rolünden farklı bir rolde görmek ilk etapta şaşırttı beni. Zaten filmde 4 kişi var ve genel olarak herkesi beğenmekle birlikte Kapıcı Mustafa rolünü oynayan Erdem Akakçe'nin yeri bence ayrı.Konusunu söylemek istemiyorum, isteyen netten bulabilir ama benim tavsiyem konusunu araştırmadan izleyin daha çok tat alacaksınız. 

“Dünya böyle işliyor, anlamıyorsun çünkü sen bunları hiç düşünmedin hayatında. çünkü senin dünyan şu kadar, şu kadarcık. O dünyada ben varım, aşk var, sevgi, çiçekler, böcekler, ailen var belki, sevgili annen-baban, solcu emekli öğretmenler, idaelistler, kediler, başka ufak yumuşak mahluklar, sümerce, çivi yazısı, hamurabi, oyuncu olma hayellerin var sonra, iki tane özel kurs, üç tane oyunda yan roller, kahve, güzel şarap, senin dünyan bu, cici kız dünyası”

ÇOCUĞUNUZA SINIR KOYMA



Henüz bir çocuğum yok, ama şimdiden bu tür kitaplar okumak benim için faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Çocuğum olmadığı için kitapta yazanları uygulama fırsatım olmadı ama en başından bu şekilde davranarak çocuğun kafasını karıştırmamış olurum ileride:))  Kendi açımdan epey bir aydınlatıcı oldu bu kitap. Kitapta sadece çocuk için değil hayatımızdaki diğer bireylerle de ilişkimizde kullanabileceğimiz tavsiyeler yer alıyor. Şimdilerde arkadaş anne-baba trendi çok yaygın; önceden böyle bir ilişkinin daha sağlıklı olabileceğini düşünürken artık anne babanın gerçekten anne baba gibi davranması gerektiğini ve çocuğa gerekli ölçüde sınır koyması gerektiğini düşünüyorum. Bu hem çocuk için hem de anne baba için daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır bence. Tabii kitap bilgileri ne kadar hayata uygulanabilir onu bilmiyorum ama çocuğunuzla aranızda iletişim sorunu varsa ya da çocuğunuz sizin dediklerinize uymuyorsa bu kitabı okumanızı tavsiye ederim hem de ne derece uygulanabilir olduğunu bana da söylerseniz çok sevinirim. Bu arada çocuklar-bebekler demişken sevgili arkadaşım Zeynep'in, anne adayları için küçük bir çekilişi var. Katılmak isteyenler buradan buyursunlar. 

Sevgilerimle

18 Eylül 2012 Salı

UZUN BİR SÜREDEN SONRA MERHABAAA

Yazamadım çoktandır, aslında sürekli takip ediyorum blog dünyasını ama yazmaya elim gitmedi. Uzun zamandır hayalini kurduğum, uğruna kaç senedir vakit harcadığım şey yine çok yaklaşmışken ellerimden kayıverdi. Yine teselli ediyorum kendimi; demek ki böylesi hayırlıymış, bir daha denerim, belki tekrar bir şans olur, şimdi olmadı ama daha iyisi olacak... Kendimi toparlamaya çalışıyorum. Bu ülkede hak edenin, hak ettiğine kolaylıkla ulaştığı oldu mu ki? Belki de tek şanssızlığım; çalışana, emek verene, uğraşana, kendini bir yerlere (herhangi bir torpil, rüşvet, ana-baba mirası olmadan, çalıp çırpmadan) tırnaklarıyla getirmeye çalışana değer verilmeyen bir ülkede doğmuş olmam. Sonra da düşünüyorum, o kadar çok haksızlık oluyor ki bu ülkede bana gelene kadar... Daha bir kaç gün önce 25 tane askerimiz, hayattan koparıldı; sadece kenarda 30 bin liraları olmadığı için... Başka işler bulsunlar diyenleri dinleyen; aslında öğretmen olan ama polis memuru olmak zorunda kalan şehidimizi... Daha suçlarının ne olduğu bile belli olmayan ama senelerdir ailelerinden, gökyüzünden, en önemlisi özgürlüklerinden koparılanları... Çaresiz susuyorum bunları düşününce, Allah'a şükür sağlığım yerinde, eşim, ailem yanımda, tekrar çalışırım, tekrar denerim ama tekrar deneyemeyecekleri düşününce içime bir sızı oturuyor. Her şehit haberinde tekrar yüreği yanan ana-babayı düşününce gözlerim doluyor. Uzun zamandan beri yazmamıştım, karamsar bir yazıyla dönmek istemezdim ama paylaşmadan edemedim.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Loreal Caresse Ruj

Bir blogda Mac'in Cut a Caper isimli rujunu görmüştüm ve tam benim istediğim gibi demiştim. Çok ruj kullanan biri olmadığım gibi bir ruja 45-50 lira vermek çok cazip gelmediğinden sadece çok beğendiğim bir ruj olarak kalacak diye düşündüm. Birkaç gün sonra Watsons'a uğradığımda, Turkcell'in %30 indirimini görünce şöyle bir bakayım dedim ve Loreal'in standında Caresse ruj serisi dikkatimi çekti ve o da ne Mac Cut a Caper'ın tonuna benzer 301 Dating Coral gözüme çarptı ve hemen almaya karar verdim. 22 liralık ruj indirimle 15 liraya gelmişti ve istediğim renge uygun fiyata kavuşmuştum ama aklımda bir iki renk daha kalmıştı. Onlardan biri 06 numaralı Aphrodite Scarlet, kırmızımsı pembe, çok hoş bir renkti, kararsız kaldım neyse dedim sonra bakarım. Tabii ki ister istemez düşünmem çok uzun sürmedi, hem Dating Coral'dan çok memnun kalmıştım. 06'nın yanına 102 numaralı Mauve Cherie'yi de kattım;) Özelliklerine gelince sürümü çok rahat, dudakta kalıp gibi durmuyor hafif bir yapısı var ve kalıcı.



BİSCOTTİ YAPTIM Kİ BEN:)))


Biscotti, biscotti çok duyardım da fazla merak salmamıştım nasıl bir şey olduğuna. Her şey Kamilkoçla seyahat ederken mini paketlerde verilen biscottinin tadına bakmamla başladı. O nasıl güzel ve hafif bir tat, üzerinde kalorisine baktığımda ise 400 gr.'ı 450 kalori civarıydı ki düşünün nerdeyse yarım kilo biscotti yediğinizde bir paket cipsten alacağınız kaloriden daha az kalori alıyorsunuz hem de yararlı bir besin (zaten o kadar yemeniz pek mümkün değil, kısa bir süre sonra tokluk hissi veriyor). Sonra ben bunu nereden buluruma dönüştü olayım.Paketin üstünde börekevi yazıyordu. Sitelerine baktığımda sadece Ankara'da satış yaptıklarını öğrendim (ben bir de Susurluk dinlenme tesislerinde görmüştüm, eşim yemezsin sen onu diyerek beni vaz geçirmişti almaktan:(Sipariş verilebiliyor mu diye mail attığımda ise bir cevap alamadım:((Neyse iş başa düştü diyerek, netten biscotti tarifi araştırmaya başladım. Kimisi çok karmaşık, bir sürü malzemeli tariflere de rastladım, kolay tariflere de. Kolay olanlardan bir tanesini seçtim ve sonuç süper oldu (gerçi bir iki nokta içime sinmediyse de, onları da sizlerle paylaşacağım).İlk önce malzemelerle başlayalım. 
3 yumurta
1 su bardağı toz şeker
Yarım su bardağı sıvı yağ
3 su bardağı un
1 pk. vanilya, 1pk. hamur kabartma tozu
yarım su bardağı damla çikolata (isteğe bağlı)
yarım su bardağı fındık (isteğe bağlı)

Yumurtaları ve şekeri mikserle iyice çırptım. Yağ, vanilya, hamur kabartma tozunu ve unu ekledim. Kaşıkla bunları karıştırdım, bulduğum tarifte ilk önce 2 su bardağı un ekleyin diyordu, o şekilde yaptığımda hamur epeyce bir cıvık oldu ben de bir su bardağı daha ekledim. O bile az geldi gibi, elimle yoğurmaya başladım ama çok yapış yapış bir hamur oldu (bu içime sinmeyen ilk nokta), ardından damla çikolata ve fındığı ekledim. Sonra elimi hamurdan kurtarıp yıkadım ve ellerime biraz sıvıyağ döktüm ancak bu şekilde hamura şekil verebildim. O yüzden siz ilk önce 3 su bardağı un dökün ve hamur hala elinize yapışıyorsa elinize biraz sıvı yağ dökün. Yani hamuru kek hamurundan katı, kurabiye hamurundan biraz daha cıvık olacak. Sonunda hamurla mücadelem sona erdi ve onu tek rulo (ikinci içime sinmeyen nokta) haline getirip üzerini hafif elimle düzleştirdim ve fırına attım . 180 derecelik fırında 15-20 dakika pişirdim (daha önceden ısıtmamıştım). Üzeri hafif kızarınca fırından çıkardım ve soğumaya bıraktım, soğuduktan sonra ruloyu ince ince kesmeye başladım ama o da ne tek rulo yaptığım için bizim biscottiler kocaman kocaman, kaba biscotti oldu ve içleri de birazcık hamur kalmıştı. Olmadı diye canım sıkıldı ama neyse dedim kestiğim biscottileri tepsiye yatay olarak koyup tekrar fırına (aynı derecede) verdim, 15 dakika sonra baktığımda, süper ama büyük biscottilerim olmuştu:)) Neyse en azından emeğim ve malzemelerim boşa gitmedi. Yani eğer siz de denemek istiyorsanız hamuru ilk kez fırına vermeden önce iki rulo halinde tepsiye koyun ve hafif hamur çıkarsa canınızı sıkmayın çünkü ikinci kez fırınlandığında çok güzel pişiyor. 

 

KAÇ ZİL KALDI ÖRTMENİM-FİLİZ AYGÜNDÜZ

Son günlerde herkes gibi benim de içim karardı... Bitmeyen bir savaşın pençesinde gencecik bedenlerin, hak etmedikleri bir şekilde bu dünyadan ayrılışına şahit oluyoruz kaç gündür ve ne yazık ki elimizden bir şey gelmiyor, sadece izliyoruz... Şu son günlerde yüreğimiz yanıyor... Ben daha bebekken başlayan bu anlamsız savaş bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor.  Halbuki bir anlasak bizim bizden başka dostumuz yok, bir arada olmazsak kolumuz kanadımız kırık olacak...

Bayram tatili için memleketim, Çorum'a gitmiştik. Bir sahafta gördüğüm bu kitap hemen ilgimi çekti. Kitap, 90'lı yıllarda Doğu'da öğretmenlik yapan Filiz Öğretmenin anılarıyla ilgiliydi. Ben de Doğubeyazıt'ta bir buçuk sene öğretmenlik yaptığım için sahneler bana çok tanıdık geldi. Zaman zaman ağlayarak, zaman zaman gülerek, zaman zaman da kızarak kitabı bir çırpıda okudum. Anlatımı yalın ve akıcıydı, konu da ilgimi çektiği için kitabın bittiğini anlayamadım bile. Can korkusu, dil, gelenek, görenek farklılığı nedeniyle Filiz Öğretmenin yaşadıkları; küçücük, minicik çocukların umutları, karşılıksız sevgileri, yöre halkının misafirperverliği beni hemen içine çekti. Doğubeyazıt'ı ve öğrencilerimi özlediğimi hissettim. Ayrıca bana biraz da İki Dil Bir Bavul filmini hatırlattı. Öğretmenliğin saygınlığının kaybettirilmeye çalışılan şu dönemde, öğretmenliğin aslında ne demek olduğunu gösterecek iki güzel örnek bence.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

DALYAN

Bloğumda daha önce yazdığım gibi benim için tatil planları erken başlar. Şubat gibi tatilden bahsetmeye başlarım, Nisan gibi aklıma birkaç yer yerleşir, Hazirana kadar değişiklikler olur sonunda da artık o an neresi hoşumuza giderse oraya kırarız rotamızı. Zaten tatili planlamak tatile gitmekten daha eğlenceli bence:))
Bu sene daha önce de eşimle gittiğimiz ve çok sevdiğimiz Kaş vardı aklımızda ilk önce, birkaç pansiyon baktık. Daha sonraları baktığımız bir pansiyon Temmuz-Ağustos ayında önceleri 90 lira olan fiyatını birden 120 liraya çıkarınca sinir olduk ve ordan vazgeçtik bir iki pansiyon daha gördüm ama tam karar veremedik. Şimdi diyeceksiniz neden pansiyon, otel değil de; eşim de ben de otelleri soğuk buluyoruz, çalışanlar olsun, ortam olsun, pansiyonlarda hem daha sıcak bir ortam oluyor hem de pansiyonlar daha uygun fiyatlı. Neyse sonra Bozcaada diye düşündük, ordan yer araştırıyorduk ki eşimin bir arkadaşı Dalyan'da Zakkum Pansiyon diye bir pansiyona gitmiş ve oradan çok memnun kalmış biz de internetten web sayfasına baktık gerek görüntüler gerekse pansiyonla ilgili notlar çok hoşumuza gitti. Dalyana gitmeye karar verdik. Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra Ortaca'da indik, terminalde Dalyan'a giden minibüslere bindik. Dalyan'da sora sora pansiyonumuzu bulduk. Pansiyonumuz kral mezarlarının hemen karşısında gölün kıyısında, muhteşem manzaralı bir yerdeydi.

Sabahları o muhteşem manzara eşliğinde kahvaltı yapmak ayrı bir zevkti bizim için.
Şansımıza çok tatlı bir çiftle tanıştık. Onlar da İstanbul'dan geliyorlarmış ve o kadar güzel tuttu ki frekanslarımız sanki çoktandır tanışıyormuşuz gibi güzel vakit geçirdik. İstanbul'da da görüşmeye devam edeceğiz.
Bu da pansiyonumuza takılan şirin bal gözlü kedicik, biz ona Tırmık dedik ve böyle masum durduğuna bakmayın tam bir yaramaz.
Çok güzel bir tatil geçirdik, ama ne yazık ki her tatil gibi kısa geldi.