9 Ağustos 2015 Pazar

TOPRAK - BUKET UZUNER VE ÇORUM MÜZESİ GEZİSİ

Temmuz kitap okuma açısından pek verimli geçmedi benim için. Tatil, bayram, koşuşturma derken ancak iki kitap okuyabilmişim. Bunlardan biri de Buket Uzuner'in Toprak kitabı. Önceki yazımda da bahsetmiştim aslında Temmuz ayında bu yazıyı hazırlamak istedim ama kısmet şimdiyeymiş. Buket Uzuner'in Su kitabının devamı olan Toprak, Hititlerin anayurdu olan Çorum'da geçiyor. Tarihi eser hırsızlarının peşine düşen Defne Kaman bu sefer Çorum'da kayıplara karışıyor. Küçük bir şehir olan Çorum'da Defne Kaman'ın bulunması için vali, emniyet müdürü, herkes seferber oluyor. Defne'nin kaybolduğunu duyan Defne'nin büyükannesi Umay Nine de aramalara yardımcı olmak için Sahaf Sabahat ile Çorum'un yolunu tutuyor. Bu sırada Yazılıkaya'da ortaya çıkan bir geyik efsanesi Çorum'da dilden dile dolanıyor. Serinin ilk kitabı olan Su'da yunus parklarına dikkat çeken Buket Uzuner, bu sefer tarihi eser kaçakçılığı ve toprağın kutsallığına dikkat çekmiş. Kitapta Hititlerle, doğayla ilgili çok güzel bilgiler verilmiş; bu bilgiler, kitapta karakterlere gayet güzel bir şekilde söyletilmiş yani sanki bir ansiklopedi okuyormuş gibi olmadım, açıkçası bu yönden çok beğendim. Şamanlığa ilk kitap kadar değinmemiş. Hatta sanki kitap çok uzatılmış gibi geldi bana bu sefer. Defne Kaman'ın ortaya çıkışı falan da çok aceleye gelmiş, son bölüme sıkışmış gibi. Yazarın içinde bulunduğu dönemden dolayı belki de böyle olmuştur (Toprak kitabında kendisi şöyle yazmış: "Kamlık ya da Paganlık unsurlarından biri olan Toprak/Yer her zaman kurban talep etmiş ve almış" ve kendisi kitabı yazdığı dönemde annesini kaybetmiş). Kitabın sonunda çok güzel referanslar bölümü var, konuyla ilgili daha çok araştırma yapmak isteyenler buradan faydalanabilir. Ben birkaç tanesini gözüme kestirdim mesela. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu, olayın geçtiği yerin de memleketim olmasından ötürü daha bir severek okudum. Yıllardır gitmeyi isteyip de gidemediğim daha doğrusu sürekli ertelediğim Çorum Müzesi gezimi de yapmamı sağlamış oldu.
Şimdi gelelim postumuzun ikinci konusuna: Çorum Müzesi. Müzemiz, şimdiki binasında 2003 yılından beri ziyaretçilerini ağırlıyor, daha önce bu bina, okul ve hastane olarak kullanılmış. Hitit dönemi ağırlıklı olmak üzere birçok döneme ait eserler bulunuyor.Giriş 5 lira, müze karta ve maksimum kartı olanlara ücretsiz.


İçerisi 4 kattan oluşuyor ve her katta dönemlere göre sınıflandırılmış eserler var. Girişte bir kral mezarı bulunuyor. Sanki bizi karşılar gibi değil mi? Oldukça ürkütücü!

İçeride flaşsız olarak fotoğraf çekmeye izin veriliyor. Diğer katlarda da o kadar çok eser var ki dünyanın başka yerinde olsa bunlar tek bir müzede sergilenmezdi eminim. Düşünün gözyaşı şişeleri bile vardı. Takılar ise ayrı bir güzellikti, kadın her çağda kadın işte :)





Sadece bir eksikliği vardı bence, o da Müzenin çıkışındaki hediyelik eşya dükkanı. Çok yetersizdi, romanda hediyelik eşya dükkanından Kadeş antlaşmasının replikası var şeklinde anlatılmıştı. Ben de belki takıların benzerlerini orada satarlar diye ummuştum ama ne yazık ki orijinal birkaç şey dışında genelde hediyelik eşya dükkanlarında satılan basit şeyler vardı. Keşke bu işe birileri el atsa ne güzel de satar aslında, neyse fotoğraflarıyla yetineceğim artık napalım :( Uzun bir yazı oldu yine, ne kadar anlatsam yeterli olmaz aslında o yüzden tavsiyem gidip yerinde görmenizdir. Sevgilerle...

6 Ağustos 2015 Perşembe

SAHTEKAR - CHANGELING

Epeyce yoğun, sıcak geçen bir Temmuz ayından sonra hepinize merhaba. Ekşi Sözlükte 2015 Temmuzunun 2 ay sürmesi başlığına da rastlayınca hah dedim tek ben değilmişim böyle hisseden :) Temmuz ayında hazırlamak istediğim bir yazım daha vardı ama vakit bulamayınca Ağustosa sarktı yazım. Yakın zamanda onu da hazır edip sizlerin beğenisine sunacağım öhöm öhöm. Ondan önce dün izlediğim bir filmi sizlerle üzerinden zaman geçmeden paylaşmak istedim. Hatta film gece 2'de bitmeseydi biter bitmez yazacaktım :) Gerilim filmi diye tanıtıldığı için beklentim o yöndeydi, ha izlerken gerilmedim mi gerim gerim gerildim ama beklediğim yönde değildi bu gerilim. Normalde Angelina Jolie'nin olduğu filmleri pek izlemek istemem hatta ilk kez Angelina Jolie'nin rol aldığı bir filmi izledim sanırım. Burada fedakar bir anne Christine Collins'i canlandırıyor kendisi. 1920'li yıllar, Christine, işe gitmek için evden çıkıp 9 yaşındaki oğlu Walter'ı evde yalnız bırakıyor. Eve döndüğünde ise Walter'ı evde bulamıyor. Polise haber verdiğinde ise 24 saat beklemesi gerektiği söyleniyor. 24 saat sonunda yine çocuk ortaya çıkmayınca, olay araştırılmaya başlanıyor. Zaman geçtikçe olay basına yansıyor, kendilerinin kötülenmesini istemeyen o zamanın polis teşkilatı Walter'a benzeyen bir çocuğu Christine'e kendi çocuğu diye kabul ettirmek istiyor. Kadın kendi çocuğu olmadığını iddia ettikçe, kadını suçluyorlar ve en sonunda onu tımarhaneye kapattırıyorlar. Burdan sonrasını izleyecekler için anlatmak istemiyorum ama sonuna kadar merakla, heyecanla izlediğim bir film oldu. Gerçek bir hayat hikayesinden alınması, kadının çaresizliği beni çok fazla etkiledi. Çocuğu olanların ve bu tür olaylardan çabuk etkilenenlerin ise izlemeden önce iki defa düşünmesini tavsiye ederim çünkü iç açıcı bir film değil.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

FETHİYE

Yıllardır tatil deyince aklıma ilk gelen yer. Birkaç kez başka yeri de denedik ama Fethiye'de olduğu kadar rahat edemedik. Bunda Fethiye'nin tarihi bir özelliği olmasının yanı sıra doğal güzelliğinin de hala bozulmamış olması da etkili sanırım. Son birkaç yıldır tercih ettiğimiz pansiyon yerine bu sene Fethiye'nin bir beldesi olan Çalış'ı tercih ettik. Gittiğimiz pansiyondan (Çiğdem Pansiyon) çok memnunduk ancak şehir merkezine biraz uzak olduğundan bu sene tercihimizi Çalış'tan yana kullandık. Çalış'ta kaldığımız yer Çalış plajına oldukça yakın bir yerdi, o yüzden sabahları erkenden kalkıp deniz kenarında yürümek bana çok iyi geldi. Dalgaların sesi, denizin maviliği, insanların rahatlığı, parıldayan güneş senenin yorgunluğunu unutmamı sağladı. Kaç senedir Fethiye'ye gelmemize rağmen Çalış'ta görmediğimiz yerleri keşfettik bu sefer. Önceki gezilerimizde genellikle turlara katıldığımız için yorucu geçiyordu tatilimiz; bu sene ise çok koşturmadan, bir tura bağlı kalmadan rahat rahat tatilin tadını çıkarttık.


Size şimdi biraz Çalış'tan bahsedeyim. Belki hala tatil planı yapmamışlar vardır aranızda. Çalış, Fethiye merkeze 6 km uzaklıkta şirin bir belde. Uzun bir plajın kenarında oteller, pansiyonlar var. Genel olarak fiyatlar makul. Denizi biraz dalgalı ve çabuk derinleşiyor; o yüzden iyi yüzme bilmeyenler için uygun bir yer değil. Yüzme bilmeyenlere ya da durgun deniz sevenlere Ölüdeniz'i tavsiye ederim. Orada yüzmenin keyfi bir başka, dalgasız ve uzun süre derinleşmeyen bir denizi var. Çalış'a geri dönecek olursak uzun plajı boylu boyunca yürümek yaklaşık 45 dakika alıyor, yani mükemmel bir yürüyüş yolu. Ben yürüyüşümü sahildeki kafede (Keyif Kafe) bir kahveyle sonlandırıyordum.



 

Akşamları da aynı yürüyüş yolu üzerindeki birkaç yerde bir şeyler içtik. Bunlardan biri olan Hamsi Bar'ın otantik dekorunu çok beğendim.



Oturmayı düşündüğümüz bir yer daha vardı (Calisto) ancak onun hemen yanındaki barda (Lee's) büyük bir kalabalık olunca, orada da yer kalmamıştı. Bu kalabalığın sebebini anlamaya çalışırken, kırmızı takım elbiseli bir adamın şarkı söylediğini gördük. Eşim Rod Stewart'a ne kadar benziyor adam dedi, benzerini getirmişlerdir diye düşündük ama meğerse gerçekten Rod Stewart'mış adam :) Daha önce de Çalış'a gelmiş ve Lee's Barın sahibinin bir arkadaşıymış netten öğrendiğimize göre. Bu da ayrı bir enstantane oldu bizim için ama fotoğrafını çekmediğimiz için pişman oldum ben :) Birkaç akşam da Fethiye'ye gittik gezmek için. Çalış ve Fethiye arası minibüsler 5 dakikada bir kalkıyor ve 00:30'a kadar çalışıyor. Tekne taksiler de var Fethiye ve Çalış arasında çalışan ama biz birtürlü binemedik. Fethiye'de güzel nargile yapan yer arayan olursa Fethiye limanındaki Fora kafeyi tavsiye ederim. Fethiye çarşısı da (Paspatur) tarihi dokusuyla çok hoşuma gider. Bu sefer birkaç fotoğraf çekmeyi akıl ettim.

 



Fethiye'de her gittiğimde uğradığım ve takı aldığım bir takıcı var Naga diye Fethiye çarşısında şemsiyeli sokakta Gratis'e varmadan sol tarafta. Hem fiyatları uygun hem de çok güzel modeller var. Orası haricinde etnik takılar ve kıyafetler satan bir dükkan daha var, ürünleri güzel ancak orayı çok tavsiye etmem, hem fiyatları uçuk hem de içeride rahat rahat bakmanıza izin vermeyecek şekilde yardımcı olmaya(!) çalışıyorlar.



Epeyce uzun bir yazı oldu bu arada. Aslında Fethiye hakkında yazmak istediğim bir şeyler daha var belki ikinci bir yazı yazarım ya da bu konuda soruları olan varsa yorumlar kısmında sorabilirler elimden geldiğince yanıtlamaya çalışırım. Türkiye'nin güzelliklerinden biri olan Fethiye'yi görmenizi her daim tavsiye eder, huzurlu haftasonları dilerim.


KİRALIK AŞK


Yaz dönemi yine mısır patlağı gibi diziler çıkmaya başladı bütün kanallarda. Çoğu elenecek birkaç tanesi yeni sezona taşınacak, bir çoğunun ismi bile hatırlanmayacak kimbilir. Normalde çok fazla Türk dizisi izlemiyorum. Sebeplerini daha önceden de yazmıştım (dizilerin uzun saatler sürmesi, reklam arası dizi konulmuş gibi olması, dizi tutunca senaristlerin dizi bitmesin diye saçmalaması, normal hayatlardan ziyade olmayacak hayatlara insanların özendirilmesi vs.). Kiralık aşk'a ise tatile giderken otobüsteki televizyonda bir şey bulamayınca mecburen şans verdim ama şaşırtıcı bir şekilde hoşuma gitti. Uzun zamandır ilk kez bir Türk dizisini bekler oldum. Aslında hikaye yine çok alışılageldik, fakir kız-zengin çocuk aşkı. Bir kafede garson olarak çalışan Defne (Elçin Sangu), iş adamı Ömer'i (Barış Arduç) baştan çıkarmak için Ömer'in yengesi tarafından işe alınır. Ömer'in yanında yönetici asistanı olarak çalışmaya başlayan Defne, Ömer'i etkilemek için elinden geleni yapmaya başlar. İşte olay burada biraz  ilginçleşiyor Defne sıradan kızlar gibi değil; sakar, eli ayağına dolaşan, cin fikirli olmayan, bunları da kendine yakıştıran bir kız. Zaten Elçin Sangu'nun güzelliği insanı o kadar büyülüyor ki anlamadan diziye müptela oluyorsunuz. Ayrıca rolüne de çok yakışmış, oyunculuğu çok doğal. Nergis Kumbasar ise diziye çok güzel bir hava katmış, gerçekten onun sahnelerini ayrı bir severek izliyorum. Ömer'in iş ortağı Sinan'ı canlandıran Salih Bademci de (Öyle Bir Geçer Zamanki'nin Hakan'ı) rolüne cuk oturmuş.Güzel bir aurası var dizinin, yaz ekranı için gayet hoş bir dizi, bir bakın derim. Sevgilerle...

28 Haziran 2015 Pazar

ÜÇ KİTAP

Haziran ayının son yazısıyla herkese merhabalar. Haziranın da sonuna geldik artık, her ne kadar havalar sonbaharla yaz arasındaymış gibi seyretse de :) Bu havalarda napılır tabii ki kitap okunur, film izlenir :) Bu ay dört kitap bitirebildim. Önceki hızım olmasa da yine de kitap okuma hızımın artması beni mutlu ediyor. O yüzden blogda kitapları yazmak ya da okuduğum kitapları facebook'ta "Kitaplar" kısmına eklemek kendimi takip etme açısından iyi oluyor. 

İlk kitabımız Türk Edebiyatımızın büyük yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Cehennemlik kitabı. Olay İstanbul'da bir yalıda geçiyor. Hastalık hastası Hasan Ferruh Efendi, hastalıklarının ilacı olarak genç ve güzel Cazibe Hanım'la evlenir. Aynı yalıda 40'larında güzel ama hayata dair hırsları bitmemiş Ferhunde Hanım, onun yaşlı eşi Sabri Bey ve güzeller güzeli kızı Mahmure, oğlu Muzaffer, Ferruh Bey'in yakışıklı evlatlığı Şemsi, Ferruh Bey'in kambur ve çirkin kızı Atıfet de (Şemsi'yle nişanlıdır) yaşamaktadır. Yaş ya da görünüş itibariyle birbirine uymayan çiftlerden oluşan yalı daha sonra pembe dizilerdeki kimin eli kimin cebinde belli değil bir ortama dönüşür. Esprili bir dille başlayan kitap sonunda bir trajediye dönüşür. Bana sonu çok romantik gelse de olmayacak bir hikaye değildir kitapta yer alan. Klasik Türk Edebiyatının seven herkese tavsiye ederim.
İkinci kitabımız Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler-Yalçın Tosun. Kısa kısa öykülerden oluşan bir kitap. Yalçın Tosun daha önce okumamıştım ama yazı tarzını, hikayeleri kurgulayışını oldukça beğendim. Öyküler oldukça kısa olduğu için metroda iki durak arasında bile bir öykü bitirilebildim. Eşcinsellikten, enseste; aile içindeki iletişim kopukluğundan, aldatmaya, birçok konu ele alınmış ve başarılı bir şekilde işlenmiş. Merak edenlerin okumasını şiddetle tavsiye ederim.
Son kitabımız Feyza Hepçilingirler'in İşte Gidiyorum-Göç Öyküleri. Bu kitabı okumam tam da Kazım Koyuncu'nun ölüm yıldönümüne denk geldiğinden sanırım, başucumda kitabı her gördüğümde, onun İşte Gidiyorum şarkısı çaldı zihnimde. Gidenlerin öykülerinden oluşan, bir çırpıda bitirilmek istenen bir kitap. Struma gemisiyle yaşadıkları cehennemden kurtulmaya çalışan bir çift, Ermeni tehcirinde oradan buraya sürüklenen aile, 6-7 Mayıs olayları, hem Rumların hem Türklerin gözünden anlatılan mübadele dönemi, Kıbrıs Barış Harekatı esnasında yurtlarından koparılan Yunanlılar, İran'daki rejim değişikliğinden kaçanlar; hepsi bu kitapta. Birçok öyküyü soluk almadan okudum desem yeridir.


13 Haziran 2015 Cumartesi

BEBEK BATTANİYESİ



İşte sabrımın son örneği: bebek battaniyesi. Arkadaşım Zeynep'in minik Ece'si için bu battaniye. Aslında çok uzun zamandır elimdeydi  ancak bitirebildim. Motifle bir şey yapmak pek benim harcım değilmiş bunu da öğrenmiş oldum :) Bir ara elimden bıracak oldum başka şeylere gönlüm kaydı ama bırakırsam bir daha elime almam diye devam ettim. Ve ta ta taaa sonunda bitirmiş oldum. Güzel günlerde kullansın güzel arkadaşım ve minişi bunu :)

HANDAN - AYŞE KULİN

Ayşe Kulin'in Handan kitabı çıkalı çok oldu. Aslında en sevdiğim yazarlardandır Ayşe Kulin. Taa ki Gizli Anların Yolcusu ile başlayan seriye kadar. Handan bu serinin son kitabı. Kitabı arkadaşımın elinde görünce (bu serinin son kitabı olduğunu bildiğim için içimden satın almak gelmemişti) okumak istedim. Kısa sürede biten bir kitap oldu benim için. Başlangıçta ilginçti aslında Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı ile Ayşe Kulin'in Handan'ı birbirleriyle özdeşleştirilmişlerdi. Ancak daha sonra kitapta bir yapaylık oluştu bence. Gezi Parkında yaşanan olayların Handan da oradaymış, o olayları yaşayanlar arasındaymış gibi anlatılması benim hoşuma gitmedi. Zaten olaylar da televizyonda en çok ses getiren olaylardan derlenmiş gibiydi. O açıdan beni rahatsız etti. Keşke sadece Handan'ın hayatını dinleseymişiz yazardan. Bir de bu kitabı okurken sanki Ayşe Kulin değil de İpek Ongun okuyormuşum gibi geldi bana. Bana bu hissi yaşatan neydi tam olarak adlandıramıyorum ama öyle hissettim işte. Umarım artık bu seri sonlanmıştır diyorum ve ben Sevdalinka, Adı Aylin ve diğer kitaplarında yaşadığım heyecanı hissettiren bir kitap bekliyorum Ayşe Kulin'den.

6 Haziran 2015 Cumartesi

YAŞAMAYA DAİR - ALİ PAŞA HANI

"Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak."

Dün akşam tarih kokan bir handa Genco Erkal'ın muhteşem oyunculuğu ve Tülay Günal'ın kadife sesi eşliğinde Yaşamaya Dair'le Nazım Hikmet'i andık yeniden. Oyun hala devam ettiği için postumu yayınlamakta acele etmek istedim, bu eşsiz oyunu izlemek için siz de vakit kaybetmeyin bence. Başka mekanlarda da gösterimi varmış bu oyunun ama bence izlemek için en güzel mekanmış Ali Paşa Han'ı. Girer girmez mekanı keşfetmeye çalışmak, küçük çay ocağından söylediğimiz çayın kokusu eşliğinde (kahve de yapıyorlar ama istemek için biraz geç kaldım, oyunun başlamasına çok az kalmıştı çünkü ama kahve sevenlere özellikle tavsiye ederim oyun başlamadan önce orada kahvelerini yudumlasınlar) burada kimler kalmıştır kimbilir, demek oyun kadar heyecan verici oldu benim için. Çok geçmeden Genco Erkal ve Tülay Günal karşımızdaydılar. Genco Erkal'ın şairi yaşaması, şairin hislerini tamamen bize geçirmesi, Nazım Hikmet'in dokunacağımız kadar yakınımızda olduğu hissini verdi. Tülay Günal'ın karizması ve sesi ise atmosferi tamamlayarak bize tam anlamıyla bir şölen yaşattı. Anlatacak kelime gerçekten bulamıyorum. Şiir seven, Nazım'ı seven, tarih seven herkesin izlemesi gereken bir oyun diyerek bitirmek istiyorum.  


Not: Eğer biletinizi biletix'ten alırsanız, çıktısını aldığınız biletleri gişede giriş bileti olarak değiştirmeniz gerekiyor. Bizim gibi dışarıda girmek için bekleyip sonra da bunun için zaman kaybetmeyin. Allahtan yerimiz iyiydi de çok sorun olmadı.






3 Haziran 2015 Çarşamba

ARKADAŞIM GELMİŞ HOŞGELMİŞ - ADA GEZİMİZ

Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilir. Çok yakın bir arkadaşım Bursa'da yaşıyor ve fırsat buldukça birbirimizin yanına kaçıyoruz. Hem hasret gideriyoruz hem de yaşadığımız yerleri birlikte keşfediyoruz. Bu sefer arkadaşımın kaç zamandır istediği ada gezisini sonunda gerçekleştirdik. Ben de çok uzun zamandır gitmemiştim adaya, bana da çok iyi geldi.

 İstanbul'da yaşayanlar ya da adaları ziyaret edenler bilir; sanki İstanbul değil de başka bir yere gelmişsiniz gibi hissettirir adalar insana. Manzarası, birbirinden güzel evleri, araç girmeyen sokaklarıyla başka bir dünya adalar...


Cumartesi günü rahat rahat kahvaltı yapalım diye öğleden sonraki vapura binmemizin daha iyi olacağını düşündüm ama çok da isabetli bir karar değilmiş bu, yazımın ileriki kısımlarında anlatacağım. Kahvaltımızı yapıp yollara düştük. Yaklaşık bir buçuk saat süren vapur yolculuğundan sonra Büyükada'ya vardık. Çarşıda vakit kaybetmeden Aya Yorgi'ye çıkalım dedik. Aslında faytona binebilirdik ama ben adalara gittiğimde faytonu hiç tercih etmiyorum. O zavallı atların dinlendirilmeden defalarca sefere çıkarıldığını duydum. Yürümeyi de severim zaten, hem de bahsettiğim sebepten dolayı arkadaşıma yürüyelim dedim. Ben de uzun zamandır gelmediğim için bizi bu kadar uzun bir yolun beklediğini unutmuşum. Sohbet ederek, gülüşerek, az kaldı diye arkadaşımı gaza getirerek Aya Yorgi'ye vardık. Manzara mükemmeldi. Yorgunluğa değdi diye düşündük.


 İniş çok zor olmadı ama yetişmeyi düşündüğümüz 18:15 vapuruna yetişmek için epey bir koşturduk ama olmadı. Diğer vapur 20:20'deymiş sıkıntı olmaz yemek yeriz falan dedik ama epeyce yorulmuştuk, 20:20'ye de epeyce vardı. Sonra özel vapurlara bakalım dedik. 19:30'da varmış. Biz de kalan zamanda Büyükada'nın cici çarşısını gezdik ve Roma dondurmacısından aldığımız dondurmalarımızı yedik. Aslında fiyatları diğer dondurmacılara göre biraz yüksekti ama ben uzun zamandır tadını bu derece veren bir dondurma yememiştim.Kesinlikle muzlusunu tavsiye ederim. Güzel bir günden kalan güzel fotoğraflarla yazımı bitireyim artık :) Sevgilerle...






BUĞDAY NİŞASTALI KEK

Nerden aklıma düştüyse un yerine pirinç unu ya da nişasta kullanabileceğim bir tarif arıyordum çoktandır. Birçok sitede bu şekilde yapılan keklere bayatlamayan kek diye de isim verilmiş ki. Benim bir kekte aradığım önemli özelliklerden birisidir bu :) Kimi tarifte tamamen buğday nişastası, kiminde de un ve nişasta karışımı kullanılmış. Ben un ve nişastayı bir arada kullanmayı daha uygun buldum ki bence kararım yerindeymiş çünkü içinde süt ya da yoğurt bulunmayan bu tarif, kekin biraz daha çabuk ufalanmasına sebep oldu. Sadece nişasta ufalanmayı daha da arttırırdı diye düşünüyorum. Neyse uzun lafın kısası eşimin bile severek yediği bir kek oldu ki o normalde bu tarz hamur işlerini pek sevmez. Gelelim tarife:
3 yumurta
1 su bardağından bir parmak eksik sıvı yağ
1 su bardağından bir parmak eksik şeker
1 pk hamur kabartma tozu ve vanilya
2 çorba kaşık kakao(isteğe bağlı)
1 su bardağından bir parmak eksik nişasta
1 su bardağından bir parmak eksik un

Yumurta ve şekeri iyice çırpıyoruz. Sıvı yağı ekleyip biraz karıştırıyoruz. Nişasta, un, hamur kabartma tozu ve vanilyayı eleyerek karışıma ekliyoruz ve karıştırıyoruz. Eğer kakaolu yapmak istiyorsanız harcın bir kısmını ayırıp ona kakao ekliyoruz ve kek kalıbına harcımızı döküyoruz. Önceden ısıtılmış 170 derece fırında 50-55 dakika pişiriyoruz. Mis gibi kekimiz hazır, afiyetler olsun :)



DEBORAH JEL OJE 19 NUMARA

Uzun zamandır makyajla ilgili bir post paylaşmıyorum. Bu tür paylaşımlar yerine kitap, yemek, gezi tarzında paylaşımlar yapmak daha çok hoşuma gidiyor. Ama uzun zamandır bu kadar beğendiğim bir ürün olmamıştı. Fiyatı da makul sayılır aynı kalitedeki ojelere göre. Tek katta bile güzel renk veriyor, ikinci kat daha da rengi ortaya çıkartıyor. Aslında ilk önce gülkurusu tonunda bir rengini aldım ve o kadar beğendim ki sırf tekrar bakmak için Watsons'a gittim. İki nude renk ve bu lila rengini de aldım yaza yakıştıkları için. Yine ara ara bakarım hoşuma giden rengi olursa alabilirim. Şimdi bu güzel rengi sizinle paylaşayım. Tek başına çektiğimde renk çok belli olmadı, o yüzden Handan kitabım bana rengi göstermemde yardımcı oldu :)


1 Haziran 2015 Pazartesi

KONSTANTİNİYYE OTELİ-ZÜLFÜ LİVANELİ

Uzun zamandır Zülfü Livaneli'nin son kitabını bekliyordum. Kitabın çıktığı 8 Mayıs'ta siparişini verdim ve heyecanla beklemeye başladım. Okuduğum kitabı da yarım bırakarak hemen Konstantiniyye Otelinde verilen davete icabet ettim :) Kitabımız Konstantiniyye Oteli'nin açılışı ve bunun için verilen davetle, ana karakterimiz Zehra'nın öteki dünyadaki Kontantiniyye sakinleriyle olan iletişimi ile başlıyor. Uslüp yalın, dil akıcı... Zülfü Livaneli her zamanki gibi edebiyata doyuruyor okuyucusunu. Çok değerli bilgiler barındıran, geçmişe ve günümüze değinen; siyaset, din, toplumsal değişimlerin çok güzel yansıtıldığı, okuyucuyu çağdan çağa götüren gerçekten çok güzel bir kitaptı. Yalnız şöyle bir şey demeden edemeyeceğim, ne yazık ki Serenad ve Kardeşimin Hikayesindeki gibi soluk soluğa okuduğum bir kitap olmadı. Bir de bu kadar çok karakterden ana karakteri unuttuğum zamanlar bile oldu. Karakter açısından çok dağılmış gibi geldi. Gerçi ben normalde de öyle çok fazla karakter olan kitapları pek sevmem, alışmam zaman alır. Belki de o yüzden böyle düşünüyorum. Henüz okumamış olanlara tavsiye ederim, bu akşamki güzel dolunayı da izlemeyi unutmayın derim :) Sevgilerle...

4 Mayıs 2015 Pazartesi

SERAY ŞAHİNER-GELİN BAŞI ve YİĞİT TURHAN-KADÜK

Merhabalar, okuduğum son iki kitapla karşınızdayım. Lafı çok uzatmadan kitaplarımıza geçelim. İlk kitap raflarda gördüğümden beri merakla okumayı istediğim Kadük. Yiğit Turhan'ı daha önce bırakın okumayı, duymamıştım bile. Kitabı ilk gördüğümde ön kapakta yazan "Her çocuk masum değildir" yazısı dikkatimi çekmişti. "Türk Edebiyatında korku hikayesi yok denilemeyecek artık" tarzı bir iddiasının bulunması da merakımı celbetti. Zaten korku filmlerini ve kitaplarını çok severim. Lakin umduğumu bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bir kere yazarın dili bana oldukça acemi geldi. Bir iki yerde yanlış kelime kullanımı (öğürmek kelimesi yerine böğürmek kelimesinin sıkça kullanılması), tutarsızlık (hikayede iki kardeş var; bir erkek bir kadın, yazar kitabın başında erkeği, büyük kardeş yapıyor; kitabın sonlarında ise kadın, abla oluyor). Köklü, seçkin bir ailede yetişmiş olduğu söylenen kardeşlerin sinirlendiklerindeki düşünme biçimleri kenar mahalle insanlarını aratır cinsten. Konu ise yıllardır çocuğu olmayan Leman'ın, yasadışı yollarla çocuk evlat edinmesi üzerine. Aslında hikaye fena değil, çocukların Leman'ın başına bela olması daha önce görmediğim ve beklenmeyen bir tarzda işlenmiş. Ama biraz önce bahsetmiş olduğum olumsuzluklar kitabı yeterince iyi olmaktan uzaklaştırıyor. Merak edenlere yine de tavsiye ederim. 
İkinci kitabımız Seray Şahiner'in Gelin Başı. Daha önce yazarın Antabus romanını okumuştum ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da çok güzel, bir oturuşta okunabilecek bir kitap. Kısa kısa öykülerden oluşuyor. Biraz Antabus'taki konuyu andırmıyor değil. Negatif olarak söyleyebileceğim tek şey öykülerin devamını merak etmem, yani o karakterler sonrasında neler yaşadılar merak ettim. Onun dışında çok beğendim. Bol okumalı, güzel haftalar dilerim hepinize.

21 Nisan 2015 Salı

REHA ÇAMUROĞLU-CEMİL RELOADED ve SULTAN SELAHADDİN EL KURDİ

Son zamanlarda havalar bir garip şu yaşıma geldim böyle bir bahar mevsimi görmedim (bu cümleyi de kurdum ya artık :). Cumartesi günü kısa kollu giyilecek bir hava varken ertesi gün adeta bir kış günü gibi içimizi titretti. Artık havalar ısınsa da kendimize gelsek, yeniden güneşli günlerle içimiz kıpır kıpır olsa. Bu arada bir grip salgını da hasıl oldu. Herkes hastalıktan kırılıyor, ben de bu salgından payıma düşeni aldım tabii ki. İki aydır bir iyileşiyorum bir tekrar hastalanıyorum. Umarım geçen gelişi son seferidir.

Gelelim postumuzun konusu iki güzel kitaba. Bloğumu takip edenler bilir ki Reha Çamuroğlu'nun kalemini çok beğenirim. Özellikle Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi favorimdir. Cemil Reloaded, kendisinin son romanı. Yakın tarihimize ışık tutan bir roman. Romanımızın kahramanı Cemil'in hayatı üç ayrı olasılık üzerinden anlatılmış. Romanın dili akıcı ve yalın, sahneler insanın gözünün önünde canlanıyor. Ancak Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi'nden aldığım tadı aldığımı söyleyemem. Yine de güzel bir romandı.

“Üzerimize doğru gelen, koskoca bir hiç sevgilim. Bunu demek istiyorum. Hiç örtüyor üzerimizi. Bir çığ hızıyla iniyor. Kanla, barutla, katliam videoları ve fotoğraflarıyla üzerimize iniyor. Hiçliğinde yok etmek üzere geliyor. Bugün bir şey olanlar, bir gün sonra hiç oluyor. Hiçlik tamamlanana kadar, kimlikler Matrix’in koca hiçliğinde, varmış gibi olana kadar, devam ediyor bu. Bana şu anda asla bitmeyecek döngüsel bir hiçleşme gibi geliyor bu olanlar. Obur bir hiçleşme…”



Diğer kitabımız Selahaddin Eyyübi'nin hayatını anlatan Sultan Selahaddin El Kürdi. Romanımızda, Selahaddin Eyyübi'nin gençliği, yükselişi, Kudüs'ü fethetmesi, Haçlılarla olan mücadelesi ve eşi İsmet Hatun'a olan aşkı konu edilmiş. Tarihi kitapları sevdiğim için beğendiğim bir kitap oldu. Selahaddin Eyyübi'nin etnik kimliği konusunda tartışmalara da sebep olmuş bir kitap ayrıca, ancak bu büyük komutanın hayatı hakkında bilgi edinmek için yararlı bir kitaptı.

“Sabır sence önemli bir erdem midir?”
Cafer’in bu sorusu Süleyman’ı sevindirdi.
“Bak,” dedi, “sana bir hikâye anlatayım. Adamın biri çok sabırlıymış. Sabrın sonu...Sabrın sonu...der dururmuş. Toprağı kireçliymiş. Getirmiş bir söğüt ağacı, dikmiş toprağına. Ağaç tabii ki kurumuş. Bu geçmiş karşısına, beklemiş yeniden yeşersin diye. Her aklına gelişinde, gitmiş, kovalarca su dökmüş. Dualar etmiş söğüde. Beddualar etmiş. Olmamış. Ama o sabrından vazgeçmemiş.”
“Sonra?” dedi Cafer sabırsızlıkla.
“Ölmüş,” dedi Süleyman.
“Ağaç mı?”
“Hayır, adam!”

"Peki, el-Fadıl, söyleyebilir misin bana, niçin hayalini kurduğum mutluluğun bir zerresi yok içimde? Niçin hayallerim gerçekleştikçe, mutluluğum artmıyor da azalıyor? Ya en kötüsü, niçin her geçen gün kendimi daha yalnız hissediyorum?"
 
“Yahudilere ve başkalarına yaptıklarını bize yapamadılar. Öfkeleri bundan. Öfke onların içinde. Bu Romalılar zamanından beri böyle. Bakma şimdi Hıristiyanlar, ama o zaman da özleri aynıydı. Dünyayı kendi evleri, herkesi de köle olarak görmek istiyorlar. Öfke ve nefret neyse. Nasıl olur da onları yenme cüretini gösteririz. Ama asıl anlayamadığım ve beni sinirlendiren, bizi aşağı görmeleri ve küçümsemeleri. Yukarıdan bakışlarını gözünün önüne getir, bir mümin için sadece o bakış şirktir. Dudaklarını büzerek, burunlarını kıvırarak. Neye dayanarak? Ne cüretle? Emin ol, yine gelecekler. Kendini buna hazırla, çocuklarını buna hazırla. İyi, güçlü, tecrübeli bir orduya sahip olun her zaman. Ne bahasına olursa olsun. Bunların barış vesaire laflarına kulak asmayın. Barış bunların dilinde zayıf zamanlarının mızmızlanma sözcüğüdür. Sakın yanlış anlama, barış yapmayın demiyorum, yapın, elbette en hayırlısı barıştır, ama unutmayın, onlar için barış, yeni bir savaşa hazırlığın adıdır."
 
 


1 Nisan 2015 Çarşamba

KARANLIK 31 MART

Her ay içimizi kaldıran bir olay yaşamadan geçiremiyoruz. Sürekli yüreğimizde bir sızı, boğazımızda bir yumru hazır duruyor. Ülkemizin üzerinden bu karanlığın kalktığı günleri en kısa zamanda görürüz inşallah. Başına silah doğrultulmuş, ağzı bantlanmış savcımızın görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. Ailesini, çocuklarını düşünüyorum, söyleyecek bir şey bulamıyorum, susuyorum. Başımız sağolsun...