3 Haziran 2015 Çarşamba

ARKADAŞIM GELMİŞ HOŞGELMİŞ - ADA GEZİMİZ

Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilir. Çok yakın bir arkadaşım Bursa'da yaşıyor ve fırsat buldukça birbirimizin yanına kaçıyoruz. Hem hasret gideriyoruz hem de yaşadığımız yerleri birlikte keşfediyoruz. Bu sefer arkadaşımın kaç zamandır istediği ada gezisini sonunda gerçekleştirdik. Ben de çok uzun zamandır gitmemiştim adaya, bana da çok iyi geldi.

 İstanbul'da yaşayanlar ya da adaları ziyaret edenler bilir; sanki İstanbul değil de başka bir yere gelmişsiniz gibi hissettirir adalar insana. Manzarası, birbirinden güzel evleri, araç girmeyen sokaklarıyla başka bir dünya adalar...


Cumartesi günü rahat rahat kahvaltı yapalım diye öğleden sonraki vapura binmemizin daha iyi olacağını düşündüm ama çok da isabetli bir karar değilmiş bu, yazımın ileriki kısımlarında anlatacağım. Kahvaltımızı yapıp yollara düştük. Yaklaşık bir buçuk saat süren vapur yolculuğundan sonra Büyükada'ya vardık. Çarşıda vakit kaybetmeden Aya Yorgi'ye çıkalım dedik. Aslında faytona binebilirdik ama ben adalara gittiğimde faytonu hiç tercih etmiyorum. O zavallı atların dinlendirilmeden defalarca sefere çıkarıldığını duydum. Yürümeyi de severim zaten, hem de bahsettiğim sebepten dolayı arkadaşıma yürüyelim dedim. Ben de uzun zamandır gelmediğim için bizi bu kadar uzun bir yolun beklediğini unutmuşum. Sohbet ederek, gülüşerek, az kaldı diye arkadaşımı gaza getirerek Aya Yorgi'ye vardık. Manzara mükemmeldi. Yorgunluğa değdi diye düşündük.


 İniş çok zor olmadı ama yetişmeyi düşündüğümüz 18:15 vapuruna yetişmek için epey bir koşturduk ama olmadı. Diğer vapur 20:20'deymiş sıkıntı olmaz yemek yeriz falan dedik ama epeyce yorulmuştuk, 20:20'ye de epeyce vardı. Sonra özel vapurlara bakalım dedik. 19:30'da varmış. Biz de kalan zamanda Büyükada'nın cici çarşısını gezdik ve Roma dondurmacısından aldığımız dondurmalarımızı yedik. Aslında fiyatları diğer dondurmacılara göre biraz yüksekti ama ben uzun zamandır tadını bu derece veren bir dondurma yememiştim.Kesinlikle muzlusunu tavsiye ederim. Güzel bir günden kalan güzel fotoğraflarla yazımı bitireyim artık :) Sevgilerle...






BUĞDAY NİŞASTALI KEK

Nerden aklıma düştüyse un yerine pirinç unu ya da nişasta kullanabileceğim bir tarif arıyordum çoktandır. Birçok sitede bu şekilde yapılan keklere bayatlamayan kek diye de isim verilmiş ki. Benim bir kekte aradığım önemli özelliklerden birisidir bu :) Kimi tarifte tamamen buğday nişastası, kiminde de un ve nişasta karışımı kullanılmış. Ben un ve nişastayı bir arada kullanmayı daha uygun buldum ki bence kararım yerindeymiş çünkü içinde süt ya da yoğurt bulunmayan bu tarif, kekin biraz daha çabuk ufalanmasına sebep oldu. Sadece nişasta ufalanmayı daha da arttırırdı diye düşünüyorum. Neyse uzun lafın kısası eşimin bile severek yediği bir kek oldu ki o normalde bu tarz hamur işlerini pek sevmez. Gelelim tarife:
3 yumurta
1 su bardağından bir parmak eksik sıvı yağ
1 su bardağından bir parmak eksik şeker
1 pk hamur kabartma tozu ve vanilya
2 çorba kaşık kakao(isteğe bağlı)
1 su bardağından bir parmak eksik nişasta
1 su bardağından bir parmak eksik un

Yumurta ve şekeri iyice çırpıyoruz. Sıvı yağı ekleyip biraz karıştırıyoruz. Nişasta, un, hamur kabartma tozu ve vanilyayı eleyerek karışıma ekliyoruz ve karıştırıyoruz. Eğer kakaolu yapmak istiyorsanız harcın bir kısmını ayırıp ona kakao ekliyoruz ve kek kalıbına harcımızı döküyoruz. Önceden ısıtılmış 170 derece fırında 50-55 dakika pişiriyoruz. Mis gibi kekimiz hazır, afiyetler olsun :)



DEBORAH JEL OJE 19 NUMARA

Uzun zamandır makyajla ilgili bir post paylaşmıyorum. Bu tür paylaşımlar yerine kitap, yemek, gezi tarzında paylaşımlar yapmak daha çok hoşuma gidiyor. Ama uzun zamandır bu kadar beğendiğim bir ürün olmamıştı. Fiyatı da makul sayılır aynı kalitedeki ojelere göre. Tek katta bile güzel renk veriyor, ikinci kat daha da rengi ortaya çıkartıyor. Aslında ilk önce gülkurusu tonunda bir rengini aldım ve o kadar beğendim ki sırf tekrar bakmak için Watsons'a gittim. İki nude renk ve bu lila rengini de aldım yaza yakıştıkları için. Yine ara ara bakarım hoşuma giden rengi olursa alabilirim. Şimdi bu güzel rengi sizinle paylaşayım. Tek başına çektiğimde renk çok belli olmadı, o yüzden Handan kitabım bana rengi göstermemde yardımcı oldu :)


1 Haziran 2015 Pazartesi

KONSTANTİNİYYE OTELİ-ZÜLFÜ LİVANELİ

Uzun zamandır Zülfü Livaneli'nin son kitabını bekliyordum. Kitabın çıktığı 8 Mayıs'ta siparişini verdim ve heyecanla beklemeye başladım. Okuduğum kitabı da yarım bırakarak hemen Konstantiniyye Otelinde verilen davete icabet ettim :) Kitabımız Konstantiniyye Oteli'nin açılışı ve bunun için verilen davetle, ana karakterimiz Zehra'nın öteki dünyadaki Kontantiniyye sakinleriyle olan iletişimi ile başlıyor. Uslüp yalın, dil akıcı... Zülfü Livaneli her zamanki gibi edebiyata doyuruyor okuyucusunu. Çok değerli bilgiler barındıran, geçmişe ve günümüze değinen; siyaset, din, toplumsal değişimlerin çok güzel yansıtıldığı, okuyucuyu çağdan çağa götüren gerçekten çok güzel bir kitaptı. Yalnız şöyle bir şey demeden edemeyeceğim, ne yazık ki Serenad ve Kardeşimin Hikayesindeki gibi soluk soluğa okuduğum bir kitap olmadı. Bir de bu kadar çok karakterden ana karakteri unuttuğum zamanlar bile oldu. Karakter açısından çok dağılmış gibi geldi. Gerçi ben normalde de öyle çok fazla karakter olan kitapları pek sevmem, alışmam zaman alır. Belki de o yüzden böyle düşünüyorum. Henüz okumamış olanlara tavsiye ederim, bu akşamki güzel dolunayı da izlemeyi unutmayın derim :) Sevgilerle...

4 Mayıs 2015 Pazartesi

SERAY ŞAHİNER-GELİN BAŞI ve YİĞİT TURHAN-KADÜK

Merhabalar, okuduğum son iki kitapla karşınızdayım. Lafı çok uzatmadan kitaplarımıza geçelim. İlk kitap raflarda gördüğümden beri merakla okumayı istediğim Kadük. Yiğit Turhan'ı daha önce bırakın okumayı, duymamıştım bile. Kitabı ilk gördüğümde ön kapakta yazan "Her çocuk masum değildir" yazısı dikkatimi çekmişti. "Türk Edebiyatında korku hikayesi yok denilemeyecek artık" tarzı bir iddiasının bulunması da merakımı celbetti. Zaten korku filmlerini ve kitaplarını çok severim. Lakin umduğumu bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bir kere yazarın dili bana oldukça acemi geldi. Bir iki yerde yanlış kelime kullanımı (öğürmek kelimesi yerine böğürmek kelimesinin sıkça kullanılması), tutarsızlık (hikayede iki kardeş var; bir erkek bir kadın, yazar kitabın başında erkeği, büyük kardeş yapıyor; kitabın sonlarında ise kadın, abla oluyor). Köklü, seçkin bir ailede yetişmiş olduğu söylenen kardeşlerin sinirlendiklerindeki düşünme biçimleri kenar mahalle insanlarını aratır cinsten. Konu ise yıllardır çocuğu olmayan Leman'ın, yasadışı yollarla çocuk evlat edinmesi üzerine. Aslında hikaye fena değil, çocukların Leman'ın başına bela olması daha önce görmediğim ve beklenmeyen bir tarzda işlenmiş. Ama biraz önce bahsetmiş olduğum olumsuzluklar kitabı yeterince iyi olmaktan uzaklaştırıyor. Merak edenlere yine de tavsiye ederim. 
İkinci kitabımız Seray Şahiner'in Gelin Başı. Daha önce yazarın Antabus romanını okumuştum ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da çok güzel, bir oturuşta okunabilecek bir kitap. Kısa kısa öykülerden oluşuyor. Biraz Antabus'taki konuyu andırmıyor değil. Negatif olarak söyleyebileceğim tek şey öykülerin devamını merak etmem, yani o karakterler sonrasında neler yaşadılar merak ettim. Onun dışında çok beğendim. Bol okumalı, güzel haftalar dilerim hepinize.

21 Nisan 2015 Salı

REHA ÇAMUROĞLU-CEMİL RELOADED ve SULTAN SELAHADDİN EL KURDİ

Son zamanlarda havalar bir garip şu yaşıma geldim böyle bir bahar mevsimi görmedim (bu cümleyi de kurdum ya artık :). Cumartesi günü kısa kollu giyilecek bir hava varken ertesi gün adeta bir kış günü gibi içimizi titretti. Artık havalar ısınsa da kendimize gelsek, yeniden güneşli günlerle içimiz kıpır kıpır olsa. Bu arada bir grip salgını da hasıl oldu. Herkes hastalıktan kırılıyor, ben de bu salgından payıma düşeni aldım tabii ki. İki aydır bir iyileşiyorum bir tekrar hastalanıyorum. Umarım geçen gelişi son seferidir.

Gelelim postumuzun konusu iki güzel kitaba. Bloğumu takip edenler bilir ki Reha Çamuroğlu'nun kalemini çok beğenirim. Özellikle Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi favorimdir. Cemil Reloaded, kendisinin son romanı. Yakın tarihimize ışık tutan bir roman. Romanımızın kahramanı Cemil'in hayatı üç ayrı olasılık üzerinden anlatılmış. Romanın dili akıcı ve yalın, sahneler insanın gözünün önünde canlanıyor. Ancak Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi'nden aldığım tadı aldığımı söyleyemem. Yine de güzel bir romandı.

“Üzerimize doğru gelen, koskoca bir hiç sevgilim. Bunu demek istiyorum. Hiç örtüyor üzerimizi. Bir çığ hızıyla iniyor. Kanla, barutla, katliam videoları ve fotoğraflarıyla üzerimize iniyor. Hiçliğinde yok etmek üzere geliyor. Bugün bir şey olanlar, bir gün sonra hiç oluyor. Hiçlik tamamlanana kadar, kimlikler Matrix’in koca hiçliğinde, varmış gibi olana kadar, devam ediyor bu. Bana şu anda asla bitmeyecek döngüsel bir hiçleşme gibi geliyor bu olanlar. Obur bir hiçleşme…”



Diğer kitabımız Selahaddin Eyyübi'nin hayatını anlatan Sultan Selahaddin El Kürdi. Romanımızda, Selahaddin Eyyübi'nin gençliği, yükselişi, Kudüs'ü fethetmesi, Haçlılarla olan mücadelesi ve eşi İsmet Hatun'a olan aşkı konu edilmiş. Tarihi kitapları sevdiğim için beğendiğim bir kitap oldu. Selahaddin Eyyübi'nin etnik kimliği konusunda tartışmalara da sebep olmuş bir kitap ayrıca, ancak bu büyük komutanın hayatı hakkında bilgi edinmek için yararlı bir kitaptı.

“Sabır sence önemli bir erdem midir?”
Cafer’in bu sorusu Süleyman’ı sevindirdi.
“Bak,” dedi, “sana bir hikâye anlatayım. Adamın biri çok sabırlıymış. Sabrın sonu...Sabrın sonu...der dururmuş. Toprağı kireçliymiş. Getirmiş bir söğüt ağacı, dikmiş toprağına. Ağaç tabii ki kurumuş. Bu geçmiş karşısına, beklemiş yeniden yeşersin diye. Her aklına gelişinde, gitmiş, kovalarca su dökmüş. Dualar etmiş söğüde. Beddualar etmiş. Olmamış. Ama o sabrından vazgeçmemiş.”
“Sonra?” dedi Cafer sabırsızlıkla.
“Ölmüş,” dedi Süleyman.
“Ağaç mı?”
“Hayır, adam!”

"Peki, el-Fadıl, söyleyebilir misin bana, niçin hayalini kurduğum mutluluğun bir zerresi yok içimde? Niçin hayallerim gerçekleştikçe, mutluluğum artmıyor da azalıyor? Ya en kötüsü, niçin her geçen gün kendimi daha yalnız hissediyorum?"
 
“Yahudilere ve başkalarına yaptıklarını bize yapamadılar. Öfkeleri bundan. Öfke onların içinde. Bu Romalılar zamanından beri böyle. Bakma şimdi Hıristiyanlar, ama o zaman da özleri aynıydı. Dünyayı kendi evleri, herkesi de köle olarak görmek istiyorlar. Öfke ve nefret neyse. Nasıl olur da onları yenme cüretini gösteririz. Ama asıl anlayamadığım ve beni sinirlendiren, bizi aşağı görmeleri ve küçümsemeleri. Yukarıdan bakışlarını gözünün önüne getir, bir mümin için sadece o bakış şirktir. Dudaklarını büzerek, burunlarını kıvırarak. Neye dayanarak? Ne cüretle? Emin ol, yine gelecekler. Kendini buna hazırla, çocuklarını buna hazırla. İyi, güçlü, tecrübeli bir orduya sahip olun her zaman. Ne bahasına olursa olsun. Bunların barış vesaire laflarına kulak asmayın. Barış bunların dilinde zayıf zamanlarının mızmızlanma sözcüğüdür. Sakın yanlış anlama, barış yapmayın demiyorum, yapın, elbette en hayırlısı barıştır, ama unutmayın, onlar için barış, yeni bir savaşa hazırlığın adıdır."
 
 


1 Nisan 2015 Çarşamba

KARANLIK 31 MART

Her ay içimizi kaldıran bir olay yaşamadan geçiremiyoruz. Sürekli yüreğimizde bir sızı, boğazımızda bir yumru hazır duruyor. Ülkemizin üzerinden bu karanlığın kalktığı günleri en kısa zamanda görürüz inşallah. Başına silah doğrultulmuş, ağzı bantlanmış savcımızın görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. Ailesini, çocuklarını düşünüyorum, söyleyecek bir şey bulamıyorum, susuyorum. Başımız sağolsun...

16 Mart 2015 Pazartesi

J.D. SALINGER - ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR

Merhabalar, yine genelde herkesin çok beğendiği ama benim zevk almadığım bir kitapla karşınızdayım. Keşke fotoğrafta görüldüğü gibi keyifle okuduğum bir kitap olsaydı. Fotoğrafı da kitabı aldığım ilk gün çekmiştim ve kitaptan oldukça ümitliydim. Sonuç benim için hüsran, yaklaşık bir ayda bitirebildiğim bir kitap oldu. Bırakmak istemediğim için sonuna kadar okuduma ama özellikle sonuna doğru ders kitabı çalışır gibi kaç sayfa kaldı diye bakıp durdum. İsminden dolayı ben daha çok çocukluk anılarıyla ilgili bir kitap olduğunu düşünmüştüm amma velakin öyle çıkmadı. Kitap, ergenimiz Holden'ın okuldan atılması sonucunda eve gitmemeye karar vermesi ve onun sonucunda yaşadıkları, olaylar esnasında düşündüklerini konu almış. Holden karakteri de inanılmaz kötümser geldi bana ve onun her şeye atarlı yaklaşımı içimi sıktı. Ekşi sözlükte okuduğum yorumlardan birinde, bu kitabı kaç yaşında okuduğunuz onun hakkında yaptığınız yorumu değiştirir şeklinde bir şey denilmiş belki de haklı belki de karakterin yaşında olduğum zamanlar bu kitabı okusaydım, onun bu atarlı halleri hoşuma giderdi ama açıkçası beni sarmadı. Tabii ki zevkler ve renkler tartışılmaz...

14 Şubat 2015 Cumartesi

KADINA ŞİDDETE HAYIR!!!

Dünden beri bu sayfayı bir açıp bir kapatıyorum. Bu yazıyı hazırlamak bu kadar zorken, o kızcağızın neler yaşadığını düşünmek bile bu kadar zorken... Son yıllarda kadına şiddet %300 artmış... Belki de bunlar sadece yaralama ve ölümle sonuçlanan olaylardan edinilen verilerle ulaşılan sonuç, bu oran kapalı kapılar ardında yaşanan olayların eklenmediği bir oran ama bu oran bile o kadar ürkütücü ki.

Bu olayı duyduğumdan beri aklımdan o kızcağız, kızın ailesi çıkmıyor. Evlat kaybetmek yeterince zorken, onu bu şekilde kaybetmek... Dünden beri sosyal medyada yazılan birçok yorum okudum ve genelin görüşü hemen idamın geri gelmesi, ancak unutuyorlar ki varolan cezaları bile bu kişilere uygulamayan bir ülkede yaşıyoruz. Küçücük bir kıza tecavüz eden 20 tane insan müsveddesi iyi hal indirimi alabiliyor bu ülkede ve kızın psikolojisi etkilenmemiş diye bir rapor verilebiliyor. Döverek öldürülen Ali İsmail'e meğerse öldürmek kastıyla vurulmamış diye sonuç çıkabiliyor. Kediye eziyet ederek öldüren gence (!) 100 lira para cezası verilebiliyor. Önceki iki karısını öldürmüş üçüncü bir kurban arayan bir mavi sakal televizyona çıkıp bunları gülerek anlatabiliyor. Hangi ülkede yaşadığımızı unutuyoruz, hakkaniyetle olan cezalar uygulansa adamlar demez yaparım 3-5 yıl yatarım sonra işime bakarım, yine yaparım yine çıkarım. Bu insanları tekrar insanların arasına salmakta beis görmeyen devlet sizce bu kişileri cezalandıracak mı? Kadın kahkahayla gülmemeli, kadın fıtratına ters işlerle uğraşmamalı, kadın üç ve daha çok çocuk doğurmalı, kadın hamileyken ortalıkta dolaşmamalı, annen bile olsa diz kapağının üstü tahrik eder diyenlerin yaşadığı bir ülkedeyiz... Kimbilir kız ne yapmıştır, o saatte evinde otursaymış, açık giyinmiştir, kırmızı ruj sürmüştür, gülümsemiştir diye düşünenlerin olduğu bir ülkedeyiz... Birisi yazmış mesela aileler çocuklarını uzaktaki üniversitelere gönderiyorlar bu tür olaylar oluyor diye. Ama bakıyoruz ki Özgecan ailesinin olduğu şehirde okuyor. Özgecan'ın başı açık, makyaj yapıyor; Fatma Nur Çelik kapalı, muhafazakar bir kız. Özgecan genç, güzel bir kız; evine giren hırsızın tecavüzüne uğrayan Ayşe nine 97 yaşında. Tecavüze uğrayan köpeğin ağlayan fotoğrafı vardı sosyal medyada yaklaşık birkaç ay önce. Örnekler o kadar çok ki... Yani kimse bana kız ne yapmıştır demesin bir şey yapmasına gerek yok görüldüğü gibi. O yüzden bu tür olaylarda artık kadında suç aramayı bırakın, kimse tecavüzü hak E DE MEZ!!!



12 Şubat 2015 Perşembe

ÜÇ KİTAP

Havalar epeyce soğuk gidiyor bugünlerde. Dışarıda boza satan satıcının sesi eşliğinde size bu yazıyı hazırlıyorum. Kış zor bir mevsim olsa da insana huzur veren bir yanı da yok değil. Kışa en çok yakışan ise güzel bir kitap ve mis kokulu bir kahve değil midir? 
Size bugün sessiz dostlarımızdan üç tanesini tanıtacağım. Üç kitabın da yazarlarıyla ilk kez tanışıyorum ve hiçbiri hayalkırıklığı yaratmadı bende. Tol ile başlayayım, babasını hiç tanımamış kahramanımızın bir tren yolculuğunda babasının hikayesini öğrenmeye çalışmasıyla ilgili bir kitap. Bu cümle kitabı anlatmak için kesinlikle yeterli değil. Dili çok iyi bir kitap, cümle kuruluşları, sıralanışı oldukça ustaca ancak hikayenin bütünlüğünden yer yer kopulmuş gibi geldi bana. Son kısımlarda özellikle bir kopukluk vardı. Ancak okuduğuma sevindiğim bir kitap oldu. Farklı bilgiler öğrendim ve okurken zevk aldım. Gelelim ikinci kitabımız Antabus'a; Seray Şahiner, aylık Ot dergisinde yazıları yer alan bir yazar. Aslında Ot dergisini takip ediyorum ama kitabı olduğunu Elif Hocamızın kurucusu olduğu Kitap Okuyorum (facebook) sayfasında kendisinden duydum. Tavsiyelerine güvendiğim için hemen edindim. Kitapta üçüncü sayfa haberlerine konu olan kadına şiddet konusu iki sonla işlenmiş. Bu kadar dramatik bir konu esprili ve çarpıcı bir şekilde nasıl işlenir diye merak ediyorsanız kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Sonuncu kitap Emrah Serbes Erken Kaybedenler ise ergenlik çağındaki erkek çocukları, onların hayata bakış açısı, kendilerine göre sıkıntıları esprili bir şekilde anlatılmış. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ilginç bir kitaptı. Tavsiye olunur. Sevgilerle...

5 Ocak 2015 Pazartesi

İKİ KİTAP (BALIK İZLERİNİN SESİ VE ZLATA'NIN GÜNLÜĞÜ)

Buket Uzuner'in; Kumral Ada Mavi Tuna, Gelibolu, Su ve İki Yeşil Su Samuru kitaplarını severek okumuştum. Balık İzlerinin Sesi ise değişik bir kitaptı. İlk başladığımda ilginç geldi, bir grup seçkin insanın biraraya getirilerek bir projeye dahil edilmesi, aralarındaki diyaloglar, farklı farklı konulardan bahsetmeleri ilgimi çekti ama sonra epey bir tuhaflaştı. Gerçek mi değil mi belli olmayan sahneler, seçkin insanların seçkin mi deli mi olup olmadıkları derken ben biraz koptum :) Güzel, vurucu cümleler vardı kitapta. 93 yılında Yunus Nadi roman ödülünü kazanmış bir kitap. Benim sevdiğim bir tarzda değildi ama ilginç de gelmedi değil neyse Buket Uzuner'in bu kitabını okumadım demem en azından :)
"Şimdi şu anda bu satırların iç dökümünde bir kez daha anladım ki yaşananların bir başkasına aktarılması sırasında yitenler, yaşananların özüdür ve aktarılanlarsa olayların kupkuru bir iskeletidir ancak... aktarma biçimi ve yöntemi ne olursa olsun, bir olayı yaşamamış birisine aktarma arzusu en iyimser üst noktasında bile yalnızca bir fantazya olarak kalır. bir nanik... kaldı ki aynı olayı birlikte yaşadıklarımızla bile..."
"Eylemler, tıpkı başlıklar gibidir, dedim. Hiçbir şeyi açıklamazlar!"

Zlata'nın Günlüğü'ne gelirsek, Bosna Savaşı sırasında küçük bir çocuk olan Zlata Filipovic'in yaşadıklarını anlatan bir kitaptı. Zlata'nın kendi günlüğü olduğu için anlatım yalın ve oldukça anlaşılırdı. Günlükten, savaşın küçük bir kızın hayatını ne denli değiştirdiğini, bu sırada çocuğun hep çocuk kaldığını görebiliyoruz. Bitirdikten sonra umarım bir daha hiçbir çocuğun, savaşla ilgili satırlar barındıran bir günlüğü olmaz demek geldi içimden sadece.
"Neden biz kendi kendimize iyiyken, politika bizi sefalete sürüklüyor? Neden bizi ayrıştırmak istiyorlar?"
"Hayat bu değil diyorum içimden, yaşar gibi yapıyoruz."
"Neden benden barışı ve çocukluğumu çaldıklarını kendime soruyorum."



4 Ocak 2015 Pazar

YENİ YILIN İLK YAZISIYLA MERHABALAR

Geçtiğimiz hafta 2015'i karşıladık hep beraber, yeni yıl dileklerimizi dileyip evrene pozitif enerjiler gönderdik. Ülkemiz ve dünya için zor bir yıldı 2014... Umarım bu sene barış, huzur, mutluluk, sağlık içinde geçer. 
Havalar çok soğuk şu sıralar, daha da soğuyacakmış, haberlerde tekrar tekrar söyleye söyleye psikolojimi bozdular sağ olsunlar. Geçen haftasonu arkadaşım Bursa'dan geldi ve neyse ki hava böyle değildi de güzel iki gün geçirebildik. İstikamet tarihi yarımadaydı. Üniversitem Beyazıt'ta olduğu için  Beyazıt sadece tarihi yarımada değil benim için aynı zamanda anılarımı tazelediğim bir yer. İlk durağımız Kapalıçarşı'ydı. Yıllardır ben de girmemiştim içine, Mısır Çarşısı'nı daha çok seviyorum, Kapalıçarşı çok da bana hitap etmiyor. Orada güzel bir kahve bulduk ama şimdi tarif et deseniz edemem, Kapalıçarşı labirent gibi zaten :) ama nostaljik bir havada kahvenizi yudumlamak isterseniz kesinlikle gitmenizi tavsiye ederim. Ancak haftasonu olduğu için oldukça kalabalıktı, haftaiçi belki biraz daha sakin olabilir. Birkaç yere gideceğimiz için bizim açımızdan sorun olmadı kahvelerimizi içip kalktık. 


Kahvelerimizi içtikten sonra milli yiyeceğimizi afiyetle yiyebileceğimiz Süleymaniye'deki kurufasulyecilere geçtik. Gerçekten buranın kurufasulyesi ayrı bir lezzetli, fiyatlar da uygun.
Sonra da harika manzara, leziz şerbetler için Ağa Kapısı kafenin yolunu tuttuk. Osmanlı çaylarımızı söyleyip manzarayı izlerken fonda çalan enstrümantal müzik bizi başka diyarlara götürdü. Osmanlı çayımız bir demlik iki fincan şeklinde geldi. Tarçın, karanfil kokusu geldi ilk önce burnuma, sonra bir yudum alınca... Hımmm harika bir tadı vardı, tadını aşureye benzettim ben, tabi çay halini düşünün :)

Biraz da Sultanahmet civarında takıldıktan sonra, eve gitmeye karar verdik. Güzelce mısır patlatıp film izleriz dedik. Filmden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Arkadaşım Şeytan, 1988 yapımı bir Türk filmi, başrollerinde Mazhar Alanson, Ali Poyrazoğlu ve Yaprak Özdemiroğlu var. Filmimiz ünlü olmak için ruhunu şeytana satan bir müzisyeni konu alıyor. Filmin görüntüsü ve bazı efektleri çok iyi değil ama verilen mesaj için bile izlenebilir. İlginç bir filmdi kısacası :) 




16 Aralık 2014 Salı

Bizim Büyük Çaresizliğimiz-Barış Bıçakçı

Barış Bıçakçı'yı ilk kez okuyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, 2004 yılı basımıymış ama ben son zamanlarda raflarda görmeye başlamıştım ve yeni bir kitap zannediyordum. Meğerse filmi çekildikten sonra ünlü olan kitaplardan biriymiş. Romanımız aynı evi paylaşan orta yaşlı iki arkadaşın, aynı kıza aşık olmalarını konu ediyor. Aynı kıza aşık olma, arkadaşla rekabete girme vs. kabul edilebilir bir durum ancak bu kızın başka arkadaşlarının kız kardeşi olması bence olayı garipleştiriyor. Kız, Ankara'da üniversiteyi okumak üzere hikayemizin baş kahramanları Ender ve Çetin'e emanet ediliyor. İlk başta her ikisiyle de samimi olmayan kızımız zamanla onlara yakınlık gösteriyor ve birlikte daha çok vakit geçirmeye başlıyorlar. Gel zaman git zaman ikisi de kıza karşı duygusal hisler beslemeye başlıyorlar. Kitabı okumayı düşünenler için konusu hakkında daha çok bilgi vermemeyim. Dil olarak yalın ve akıcı, fakat ben konu olarak çok beğenemedim. Bir de sayfalar dolusu Nihal (romandaki kız) güzellemesi okumak biraz fenalık getirdi bana. Ama kitabın beğeneni beğenmeyeninden daha çok belki de benim göremediğim bir şey vardır kitapta :)

29 Kasım 2014 Cumartesi

ÖLÜ GÖMME TÖRENLERİ

1800'lü yılların İzlandası'nda bir çiftlikte korkunç bir cinayet işlenir. Çiftlik sahibi ve bir arkadaşı feci şekilde öldürülür. Şüpheliler ise çiftlik sahibinin iki kadın hizmetçisi ile o hizmetçilerden birinin sevgilisidir. Bu hizmetçilerden birisi Agnes Magnúsdóttir'dir. İdama mahkum edilen Agnes, idam gerçekleşene kadar bir çiftlikte tutulacaktır. Çiftliktekiler bu görevi yerine getirmede son derece isteksizlerdir. Ama Agnes'ı tanıdıkça ona karşı tavırlarında da değişiklik olur. Ayrıca Agnes'ın idama hazırlanması için Agnes tarafından talep edilen Rahip Toti de onun son anına kadar yanında olur. Sonu bilinen bir kitabı bu kadar merak ederek okuyacağımı düşünmezdim, olaylardaki gizem gayet güzel kullanılmış ve bu gizem, kitabın sonuna kadar okuyucunun ilgisini yüksek tutmaya yarar nitelikte. Beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Tarihe ve İzlanda'ya ilgi duyanlara tavsiye ederim.
Bunlar da yeni kitaplarım :) Okunmak için sıralarını bekliyorlar, ben de hepsini ayrı ayrı merak ediyorum. 
Şu sıralar çocuk kitaplarının peşindeyim. Yazılıdan 100 alan kuzucuklara armağan ediyorum. Bu küçük kitapların motive etmede bu kadar başarılı olacaklarını düşünmezdim. Bunlar da sahiplerine kavuşmayı heyecanla bekleyenler :)


BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ


İlk kez geçen sene Nazım Hikmet'in yapıtlarından uyarlamış olduğu "İnsanlarım" oyununda izledim Genco Erkal'ı. Sahnede devleşen ustayı bu kadar yakından görmek, seslendirdiği şiirleri yaşamak, aynı havayı solumak çok farklıydı. 
Geçenlerde 50 yıl önce Genco Erkal tarafından ilk kez oynanan Bir Delinin Hatıra Defteri adlı oyunun yeniden sahneleneceğini duyunca çok heyecanlandım. Bu oyunun Erdal Beşikçioğlu tarafından Ankara'da kapalı gişe oynadığını da duymuştum. O zamanlar da çok ilgimi çekmişti ama oyunun Ankara'da olması nedeniyle gidememiştim. Artık bu ölümsüz eseri izlemenin tam zamanıydı. Oyun Kenter Tiyatrosundaydı, ilk kez gittiğim Kenter Tiyatrosuna da bayıldım. Nostaljik bir havaya sahip tiyatroda, Müşfik ve Yıldız Kenter'in emekleri o kadar belli oluyordu ki... Neyse tekrar oyuna dönmek gerekirse uzun zamandır bir oyundan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Dekor, oyunculuk, konu, müzik hepsi mükemmeldi. Yabancı eserlerden uyarlanan oyunlar genelde bana yapay gelirdi ama bunda asla öyle bir his duymadım. Aslında trajik olan bir durum o kadar güzel bir şekilde anlatılmış ki oyun süresince sürekli bir kıkırdama halinde oluyorsunuz. Genco Erkal'ın performansı ise tek başına bir şaheserdi. O kadar gerçekçi ve inandırıcıydı ki son kısımda haline çok üzüldüm. Beğenimi anlatacak kelime bulamıyorum o yüzden gidin ve bu mükemmel oyunu izleyin derim, kesinlikle pişman olmayacaksınız. Sevgilerimle...