12 Ocak 2013 Cumartesi

NAR AĞACI-NAZAN BEKİROĞLU

Sen öyle çağırmasaydın ben böyle gelmezdim...
Nazan Bekiroğlu'nun son kitabı, epey bir konuşuldu, birçok yerde reklamını gördüm. İş yerinde bir arkadaşın bu kitabı bir solukta okuduğunu görünce, benim de kitaba karşı merakım arttı. Bitirince rica ettim o da sağ olsun verdi ve kitabı okumaya başladım. Kitapta sonunda birbirine bağlanan birkaç hikaye var: İlk kısımda Zehra, İsmail, Büyükhanım ve Hacıbey'den oluşan küçük, mutlu, kendi halinde bir ailenin Balkan Savaşı nedeniyle tüm hayatının değişmesi göz önüne serilirken;  sonraki kısımda Setterhan'ın Azam'a olan aşkının ellerinden kayması sonucunda değişen kaderi konu alınıyor. Sonunda su akıyor ve yolunu buluyor. Kitabı genel olarak beğendim ancak açıkçası dili bana biraz ağır geldi. Betimlemeler uzun, üslup ağdalıydı ki ben yalın üslubu tercih ederim. Bazı kısımları atlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Ama tarihi gerçekleri farklı boyutlarda anlatması, tarihin bizim derslerde duyduğumuz Balkan Savaşlarını kaybettik, Midye-Enez sınır kabul edildi, Edirne elden çıktı cümleleriyle sınırlı olmadığını birkez daha hatırlattığını ve savaş esnasında atalarımızın çekmiş olduğu sıkıntıları, yokluğu görünce; içtiğim çaya, yediğim ekmeğe bile daha farklı bakmama sebep olduğunu söylemeliyim. 
Kitabı okuduğum sıralarda CNN Türk'te Rumeliye Elveda isimli bir belgesel gördüm ve belgeseli  izlemeye başladım. Belgeselde 100. yılında Balkan Savaşları konu alınmış. O dönemki askeri durum, siyasi çatışmalar, açlık, sefalet ve savaşların kaybedilmesi anlatılmış. Kimi yerde gerçek fotoğraflar, kimi yerlerde de canlandırmalardan faydalanılmış. Özellikle Mehmet Şükrü Paşa'nın Edirne'yi vermemek için elinden geleni yapması ama uzun süren direnişe rağmen açlık ve yokluk nedeniyle Edirne'yi teslim etmek zorunda kalmasını izlerken kendimi tutamadım. Bence okullarımızda tarih yanlış öğretiliyor. Kitaptan öğretilen tarih kimsenin gözünde canlanmıyor ve o dönemde yaşananlar kimseye ders olmuyor ne yazık ki...Aslında çocuklara bu tür belgeseller izletilip nerden nereye geldiğimiz gösterilmeli, tarihin tekerrür etmemesi için elimizden geleni yapmamız gerektiği öğretilmeli.

5 Ocak 2013 Cumartesi

KADIKÖY VAPURUNDA KEMENÇE DİNLETİSİ

Hepinize mutlu, sağlıklı, bol şanslı yeni bir yıl dileyerek başlayayım :) Umarım bu sene her senenizden daha güzel olur ve günlerinize keder, üzüntü uğramaz...
Yeni yılın ilk günleri yine heyecan ve sevinçle karşılandı. Zaten hepimizi yeni yılda bu kadar heyecanlandıran sil baştan her şeye başlanabilecek olması değil mi? Ama aslında gerçek aşağıdaki karikatürde yer alıyor bence :)
Yani aslında böyle :) Neyse monotonluk da güzeldir bazen değil mi?
Yeni yıl kutlamamı da yaptıktan sonra asıl anlatmak istediğim konuya döneyim. Yılbaşı akşamı için arkadaşlarımıza davetliydik. İşten çıktıktan sonra güzelce hazırlanıp yola koyulduk. Banliyö treninden indikten sonra Kadıköy vapuruna bindik. Vapurla karşıya geçmeyi çok sevdiğimiz için pencere kenarı bir yer bulup dışarıyı izleyip muhabbet ediyorduk eşimle. Tam o sırada bir kemençe sesi duyduk. İkimizde Karadeniz müziğini çok sevdiğimiz için kulak kesildik. Bir kaç sıra önümüzde genç bir delikanlı kemençesiyle Nayino türküsünü çalıp söylemeye başladı. Çok da güzel söylüyordu, ikimizin yüzüne kocaman bir gülümseme oturdu ama vapurdaki diğer yolcularda tık yoktu. Sanki çocuk güzel bir türkü seslendirmiyor da anaya babaya küfrediyordu. Neyse çocukcağız türküyü bitirdi herkesin suratında aynı donuk ifade ve ben dayanamayıp alkışlamaya başladım. İçimden de diyorum şimdi belki uyanırlar çocuk ne güzel çaldı bari alkışlayalım diye ama nerde! Sadece eşim ve ben çocuğu alkışladık. Çocuk da "Kusura bakmayın sesim bugün biraz kötüydü" diye utana sıkıla bizim kısımdan çıktı. Gayet güzeldi diye mırıldandım ben ama tabi çocuk çoktan çıkmıştı. İkimizin de içi sıkıldı. Tamam anlıyorum herkesin kendine göre sıkıntısı vardır, işten çıkmıştır, yorgundur falan anlarım da bu kadar mı ölmüş insanlar onu anlayamadım. Bu vapurdaki kişileri alıp Avrupa'ya götürsen orda dışarda akerdiyon çalan bir tip görseler "ay ne güzellll" diye bayılırlar ama bizim kendi ülkemizde adam bir hoşluk yapmış bizim günümüze bir renk katmış, herkes kapı duvar. Artık eşim dayanamadı "ben bir gidip bakayım, çocuğu bulursam tebrik edeceğim" dedi. Sonra üst kata çıkmış (biz girişteki kısımda oturuyorduk), yukarıda çalıyormuş, bu sefer herkes eşlik ediyormuş. Sonunda alkışlamışlar falan neyse biraz içimiz rahatladı. Eve gelince netten araştırdım ve bir kaç video buldum. Çok güzel söylemiş yine. İzlemek, dinlemek isteyenler buradan buyursunlar.



19 Aralık 2012 Çarşamba

NAZAR - REHA ÇAMUROĞLU

İlk kez Reha Çamuroğlu okudum ve çok çok beğendim. Sağlam kalemi, akıcı ve dikkat çekici kurgulaması sayesinde iki günde kitabın nasıl bittiğini anlamadım.Kitapta ilgimi çeken ilk şey kapağıydı. Sonra ismi dikkatimi çekti. Hepimizin inandığı ya da inanmadığını iddia etse bile çekindiği şey "Nazar"dı. İşte tam benlik bir konu diye düşündüm ama aslında kitabın konusu doğrudan Nazarla değil de 1500lü yıllarda Orta Çağ'daki cadı avlarıyla ilgiliydi. Kocası bir savaşta ölmüş dul Margarita'nın toplumdan elini eteğini çekmesi ve ormanda kendi başına hayvanlarla beraber yaşaması, kendisinden yardım isteyenlere yardımda bulunması en büyük suçu oluyor ne yazık ki. 



18 Aralık 2012 Salı

MAYBELLINE WOODEN BROWN VE THE BALM MIA MOORE


Bunlar da yeni rujlarım. Hem bu kadar az ruj kullanıp hem de yenilerini almaktan vazgeçemeyen tek ben miyim bilmiyorum. Genelde sabahları işe giderken sürüyorum. Aklıma gelirse tazeliyorum ama lip balm sürmek daha kolay geliyor ruj tazelemek yerine. Zaten insanın rujunun bitmesi nasıl bir histir bilmiyorum :) Neyse gelelim bu yeni cicilere. Mia Moore'u bir blogda görmüştüm ve çok beğenmiştim. Her ne kadar iddialı bir renk olsa da kırmızı rujun yeri hep ayrıdır. Koyu bir renk olduğu için kalıcı, hafif sürdüğünüzde bile çok güzel bir renk veriyor. Bir de The Balm ürünlerinde indirim olduğu için 12.5 liraydı. Uygun fiyatlı olması da beni cezbetti. Bu arada The Balm Jovi paletindeki Vanilly rengi bu rengin ya aynısı ya da çok çok benzeri. Paletteki rengi beğenip yanında taşımak isteyenlere duyurulur. Wooden Brown'ı almam ise, yine aynı paletteki Missy rengini çok beğenmemle ve o rengi The Balm rujlarında aramamla başladı, buldum da (mai billsbepaid ruju) ancak Gratis'e gittiğimde bu renk yoktu ve üzülerek ordan ayrıldım. Neyse sonra dedim ki bir de Watson'a uğrayayım Rimmel'de bu tonda bir ruj vardı. Neyse ki tester'ların arasında buldum o rengi, ama ondan da kalmamış. Tam vazgeçmişken bir de Maybelline'e bakayım dedim ve Wooden Brown istediğim tondaydı ve mutlu son :) Onu da 15 liraya aldım. (Bu arada Gratis'te aynı rujun 22 lira civarında olduğunu gördüğümü belirtmek isterim.)

17 Aralık 2012 Pazartesi

ESSENCE LONGLASTING GÖZ KALEMLERİ


Essence longlasting göz kalemlerini çok beğenerek kullanıyorum. Elimdeki renklerini paylaşmak istedim sizinle. Kalıcılıkları süper, ince çizgi çekmeyi de kolaylaştırıyorlar benim gibi eyeliner'a bayılıp da bir türlü düzgün bir şekilde çekemiyorsanız; essence'i tavsiye ederim.

16 Aralık 2012 Pazar

REHA ÇAMUROĞLU KİTAPLARI

Bugün seri post giriyorum ey dostlar :) Çoktandır bloğumu boş bıraktım, blogları takip etsem de yazasım ya gelmedi ya da zaman bulamadım hazır hız almışken devam edeyim dedim. Bunlar da dün aldığım kitaplar. Reha Çamuroğlu'nu beğenisine güvendiğim bir arkadaşım tavsiye etmişti. Dün D&R'a girdiğimde kapağında Fatıma'nın eli bulunan Reha Çamuroğlu'nun son kitabı Nazar dikkatimi çekti. Arkadaşımın tavsiyesi aklıma gelince düşünmeden aldım ve cep kitapları serisinde Şah İsmail'le ilgili İsmail kitabını ve Son Yeniçeri kitabını da Nazar'a arkadaşlık etsinler diye çantama kattım :) Musmustlu oldum kısacası :)

ATKI MODELİ


Kış geldi mi bende başlıyor bir örgü merakı :) Netten örgü modelleri araştırmaya, yün almaya başlıyorum. Bu sene kendimi daha azimli görüyorum, kısa zamanda bu atkıyı bitirdim. Bunu arkadaşıma hediye edeceğim ve beğeneceğini umuyorum. Geçen sene bu modelden yine yapmıştım; o, gül kurusu rengiydi. O rengine bakmak isteyenler buradan buyursunlar. Şimdi de Üç Kadın Üç Moda'nın yazarı  Zeynep'in oğluşu (henüz hamile) için bir battaniye başladım, çocuk okula başlamadan önce yetiştiririm diye umut ediyorum :) Battaniyeyi bitirir bitirmez sizlerle paylaşırım. Sevgilerle...

HOBBIT



Sinemeya gitmeyeli çok olmuştu. Zaman bulamamak gibi bir bahanemiz her zaman cebimizde olsa da; ilgimi çeken bir filmin gösterime girmemesi asıl nedendi. Bu hafta da aksilik bu ya 3 tane film dikkatimi çekti. Bunlardan bir tanesi ödüllü Türk filmi Tepenin Ardı, diğeri Hobbit ve sonuncusu da Penelope Cruz ve Saadet Aksoy'un başrollerini oynadığı Sen Dünyaya Gelmeden filmiydi. Eşim, Hobbit filminde ısrarcı olunca, haftaya Tepenin Ardına gideceğimiz sözünü alarak Hobbit'te karar kıldık. 
Aslında fantastik filmleri pek sevmem ama Yüzüklerin Efendisi''nin yeri benim için ayrıdır. Yüzüklerin Efendisini ilk izlediğimde büyülenmiştim ve ikincisinin ve üçüncüsünün çıkmasını sabırsızlıkla beklemiştim. Hobbit bu üçlemenin öncesinde yaşananları anlatıyor. Filmde cüce ülkesinin bir ejderha tarafından yerle bir edilmesi ve cücelerin, tabii ki hobbitimiz Bilbo Baggings ve büyücü Gandalf'ın yardımıyla, ülkelerini yeniden kurmak için verdikleri çaba anlatılıyor. Film üç saat sürmesine rağmen hiç sıkılmadan izledik. Tek sıkıntı, 3D gözlüklerinin ve kendi gözlüklerimin burnumun üstünde yaptığı ağırlık ve görüntülerin gözlüklü çok da canlı olmamasıydı. İlk kez 3D'li film izledim ve bence çok gereksiz bir teknoloji, ha tamam isteyenler için o seçenek de olabilir ama istemeyenler için 3D olmayan gösterimin bulunmaması çok can sıkıcı. Onun dışında film gayet güzeldi, izlemenizi tavsiye ederim.

25 Kasım 2012 Pazar

HALİDE - FRANCES KAZAN


Ortaokula başladığımda artık çocuk kitaplarının bana çok da hitap etmediğini hissettim. O zamanlar gençlere yönelik çok kitap da yoktu bir İpek Ongun vardı bir de Gülten Dayıoğlu. İpek Ongun'un kitaplarıyla tanışmam ayrı bir post konusu olsun, yetişkin dünyasına ait ilk okuduğum kitap Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkalı'dır. Aslında bana okumayı sevdiren yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Sinekli Bakkal'dan sonra Kurtuluş Savaşıyla ilgili bir kitap olan Türk'ün Ateşle İmtihanı, Fedakar Aliye Öğretmen'i anlatan Vurun Kahpeye romanlarını da okudum kendisinin, belki başka kitaplarını da okumuşumdur ama şu anda hatırlayamıyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadınlara öncülük yapmış, erkeklerin dünyasında kendi sesini duyurmayı başarmış bu büyük yazarımızın hayatını anlatan bir kitabı okumak beni çok mutlu etti. Kitapta Halide Edip'in çocukluğu, gençliği, ilk aşkı, çalışmaları, ailesiyle ilişkileri yalın ve sürükleyici bir şekilde anlatılmış, bu arada dönemin özelliklerine değinilmiş. Romanı bitirdiğimde, severek okuduğum yazarın hayatıyla ilgili ayrıntıları öğrenmiş oldum.

essence ojelerim



Essence'in ojelerini çok seviyorum, hem çabuk kuruyor hem de orijinal renkleri var. Daha önceden tek tek yayınlamayı düşünüyordum ama baktım ki epey bir oje birikmiş hepsini birden yayınlayım dedim. Üstteki foto, serçe parmaktan itibaren: 54 trust in fashion (yeşil), 43 where is the party (morlu-mavili), 73 princess prunella (bordomsu), 40 absolutely stylish (kahverengi), 08 dopey (lila), Alttaki foto serçe parmaktan itibaren 64 be optimistic (bunu özellikle tavsiye ederim çok hoş, nostaljik bir renk), 62 reach peach (kiremit kırımızısı ama bu da retro bir renk), 47 ready to go (fuşya-kırmızı), 77 in style (mavinin değişik bir tonu), sonuncusu da bir çok blogta tanıtılan benim de çok sevdiğim 72 time for romance.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Hotel Rwanda (Otel Ruanda)




Birkaç hafta önce Gülhan'ın Galaksi Rehberi Ruanda'daydı. Afrika'nın küçük bir ülkesi, yer üstü ve yer altı kaynağı yok yeterince ve insanlar daha çok tarımla geçiniyorlar. Yıllar önce Belçika'nın sömürgesi olan ülke, Belçikalıların yapmış olduğu bir ayrımcılıkla iç savaşa sürüklenmiş. Tutsiler ve Hutular; Tutsiler, daha ince uzun zarif yapıda olanlar ve Hutularda biraz kısa, tıknaz yapıdakiler... Yani aralarındaki fark bu... Belçikalılar, ilk önce Tutsileri iyi yerlere getiriyorlar, önemli mevkilerde görevlendiriyorlar ve Hutular yıllarca aşağı sınıf olarak görülüyor. Daha sonraki yıllarda rüzgar ters yönden esiyor ve Batılı devletler (başta Fransa olmak üzere) bu sefer Hutuları silahlandırıyor ve onları  Tutsilere karşı kışkırtıyorlar. Sonuçta 1994 yılında sadece 3 ay içinde yaklaşık 1 milyon Tutsi, Hutular tarafından palalarla öldürülüyor. Hutular özellikle Tutsilerin çocuklarını, bebeklerini hedef alarak soykırım yapmaya çalışıyorlar. 
İşte Otel Ruanda bu acı olayı, gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. Otel Ruanda'nın müdürü Hutu Paul Rusesabagina 1000 civarında Tutsinin kurtulmasını sağlıyor ve bu yönüyle Schindler'in Listesi filmine benziyor. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. 
Son olarak eğer Gülhan'ın Galaksi Rehberi'nin o bölümüne rastlarsanız, Ruandalı çocuğun Gülhan'ın sarı saçlarını çok beğenerek hafifçe saçlarına dokunduğu bölüme özellikle dikkat edin, çok hoş bir sahneydi. 

"Bölünmeyi yaratan belçikalılar. insanları seçtiler, derilerine göre; insanlar arsında bölünme yarattılar. Belçikalılar ülkeyi Tutsiler'e yönettirdiler. Ayrıldıklarında da Hutular'a bıraktılar. Ve tabi ki Hutular da yıllar süren baskının intikamını alıyorlar."

Ufak bir çocuğun af dilemesi: "Bir daha Tutsi olmayacağım nolur affedin, uslu olacağım n'olur bir daha Tutsi olmayacağım öldürmeyin beni!"

"- Yüzüme tükürsen daha iyi.
 - Affedersiniz albay?
 - Sen bir pisliksin.
 - Biz senin pislik olduğunu düşünüyoruz, Paul.
 - Biz kim?
 - Batı, tüm güçlü devletler,güvendiklerinin hepsi Paul.
 - Senin pislik olduğunu düşünüyorlar, hayvan dışkısı olduğunu. sizler değersizsiniz.
 - Korkarım söylediklerinizi anlamıyorum efendim.
 - Yapma, bana palavra atma Paul. Sen buradaki en akıllı adamsın. Bu lanet otele sahip olabilirsin,ama bir şey var...Sen siyahsın. bir zenci bile değilsin. Afrikalı'sın. Burada kalmayacaklar Paul. Bu kıyımı durdurmayacaklar."


31 Ekim 2012 Çarşamba

KÜRK MANTOLU MADONNA

Ekim ayının son yazısıyla karşınızdayım. Fark etmeden geçiyor zaman; bizler zaman geçsin, bir şeylere yaklaşalım diye gün sayıyorken.
Aslında bu kitaba başlayalı oldu ama ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra araya bayram girdi, işlerim vardı derken devam edemedim. Birçok blogda tanıtımını okumuştum kitabın, bir de artık algıda seçicilik mi yoksa gerçekten çok mu ünlendi bu sıralar bilinmez, bu kitap sürekli karşıma çıkıyordu. O noktadan sonra dedim demek ki benim bunu okumam lazım. Dün yeniden başladım ve bugün bitirdim. Bitince de keşke böyle olmasaydı dedim. O kadar samimi, o kadar sade bir hikayeydi ki romanımızın baş karakteri Raif Bey'in haline Raif Bey yakınımmış gibi üzüldüm. Bir insanın iç dünyası, hiçbir şeyin bizim düşüdüğümüz gibi olamayacağı ince ince işlenmiş. Kitapta uzun tasvirlerden de faydalanılmış ki bence tasvir bir yazarın fırçasıdır, yazının resimlenmesini sağlayan tasvirdir. Bu tasvirler sayesinde Raif Bey'i, onun odasını, ailesini, her sözü ayrı hayranlık uyandırıcı Maria Puder'i hayal edebildim.






...anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız.. bu o kadar mühim bir felaket mi? hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. insanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerden herşeyi bırakıp kaçarlar. halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindeki hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sükutu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur...

23 Ekim 2012 Salı

BURSA

Bursa... Osmanlı'nın başkenti... Tarih ve kestane kokulu Bursa... Hep Bursa'ya gitmek istemişimdir, bazen insan bir yerin sırf hayaline ya da ismine hayran olur ya Bursa'da bende öyle bir etki yaratıyordu ve hayal kırıklığına uğramadım ne güzel :) Doğubeyazıt'taki ev arkadaşımın tayini Bursa'ya çıkınca hemen planlamalara başlamıştım zaten. Sadece haftasonu için gittiğimden her şeye yetişmek için biraz koşturduk ama değdi. İner inmez bizi (diğer ev arkadaşımız da geldi ve kadroyu tamamladık) karşılayan arkadaşımın evine gittik, sağolsun güzel mamalar hazırlamıştı, onları hemen yeyip kendimizi dışarı attık. İlk önce Ulu Camiye gittik. Epeyce görkemli minaresi ve süslemeleriyle gerçekten etkileyiciydi. Sonra Orhan Gazi ve Osman Gazi'nin türbelerini ziyaret ettik.
 Ardından Tophane'deki saat kulesine gittik ve ordan şehri tepeden görme imkanı buldum.
 Şansımıza kılıç kalkan gösterisi vardı. Hemen oraya doğru yöneldik ve güzel bir gösteri izledik.
 Koza Han'da çayımızı içtik. Bir han daha vardı ama şimdi adını hatırlayamadım orda da nargilemizi tüttürdük kızlarla:)) Nargilesi güzeldi bu arada, hemen Ulu caminin yanındaki handı. Koza Han'ın üst katında şal satan yerler vardı ki benim asıl favori bölgem burası oldu. Bursa ipeğinden çok güzel şallar vardı, aralarında tercih yapmakta zorlandım. Sonunda iki tanesinde karar kılabildim. Hatta kızlar bakarken ben ödemesini yaptım ki gözüm kalırsa artık alacağımı aldım diye kendimi kontrol edebilecektim:)
 Bursa'nın meşhur iskenderini yiyemedik:( Şimdi diyeceksiniz Bursa'ya gidilir de iskender yenmez mi diye ama sürekli bir şeyler atıştırdığımız için artık ona yer kalmadı. Bir daha ki sefere inşallah.
Hünnap diye bir meyve vardı pazarda, ilk kez görmüştük ve yarım kilo aldık. Tadı elma, iğde karışımı gibi geldi bana. Çok yararlıymış. Eee Bursa olur da kestane olmaz mı biraz da ondan aldık. Akşam evde pişirip afiyetle yedik.
Ve tabii ki Cumalıkızık... Daracık sokakları, tarihi evleri ve şirin pazar yeriyle bizi başka diyarlara götürdü. Kınalı Kar dizisinin çekildiği evde sabah kahvaltısı yaptık. İlk önce dışarıda yer bulamadığımız için üzüldük ama balkonda yer boşalınca hemen oraya geçtik ve güzel bir manzara eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Sonbaharın son güneşli günlerinden birini keyifle geçirdik. İçimizde güzel iki gün geçirmenin hafifliği, aklımızda daha sonraki gelişimizde yapılacaklarla Bursa'dan ayrıldık.



16 Ekim 2012 Salı

PARİSTEKİ EŞ - THE PARIS WIFE


Biyografi filmler de, kitaplar da çok dikkatimi çeker, özellikle sevdiğim veya merak duyduğum kişilere aitse daha da bir ilgiyle izlerim, okurum. Kitabın tanıtımını bir televizyon programında duymuştum galiba, şimdi hatırlamıyorum ama hemen ilgimi çekti. Kitap, Ernest Hemingway ve eşinin hayat hikayesini konu almış. Hemingway'in Çanlar Kimin için Çalıyor, Silahlara Veda gibi kitaplarını okumuştum ve çok beğenmiştim. Onun kitaplarını yazarken yaşadıklarını okumak ilginç oldu benim için. Eşi ve kendisinin fırtınalı bir ilişkileri olmasına rağmen birbirilerini ne kadar sevdikleri konu edilmiş kitaba. Kitap eşinin ağzından yazıldığı için ve büyük bir ihtimal bayan olduğu için eşine karşı bir sempati duydum. Ernest Hemingway'in gelgitleri; eşinin evliliği ve sevgisi için yaptıkları da buna sebep oldu diyebilirim ama bir noktadan sonra eşinin evliliği ve sevgisi için yaptığı fedakarlığı abarttığını düşünmedim değil. Güzel bir biyografiydi, beğenerek okudum. Meraklısına duyurulur. Sevgilerle.

1 Ekim 2012 Pazartesi

SU-BUKET UZUNER

Aslında bunu okuyalı biraz oldu, bugün artık bu güzel kitaptan bahsetmenin zamanı geldi diye düşündüm. Kitaptan çok da şey beklemiyordum ama bu kitap, benim ayrıcalıklı kitaplar listeme girdi. Dili çok yalın ve sürükleyici, okurken hiç sıkılmıyorsunuz. Aslında yıllardır birçok filme, kitaba konu olan farklı görüş, inanış ve düşünceler üzerine kurulu bir kitap. Kitap; bu konularda anlamadan bilgilenmenizi sağlarken, güzel bir hikayenin sürükleyiciliğine katıp götürüyor sizi. Hikayedeki karakterler büyülü bir dünyadan gelmiş gibi; bazen sizi farklı alemlere götürüyor, bazen de gerçek hayat karşınıza duvar gibi çıkıyor. Buket Uzuner'in Kumral Ada Mavi Tuna ve İki Yeşil Su Samuru kitaplarını okumuştum ve onları da çok beğenmiştim ama bu kitap onlardan farklı ve kesinlikle okunması gereken bir kitap. Hele de canınız çok sıkkınsa, kendinizi kaybolmuş hissediyorsanız; sizi bu ruh halinden kurtarabilecek kitaplardan biri.