Haziran ayının son yazısıyla herkese merhabalar. Haziranın da sonuna geldik artık, her ne kadar havalar sonbaharla yaz arasındaymış gibi seyretse de :) Bu havalarda napılır tabii ki kitap okunur, film izlenir :) Bu ay dört kitap bitirebildim. Önceki hızım olmasa da yine de kitap okuma hızımın artması beni mutlu ediyor. O yüzden blogda kitapları yazmak ya da okuduğum kitapları facebook'ta "Kitaplar" kısmına eklemek kendimi takip etme açısından iyi oluyor.
İlk kitabımız Türk Edebiyatımızın büyük yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Cehennemlik kitabı. Olay İstanbul'da bir yalıda geçiyor. Hastalık hastası Hasan Ferruh Efendi, hastalıklarının ilacı olarak genç ve güzel Cazibe Hanım'la evlenir. Aynı yalıda 40'larında güzel ama hayata dair hırsları bitmemiş Ferhunde Hanım, onun yaşlı eşi Sabri Bey ve güzeller güzeli kızı Mahmure, oğlu Muzaffer, Ferruh Bey'in yakışıklı evlatlığı Şemsi, Ferruh Bey'in kambur ve çirkin kızı Atıfet de (Şemsi'yle nişanlıdır) yaşamaktadır. Yaş ya da görünüş itibariyle birbirine uymayan çiftlerden oluşan yalı daha sonra pembe dizilerdeki kimin eli kimin cebinde belli değil bir ortama dönüşür. Esprili bir dille başlayan kitap sonunda bir trajediye dönüşür. Bana sonu çok romantik gelse de olmayacak bir hikaye değildir kitapta yer alan. Klasik Türk Edebiyatının seven herkese tavsiye ederim.
İkinci kitabımız Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler-Yalçın Tosun. Kısa kısa öykülerden oluşan bir kitap. Yalçın Tosun daha önce okumamıştım ama yazı tarzını, hikayeleri kurgulayışını oldukça beğendim. Öyküler oldukça kısa olduğu için metroda iki durak arasında bile bir öykü bitirilebildim. Eşcinsellikten, enseste; aile içindeki iletişim kopukluğundan, aldatmaya, birçok konu ele alınmış ve başarılı bir şekilde işlenmiş. Merak edenlerin okumasını şiddetle tavsiye ederim.
Son kitabımız Feyza Hepçilingirler'in İşte Gidiyorum-Göç Öyküleri. Bu kitabı okumam tam da Kazım Koyuncu'nun ölüm yıldönümüne denk geldiğinden sanırım, başucumda kitabı her gördüğümde, onun İşte Gidiyorum şarkısı çaldı zihnimde. Gidenlerin öykülerinden oluşan, bir çırpıda bitirilmek istenen bir kitap. Struma gemisiyle yaşadıkları cehennemden kurtulmaya çalışan bir çift, Ermeni tehcirinde oradan buraya sürüklenen aile, 6-7 Mayıs olayları, hem Rumların hem Türklerin gözünden anlatılan mübadele dönemi, Kıbrıs Barış Harekatı esnasında yurtlarından koparılan Yunanlılar, İran'daki rejim değişikliğinden kaçanlar; hepsi bu kitapta. Birçok öyküyü soluk almadan okudum desem yeridir.
28 Haziran 2015 Pazar
13 Haziran 2015 Cumartesi
BEBEK BATTANİYESİ
İşte sabrımın son örneği: bebek battaniyesi. Arkadaşım Zeynep'in minik Ece'si için bu battaniye. Aslında çok uzun zamandır elimdeydi ancak bitirebildim. Motifle bir şey yapmak pek benim harcım değilmiş bunu da öğrenmiş oldum :) Bir ara elimden bıracak oldum başka şeylere gönlüm kaydı ama bırakırsam bir daha elime almam diye devam ettim. Ve ta ta taaa sonunda bitirmiş oldum. Güzel günlerde kullansın güzel arkadaşım ve minişi bunu :)
HANDAN - AYŞE KULİN
Ayşe Kulin'in Handan kitabı çıkalı çok oldu. Aslında en sevdiğim yazarlardandır Ayşe Kulin. Taa ki Gizli Anların Yolcusu ile başlayan seriye kadar. Handan bu serinin son kitabı. Kitabı arkadaşımın elinde görünce (bu serinin son kitabı olduğunu bildiğim için içimden satın almak gelmemişti) okumak istedim. Kısa sürede biten bir kitap oldu benim için. Başlangıçta ilginçti aslında Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı ile Ayşe Kulin'in Handan'ı birbirleriyle özdeşleştirilmişlerdi. Ancak daha sonra kitapta bir yapaylık oluştu bence. Gezi Parkında yaşanan olayların Handan da oradaymış, o olayları yaşayanlar arasındaymış gibi anlatılması benim hoşuma gitmedi. Zaten olaylar da televizyonda en çok ses getiren olaylardan derlenmiş gibiydi. O açıdan beni rahatsız etti. Keşke sadece Handan'ın hayatını dinleseymişiz yazardan. Bir de bu kitabı okurken sanki Ayşe Kulin değil de İpek Ongun okuyormuşum gibi geldi bana. Bana bu hissi yaşatan neydi tam olarak adlandıramıyorum ama öyle hissettim işte. Umarım artık bu seri sonlanmıştır diyorum ve ben Sevdalinka, Adı Aylin ve diğer kitaplarında yaşadığım heyecanı hissettiren bir kitap bekliyorum Ayşe Kulin'den.
6 Haziran 2015 Cumartesi
YAŞAMAYA DAİR - ALİ PAŞA HANI
"Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak."
Dün akşam tarih kokan bir handa Genco Erkal'ın muhteşem oyunculuğu ve Tülay Günal'ın kadife sesi eşliğinde Yaşamaya Dair'le Nazım Hikmet'i andık yeniden. Oyun hala devam ettiği için postumu yayınlamakta acele etmek istedim, bu eşsiz oyunu izlemek için siz de vakit kaybetmeyin bence. Başka mekanlarda da gösterimi varmış bu oyunun ama bence izlemek için en güzel mekanmış Ali Paşa Han'ı. Girer girmez mekanı keşfetmeye çalışmak, küçük çay ocağından söylediğimiz çayın kokusu eşliğinde (kahve de yapıyorlar ama istemek için biraz geç kaldım, oyunun başlamasına çok az kalmıştı çünkü ama kahve sevenlere özellikle tavsiye ederim oyun başlamadan önce orada kahvelerini yudumlasınlar) burada kimler kalmıştır kimbilir, demek oyun kadar heyecan verici oldu benim için. Çok geçmeden Genco Erkal ve Tülay Günal karşımızdaydılar. Genco Erkal'ın şairi yaşaması, şairin hislerini tamamen bize geçirmesi, Nazım Hikmet'in dokunacağımız kadar yakınımızda olduğu hissini verdi. Tülay Günal'ın karizması ve sesi ise atmosferi tamamlayarak bize tam anlamıyla bir şölen yaşattı. Anlatacak kelime gerçekten bulamıyorum. Şiir seven, Nazım'ı seven, tarih seven herkesin izlemesi gereken bir oyun diyerek bitirmek istiyorum.
Not: Eğer biletinizi biletix'ten alırsanız, çıktısını aldığınız biletleri gişede giriş bileti olarak değiştirmeniz gerekiyor. Bizim gibi dışarıda girmek için bekleyip sonra da bunun için zaman kaybetmeyin. Allahtan yerimiz iyiydi de çok sorun olmadı.
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak."
Dün akşam tarih kokan bir handa Genco Erkal'ın muhteşem oyunculuğu ve Tülay Günal'ın kadife sesi eşliğinde Yaşamaya Dair'le Nazım Hikmet'i andık yeniden. Oyun hala devam ettiği için postumu yayınlamakta acele etmek istedim, bu eşsiz oyunu izlemek için siz de vakit kaybetmeyin bence. Başka mekanlarda da gösterimi varmış bu oyunun ama bence izlemek için en güzel mekanmış Ali Paşa Han'ı. Girer girmez mekanı keşfetmeye çalışmak, küçük çay ocağından söylediğimiz çayın kokusu eşliğinde (kahve de yapıyorlar ama istemek için biraz geç kaldım, oyunun başlamasına çok az kalmıştı çünkü ama kahve sevenlere özellikle tavsiye ederim oyun başlamadan önce orada kahvelerini yudumlasınlar) burada kimler kalmıştır kimbilir, demek oyun kadar heyecan verici oldu benim için. Çok geçmeden Genco Erkal ve Tülay Günal karşımızdaydılar. Genco Erkal'ın şairi yaşaması, şairin hislerini tamamen bize geçirmesi, Nazım Hikmet'in dokunacağımız kadar yakınımızda olduğu hissini verdi. Tülay Günal'ın karizması ve sesi ise atmosferi tamamlayarak bize tam anlamıyla bir şölen yaşattı. Anlatacak kelime gerçekten bulamıyorum. Şiir seven, Nazım'ı seven, tarih seven herkesin izlemesi gereken bir oyun diyerek bitirmek istiyorum.
Not: Eğer biletinizi biletix'ten alırsanız, çıktısını aldığınız biletleri gişede giriş bileti olarak değiştirmeniz gerekiyor. Bizim gibi dışarıda girmek için bekleyip sonra da bunun için zaman kaybetmeyin. Allahtan yerimiz iyiydi de çok sorun olmadı.
3 Haziran 2015 Çarşamba
ARKADAŞIM GELMİŞ HOŞGELMİŞ - ADA GEZİMİZ
Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilir. Çok yakın bir arkadaşım Bursa'da yaşıyor ve fırsat buldukça birbirimizin yanına kaçıyoruz. Hem hasret gideriyoruz hem de yaşadığımız yerleri birlikte keşfediyoruz. Bu sefer arkadaşımın kaç zamandır istediği ada gezisini sonunda gerçekleştirdik. Ben de çok uzun zamandır gitmemiştim adaya, bana da çok iyi geldi.
İstanbul'da yaşayanlar ya da adaları ziyaret edenler bilir; sanki İstanbul değil de başka bir yere gelmişsiniz gibi hissettirir adalar insana. Manzarası, birbirinden güzel evleri, araç girmeyen sokaklarıyla başka bir dünya adalar...
Cumartesi günü rahat rahat kahvaltı yapalım diye öğleden sonraki vapura binmemizin daha iyi olacağını düşündüm ama çok da isabetli bir karar değilmiş bu, yazımın ileriki kısımlarında anlatacağım. Kahvaltımızı yapıp yollara düştük. Yaklaşık bir buçuk saat süren vapur yolculuğundan sonra Büyükada'ya vardık. Çarşıda vakit kaybetmeden Aya Yorgi'ye çıkalım dedik. Aslında faytona binebilirdik ama ben adalara gittiğimde faytonu hiç tercih etmiyorum. O zavallı atların dinlendirilmeden defalarca sefere çıkarıldığını duydum. Yürümeyi de severim zaten, hem de bahsettiğim sebepten dolayı arkadaşıma yürüyelim dedim. Ben de uzun zamandır gelmediğim için bizi bu kadar uzun bir yolun beklediğini unutmuşum. Sohbet ederek, gülüşerek, az kaldı diye arkadaşımı gaza getirerek Aya Yorgi'ye vardık. Manzara mükemmeldi. Yorgunluğa değdi diye düşündük.
İniş çok zor olmadı ama yetişmeyi düşündüğümüz 18:15 vapuruna yetişmek için epey bir koşturduk ama olmadı. Diğer vapur 20:20'deymiş sıkıntı olmaz yemek yeriz falan dedik ama epeyce yorulmuştuk, 20:20'ye de epeyce vardı. Sonra özel vapurlara bakalım dedik. 19:30'da varmış. Biz de kalan zamanda Büyükada'nın cici çarşısını gezdik ve Roma dondurmacısından aldığımız dondurmalarımızı yedik. Aslında fiyatları diğer dondurmacılara göre biraz yüksekti ama ben uzun zamandır tadını bu derece veren bir dondurma yememiştim.Kesinlikle muzlusunu tavsiye ederim. Güzel bir günden kalan güzel fotoğraflarla yazımı bitireyim artık :) Sevgilerle...
İstanbul'da yaşayanlar ya da adaları ziyaret edenler bilir; sanki İstanbul değil de başka bir yere gelmişsiniz gibi hissettirir adalar insana. Manzarası, birbirinden güzel evleri, araç girmeyen sokaklarıyla başka bir dünya adalar...
Cumartesi günü rahat rahat kahvaltı yapalım diye öğleden sonraki vapura binmemizin daha iyi olacağını düşündüm ama çok da isabetli bir karar değilmiş bu, yazımın ileriki kısımlarında anlatacağım. Kahvaltımızı yapıp yollara düştük. Yaklaşık bir buçuk saat süren vapur yolculuğundan sonra Büyükada'ya vardık. Çarşıda vakit kaybetmeden Aya Yorgi'ye çıkalım dedik. Aslında faytona binebilirdik ama ben adalara gittiğimde faytonu hiç tercih etmiyorum. O zavallı atların dinlendirilmeden defalarca sefere çıkarıldığını duydum. Yürümeyi de severim zaten, hem de bahsettiğim sebepten dolayı arkadaşıma yürüyelim dedim. Ben de uzun zamandır gelmediğim için bizi bu kadar uzun bir yolun beklediğini unutmuşum. Sohbet ederek, gülüşerek, az kaldı diye arkadaşımı gaza getirerek Aya Yorgi'ye vardık. Manzara mükemmeldi. Yorgunluğa değdi diye düşündük.
İniş çok zor olmadı ama yetişmeyi düşündüğümüz 18:15 vapuruna yetişmek için epey bir koşturduk ama olmadı. Diğer vapur 20:20'deymiş sıkıntı olmaz yemek yeriz falan dedik ama epeyce yorulmuştuk, 20:20'ye de epeyce vardı. Sonra özel vapurlara bakalım dedik. 19:30'da varmış. Biz de kalan zamanda Büyükada'nın cici çarşısını gezdik ve Roma dondurmacısından aldığımız dondurmalarımızı yedik. Aslında fiyatları diğer dondurmacılara göre biraz yüksekti ama ben uzun zamandır tadını bu derece veren bir dondurma yememiştim.Kesinlikle muzlusunu tavsiye ederim. Güzel bir günden kalan güzel fotoğraflarla yazımı bitireyim artık :) Sevgilerle...
BUĞDAY NİŞASTALI KEK
Nerden aklıma düştüyse un yerine pirinç unu ya da nişasta kullanabileceğim bir tarif arıyordum çoktandır. Birçok sitede bu şekilde yapılan keklere bayatlamayan kek diye de isim verilmiş ki. Benim bir kekte aradığım önemli özelliklerden birisidir bu :) Kimi tarifte tamamen buğday nişastası, kiminde de un ve nişasta karışımı kullanılmış. Ben un ve nişastayı bir arada kullanmayı daha uygun buldum ki bence kararım yerindeymiş çünkü içinde süt ya da yoğurt bulunmayan bu tarif, kekin biraz daha çabuk ufalanmasına sebep oldu. Sadece nişasta ufalanmayı daha da arttırırdı diye düşünüyorum. Neyse uzun lafın kısası eşimin bile severek yediği bir kek oldu ki o normalde bu tarz hamur işlerini pek sevmez. Gelelim tarife:
3 yumurta
1 su bardağından bir parmak eksik sıvı yağ
1 su bardağından bir parmak eksik şeker
1 pk hamur kabartma tozu ve vanilya
2 çorba kaşık kakao(isteğe bağlı)
1 su bardağından bir parmak eksik nişasta
1 su bardağından bir parmak eksik un
Yumurta ve şekeri iyice çırpıyoruz. Sıvı yağı ekleyip biraz karıştırıyoruz. Nişasta, un, hamur kabartma tozu ve vanilyayı eleyerek karışıma ekliyoruz ve karıştırıyoruz. Eğer kakaolu yapmak istiyorsanız harcın bir kısmını ayırıp ona kakao ekliyoruz ve kek kalıbına harcımızı döküyoruz. Önceden ısıtılmış 170 derece fırında 50-55 dakika pişiriyoruz. Mis gibi kekimiz hazır, afiyetler olsun :)
3 yumurta
1 su bardağından bir parmak eksik sıvı yağ
1 su bardağından bir parmak eksik şeker
1 pk hamur kabartma tozu ve vanilya
2 çorba kaşık kakao(isteğe bağlı)
1 su bardağından bir parmak eksik nişasta
1 su bardağından bir parmak eksik un
Yumurta ve şekeri iyice çırpıyoruz. Sıvı yağı ekleyip biraz karıştırıyoruz. Nişasta, un, hamur kabartma tozu ve vanilyayı eleyerek karışıma ekliyoruz ve karıştırıyoruz. Eğer kakaolu yapmak istiyorsanız harcın bir kısmını ayırıp ona kakao ekliyoruz ve kek kalıbına harcımızı döküyoruz. Önceden ısıtılmış 170 derece fırında 50-55 dakika pişiriyoruz. Mis gibi kekimiz hazır, afiyetler olsun :)
DEBORAH JEL OJE 19 NUMARA
Uzun zamandır makyajla ilgili bir post paylaşmıyorum. Bu tür paylaşımlar yerine kitap, yemek, gezi tarzında paylaşımlar yapmak daha çok hoşuma gidiyor. Ama uzun zamandır bu kadar beğendiğim bir ürün olmamıştı. Fiyatı da makul sayılır aynı kalitedeki ojelere göre. Tek katta bile güzel renk veriyor, ikinci kat daha da rengi ortaya çıkartıyor. Aslında ilk önce gülkurusu tonunda bir rengini aldım ve o kadar beğendim ki sırf tekrar bakmak için Watsons'a gittim. İki nude renk ve bu lila rengini de aldım yaza yakıştıkları için. Yine ara ara bakarım hoşuma giden rengi olursa alabilirim. Şimdi bu güzel rengi sizinle paylaşayım. Tek başına çektiğimde renk çok belli olmadı, o yüzden Handan kitabım bana rengi göstermemde yardımcı oldu :)
1 Haziran 2015 Pazartesi
KONSTANTİNİYYE OTELİ-ZÜLFÜ LİVANELİ
Uzun zamandır Zülfü Livaneli'nin son kitabını bekliyordum. Kitabın çıktığı 8 Mayıs'ta siparişini verdim ve heyecanla beklemeye başladım. Okuduğum kitabı da yarım bırakarak hemen Konstantiniyye Otelinde verilen davete icabet ettim :) Kitabımız Konstantiniyye Oteli'nin açılışı ve bunun için verilen davetle, ana karakterimiz Zehra'nın öteki dünyadaki Kontantiniyye sakinleriyle olan iletişimi ile başlıyor. Uslüp yalın, dil akıcı... Zülfü Livaneli her zamanki gibi edebiyata doyuruyor okuyucusunu. Çok değerli bilgiler barındıran, geçmişe ve günümüze değinen; siyaset, din, toplumsal değişimlerin çok güzel yansıtıldığı, okuyucuyu çağdan çağa götüren gerçekten çok güzel bir kitaptı. Yalnız şöyle bir şey demeden edemeyeceğim, ne yazık ki Serenad ve Kardeşimin Hikayesindeki gibi soluk soluğa okuduğum bir kitap olmadı. Bir de bu kadar çok karakterden ana karakteri unuttuğum zamanlar bile oldu. Karakter açısından çok dağılmış gibi geldi. Gerçi ben normalde de öyle çok fazla karakter olan kitapları pek sevmem, alışmam zaman alır. Belki de o yüzden böyle düşünüyorum. Henüz okumamış olanlara tavsiye ederim, bu akşamki güzel dolunayı da izlemeyi unutmayın derim :) Sevgilerle...
4 Mayıs 2015 Pazartesi
SERAY ŞAHİNER-GELİN BAŞI ve YİĞİT TURHAN-KADÜK
Merhabalar, okuduğum son iki kitapla karşınızdayım. Lafı çok uzatmadan kitaplarımıza geçelim. İlk kitap raflarda gördüğümden beri merakla okumayı istediğim Kadük. Yiğit Turhan'ı daha önce bırakın okumayı, duymamıştım bile. Kitabı ilk gördüğümde ön kapakta yazan "Her çocuk masum değildir" yazısı dikkatimi çekmişti. "Türk Edebiyatında korku hikayesi yok denilemeyecek artık" tarzı bir iddiasının bulunması da merakımı celbetti. Zaten korku filmlerini ve kitaplarını çok severim. Lakin umduğumu bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bir kere yazarın dili bana oldukça acemi geldi. Bir iki yerde yanlış kelime kullanımı (öğürmek kelimesi yerine böğürmek kelimesinin sıkça kullanılması), tutarsızlık (hikayede iki kardeş var; bir erkek bir kadın, yazar kitabın başında erkeği, büyük kardeş yapıyor; kitabın sonlarında ise kadın, abla oluyor). Köklü, seçkin bir ailede yetişmiş olduğu söylenen kardeşlerin sinirlendiklerindeki düşünme biçimleri kenar mahalle insanlarını aratır cinsten. Konu ise yıllardır çocuğu olmayan Leman'ın, yasadışı yollarla çocuk evlat edinmesi üzerine. Aslında hikaye fena değil, çocukların Leman'ın başına bela olması daha önce görmediğim ve beklenmeyen bir tarzda işlenmiş. Ama biraz önce bahsetmiş olduğum olumsuzluklar kitabı yeterince iyi olmaktan uzaklaştırıyor. Merak edenlere yine de tavsiye ederim.
İkinci kitabımız Seray Şahiner'in Gelin Başı. Daha önce yazarın Antabus romanını okumuştum ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da çok güzel, bir oturuşta okunabilecek bir kitap. Kısa kısa öykülerden oluşuyor. Biraz Antabus'taki konuyu andırmıyor değil. Negatif olarak söyleyebileceğim tek şey öykülerin devamını merak etmem, yani o karakterler sonrasında neler yaşadılar merak ettim. Onun dışında çok beğendim. Bol okumalı, güzel haftalar dilerim hepinize.
İkinci kitabımız Seray Şahiner'in Gelin Başı. Daha önce yazarın Antabus romanını okumuştum ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da çok güzel, bir oturuşta okunabilecek bir kitap. Kısa kısa öykülerden oluşuyor. Biraz Antabus'taki konuyu andırmıyor değil. Negatif olarak söyleyebileceğim tek şey öykülerin devamını merak etmem, yani o karakterler sonrasında neler yaşadılar merak ettim. Onun dışında çok beğendim. Bol okumalı, güzel haftalar dilerim hepinize.
21 Nisan 2015 Salı
REHA ÇAMUROĞLU-CEMİL RELOADED ve SULTAN SELAHADDİN EL KURDİ
Son zamanlarda havalar bir garip şu yaşıma geldim böyle bir bahar mevsimi görmedim (bu cümleyi de kurdum ya artık :). Cumartesi günü kısa kollu giyilecek bir hava varken ertesi gün adeta bir kış günü gibi içimizi titretti. Artık havalar ısınsa da kendimize gelsek, yeniden güneşli günlerle içimiz kıpır kıpır olsa. Bu arada bir grip salgını da hasıl oldu. Herkes hastalıktan kırılıyor, ben de bu salgından payıma düşeni aldım tabii ki. İki aydır bir iyileşiyorum bir tekrar hastalanıyorum. Umarım geçen gelişi son seferidir.
Gelelim postumuzun konusu iki güzel kitaba. Bloğumu takip edenler bilir ki Reha Çamuroğlu'nun kalemini çok beğenirim. Özellikle Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi favorimdir. Cemil Reloaded, kendisinin son romanı. Yakın tarihimize ışık tutan bir roman. Romanımızın kahramanı Cemil'in hayatı üç ayrı olasılık üzerinden anlatılmış. Romanın dili akıcı ve yalın, sahneler insanın gözünün önünde canlanıyor. Ancak Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi'nden aldığım tadı aldığımı söyleyemem. Yine de güzel bir romandı.
“Üzerimize doğru gelen, koskoca bir hiç sevgilim. Bunu demek istiyorum. Hiç örtüyor üzerimizi. Bir çığ hızıyla iniyor. Kanla, barutla, katliam videoları ve fotoğraflarıyla üzerimize iniyor. Hiçliğinde yok etmek üzere geliyor. Bugün bir şey olanlar, bir gün sonra hiç oluyor. Hiçlik tamamlanana kadar, kimlikler Matrix’in koca hiçliğinde, varmış gibi olana kadar, devam ediyor bu. Bana şu anda asla bitmeyecek döngüsel bir hiçleşme gibi geliyor bu olanlar. Obur bir hiçleşme…”
Diğer kitabımız Selahaddin Eyyübi'nin hayatını anlatan Sultan Selahaddin El Kürdi. Romanımızda, Selahaddin Eyyübi'nin gençliği, yükselişi, Kudüs'ü fethetmesi, Haçlılarla olan mücadelesi ve eşi İsmet Hatun'a olan aşkı konu edilmiş. Tarihi kitapları sevdiğim için beğendiğim bir kitap oldu. Selahaddin Eyyübi'nin etnik kimliği konusunda tartışmalara da sebep olmuş bir kitap ayrıca, ancak bu büyük komutanın hayatı hakkında bilgi edinmek için yararlı bir kitaptı.
Gelelim postumuzun konusu iki güzel kitaba. Bloğumu takip edenler bilir ki Reha Çamuroğlu'nun kalemini çok beğenirim. Özellikle Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi favorimdir. Cemil Reloaded, kendisinin son romanı. Yakın tarihimize ışık tutan bir roman. Romanımızın kahramanı Cemil'in hayatı üç ayrı olasılık üzerinden anlatılmış. Romanın dili akıcı ve yalın, sahneler insanın gözünün önünde canlanıyor. Ancak Son Yeniçeri ve Kalem Efendisi'nden aldığım tadı aldığımı söyleyemem. Yine de güzel bir romandı.
“Üzerimize doğru gelen, koskoca bir hiç sevgilim. Bunu demek istiyorum. Hiç örtüyor üzerimizi. Bir çığ hızıyla iniyor. Kanla, barutla, katliam videoları ve fotoğraflarıyla üzerimize iniyor. Hiçliğinde yok etmek üzere geliyor. Bugün bir şey olanlar, bir gün sonra hiç oluyor. Hiçlik tamamlanana kadar, kimlikler Matrix’in koca hiçliğinde, varmış gibi olana kadar, devam ediyor bu. Bana şu anda asla bitmeyecek döngüsel bir hiçleşme gibi geliyor bu olanlar. Obur bir hiçleşme…”
Diğer kitabımız Selahaddin Eyyübi'nin hayatını anlatan Sultan Selahaddin El Kürdi. Romanımızda, Selahaddin Eyyübi'nin gençliği, yükselişi, Kudüs'ü fethetmesi, Haçlılarla olan mücadelesi ve eşi İsmet Hatun'a olan aşkı konu edilmiş. Tarihi kitapları sevdiğim için beğendiğim bir kitap oldu. Selahaddin Eyyübi'nin etnik kimliği konusunda tartışmalara da sebep olmuş bir kitap ayrıca, ancak bu büyük komutanın hayatı hakkında bilgi edinmek için yararlı bir kitaptı.
“Sabır sence önemli bir erdem midir?”
Cafer’in bu sorusu Süleyman’ı sevindirdi.
“Bak,”
dedi, “sana bir hikâye anlatayım. Adamın biri çok sabırlıymış. Sabrın
sonu...Sabrın sonu...der dururmuş. Toprağı kireçliymiş. Getirmiş bir
söğüt ağacı, dikmiş toprağına. Ağaç tabii ki kurumuş. Bu geçmiş
karşısına, beklemiş yeniden yeşersin diye. Her aklına gelişinde, gitmiş,
kovalarca su dökmüş. Dualar etmiş söğüde. Beddualar etmiş. Olmamış. Ama
o sabrından vazgeçmemiş.”
“Sonra?” dedi Cafer sabırsızlıkla.
“Ölmüş,” dedi Süleyman.
“Ağaç mı?”
“Hayır, adam!”
"Peki,
el-Fadıl, söyleyebilir misin bana, niçin hayalini kurduğum mutluluğun
bir zerresi yok içimde? Niçin hayallerim gerçekleştikçe, mutluluğum
artmıyor da azalıyor? Ya en kötüsü, niçin her geçen gün kendimi daha
yalnız hissediyorum?"
“Yahudilere
ve başkalarına yaptıklarını bize yapamadılar. Öfkeleri bundan. Öfke
onların içinde. Bu Romalılar zamanından beri böyle. Bakma şimdi
Hıristiyanlar, ama o zaman da özleri aynıydı. Dünyayı kendi evleri,
herkesi de köle olarak görmek istiyorlar. Öfke ve nefret neyse. Nasıl
olur da onları yenme cüretini gösteririz. Ama asıl anlayamadığım ve beni
sinirlendiren, bizi aşağı görmeleri ve küçümsemeleri. Yukarıdan
bakışlarını gözünün önüne getir, bir mümin için sadece o bakış şirktir.
Dudaklarını büzerek, burunlarını kıvırarak. Neye dayanarak? Ne cüretle?
Emin ol, yine gelecekler. Kendini buna hazırla, çocuklarını buna
hazırla. İyi, güçlü, tecrübeli bir orduya sahip olun her zaman. Ne
bahasına olursa olsun. Bunların barış vesaire laflarına kulak asmayın.
Barış bunların dilinde zayıf zamanlarının mızmızlanma sözcüğüdür. Sakın
yanlış anlama, barış yapmayın demiyorum, yapın, elbette en hayırlısı
barıştır, ama unutmayın, onlar için barış, yeni bir savaşa hazırlığın
adıdır."
1 Nisan 2015 Çarşamba
KARANLIK 31 MART
Her ay içimizi kaldıran bir olay yaşamadan geçiremiyoruz. Sürekli yüreğimizde bir sızı, boğazımızda bir yumru hazır duruyor. Ülkemizin üzerinden bu karanlığın kalktığı günleri en kısa zamanda görürüz inşallah. Başına silah doğrultulmuş, ağzı bantlanmış savcımızın görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. Ailesini, çocuklarını düşünüyorum, söyleyecek bir şey bulamıyorum, susuyorum. Başımız sağolsun...
16 Mart 2015 Pazartesi
J.D. SALINGER - ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR
Merhabalar, yine genelde herkesin çok beğendiği ama benim zevk almadığım bir kitapla karşınızdayım. Keşke fotoğrafta görüldüğü gibi keyifle okuduğum bir kitap olsaydı. Fotoğrafı da kitabı aldığım ilk gün çekmiştim ve kitaptan oldukça ümitliydim. Sonuç benim için hüsran, yaklaşık bir ayda bitirebildiğim bir kitap oldu. Bırakmak istemediğim için sonuna kadar okuduma ama özellikle sonuna doğru ders kitabı çalışır gibi kaç sayfa kaldı diye bakıp durdum. İsminden dolayı ben daha çok çocukluk anılarıyla ilgili bir kitap olduğunu düşünmüştüm amma velakin öyle çıkmadı. Kitap, ergenimiz Holden'ın okuldan atılması sonucunda eve gitmemeye karar vermesi ve onun sonucunda yaşadıkları, olaylar esnasında düşündüklerini konu almış. Holden karakteri de inanılmaz kötümser geldi bana ve onun her şeye atarlı yaklaşımı içimi sıktı. Ekşi sözlükte okuduğum yorumlardan birinde, bu kitabı kaç yaşında okuduğunuz onun hakkında yaptığınız yorumu değiştirir şeklinde bir şey denilmiş belki de haklı belki de karakterin yaşında olduğum zamanlar bu kitabı okusaydım, onun bu atarlı halleri hoşuma giderdi ama açıkçası beni sarmadı. Tabii ki zevkler ve renkler tartışılmaz...
14 Şubat 2015 Cumartesi
KADINA ŞİDDETE HAYIR!!!
Dünden beri bu sayfayı bir açıp bir kapatıyorum. Bu yazıyı hazırlamak bu kadar zorken, o kızcağızın neler yaşadığını düşünmek bile bu kadar zorken... Son yıllarda kadına şiddet %300 artmış... Belki de bunlar sadece yaralama ve ölümle sonuçlanan olaylardan edinilen verilerle ulaşılan sonuç, bu oran kapalı kapılar ardında yaşanan olayların eklenmediği bir oran ama bu oran bile o kadar ürkütücü ki.
Bu olayı duyduğumdan beri aklımdan o kızcağız, kızın ailesi çıkmıyor. Evlat kaybetmek yeterince zorken, onu bu şekilde kaybetmek... Dünden beri sosyal medyada yazılan birçok yorum okudum ve genelin görüşü hemen idamın geri gelmesi, ancak unutuyorlar ki varolan cezaları bile bu kişilere uygulamayan bir ülkede yaşıyoruz. Küçücük bir kıza tecavüz eden 20 tane insan müsveddesi iyi hal indirimi alabiliyor bu ülkede ve kızın psikolojisi etkilenmemiş diye bir rapor verilebiliyor. Döverek öldürülen Ali İsmail'e meğerse öldürmek kastıyla vurulmamış diye sonuç çıkabiliyor. Kediye eziyet ederek öldüren gence (!) 100 lira para cezası verilebiliyor. Önceki iki karısını öldürmüş üçüncü bir kurban arayan bir mavi sakal televizyona çıkıp bunları gülerek anlatabiliyor. Hangi ülkede yaşadığımızı unutuyoruz, hakkaniyetle olan cezalar uygulansa adamlar demez yaparım 3-5 yıl yatarım sonra işime bakarım, yine yaparım yine çıkarım. Bu insanları tekrar insanların arasına salmakta beis görmeyen devlet sizce bu kişileri cezalandıracak mı? Kadın kahkahayla gülmemeli, kadın fıtratına ters işlerle uğraşmamalı, kadın üç ve daha çok çocuk doğurmalı, kadın hamileyken ortalıkta dolaşmamalı, annen bile olsa diz kapağının üstü tahrik eder diyenlerin yaşadığı bir ülkedeyiz... Kimbilir kız ne yapmıştır, o saatte evinde otursaymış, açık giyinmiştir, kırmızı ruj sürmüştür, gülümsemiştir diye düşünenlerin olduğu bir ülkedeyiz... Birisi yazmış mesela aileler çocuklarını uzaktaki üniversitelere gönderiyorlar bu tür olaylar oluyor diye. Ama bakıyoruz ki Özgecan ailesinin olduğu şehirde okuyor. Özgecan'ın başı açık, makyaj yapıyor; Fatma Nur Çelik kapalı, muhafazakar bir kız. Özgecan genç, güzel bir kız; evine giren hırsızın tecavüzüne uğrayan Ayşe nine 97 yaşında. Tecavüze uğrayan köpeğin ağlayan fotoğrafı vardı sosyal medyada yaklaşık birkaç ay önce. Örnekler o kadar çok ki... Yani kimse bana kız ne yapmıştır demesin bir şey yapmasına gerek yok görüldüğü gibi. O yüzden bu tür olaylarda artık kadında suç aramayı bırakın, kimse tecavüzü hak E DE MEZ!!!
Bu olayı duyduğumdan beri aklımdan o kızcağız, kızın ailesi çıkmıyor. Evlat kaybetmek yeterince zorken, onu bu şekilde kaybetmek... Dünden beri sosyal medyada yazılan birçok yorum okudum ve genelin görüşü hemen idamın geri gelmesi, ancak unutuyorlar ki varolan cezaları bile bu kişilere uygulamayan bir ülkede yaşıyoruz. Küçücük bir kıza tecavüz eden 20 tane insan müsveddesi iyi hal indirimi alabiliyor bu ülkede ve kızın psikolojisi etkilenmemiş diye bir rapor verilebiliyor. Döverek öldürülen Ali İsmail'e meğerse öldürmek kastıyla vurulmamış diye sonuç çıkabiliyor. Kediye eziyet ederek öldüren gence (!) 100 lira para cezası verilebiliyor. Önceki iki karısını öldürmüş üçüncü bir kurban arayan bir mavi sakal televizyona çıkıp bunları gülerek anlatabiliyor. Hangi ülkede yaşadığımızı unutuyoruz, hakkaniyetle olan cezalar uygulansa adamlar demez yaparım 3-5 yıl yatarım sonra işime bakarım, yine yaparım yine çıkarım. Bu insanları tekrar insanların arasına salmakta beis görmeyen devlet sizce bu kişileri cezalandıracak mı? Kadın kahkahayla gülmemeli, kadın fıtratına ters işlerle uğraşmamalı, kadın üç ve daha çok çocuk doğurmalı, kadın hamileyken ortalıkta dolaşmamalı, annen bile olsa diz kapağının üstü tahrik eder diyenlerin yaşadığı bir ülkedeyiz... Kimbilir kız ne yapmıştır, o saatte evinde otursaymış, açık giyinmiştir, kırmızı ruj sürmüştür, gülümsemiştir diye düşünenlerin olduğu bir ülkedeyiz... Birisi yazmış mesela aileler çocuklarını uzaktaki üniversitelere gönderiyorlar bu tür olaylar oluyor diye. Ama bakıyoruz ki Özgecan ailesinin olduğu şehirde okuyor. Özgecan'ın başı açık, makyaj yapıyor; Fatma Nur Çelik kapalı, muhafazakar bir kız. Özgecan genç, güzel bir kız; evine giren hırsızın tecavüzüne uğrayan Ayşe nine 97 yaşında. Tecavüze uğrayan köpeğin ağlayan fotoğrafı vardı sosyal medyada yaklaşık birkaç ay önce. Örnekler o kadar çok ki... Yani kimse bana kız ne yapmıştır demesin bir şey yapmasına gerek yok görüldüğü gibi. O yüzden bu tür olaylarda artık kadında suç aramayı bırakın, kimse tecavüzü hak E DE MEZ!!!
12 Şubat 2015 Perşembe
ÜÇ KİTAP
Havalar epeyce soğuk gidiyor bugünlerde. Dışarıda boza satan satıcının sesi eşliğinde size bu yazıyı hazırlıyorum. Kış zor bir mevsim olsa da insana huzur veren bir yanı da yok değil. Kışa en çok yakışan ise güzel bir kitap ve mis kokulu bir kahve değil midir?
Size bugün sessiz dostlarımızdan üç tanesini tanıtacağım. Üç kitabın da yazarlarıyla ilk kez tanışıyorum ve hiçbiri hayalkırıklığı yaratmadı bende. Tol ile başlayayım, babasını hiç tanımamış kahramanımızın bir tren yolculuğunda babasının hikayesini öğrenmeye çalışmasıyla ilgili bir kitap. Bu cümle kitabı anlatmak için kesinlikle yeterli değil. Dili çok iyi bir kitap, cümle kuruluşları, sıralanışı oldukça ustaca ancak hikayenin bütünlüğünden yer yer kopulmuş gibi geldi bana. Son kısımlarda özellikle bir kopukluk vardı. Ancak okuduğuma sevindiğim bir kitap oldu. Farklı bilgiler öğrendim ve okurken zevk aldım. Gelelim ikinci kitabımız Antabus'a; Seray Şahiner, aylık Ot dergisinde yazıları yer alan bir yazar. Aslında Ot dergisini takip ediyorum ama kitabı olduğunu Elif Hocamızın kurucusu olduğu Kitap Okuyorum (facebook) sayfasında kendisinden duydum. Tavsiyelerine güvendiğim için hemen edindim. Kitapta üçüncü sayfa haberlerine konu olan kadına şiddet konusu iki sonla işlenmiş. Bu kadar dramatik bir konu esprili ve çarpıcı bir şekilde nasıl işlenir diye merak ediyorsanız kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Sonuncu kitap Emrah Serbes Erken Kaybedenler ise ergenlik çağındaki erkek çocukları, onların hayata bakış açısı, kendilerine göre sıkıntıları esprili bir şekilde anlatılmış. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ilginç bir kitaptı. Tavsiye olunur. Sevgilerle...
Size bugün sessiz dostlarımızdan üç tanesini tanıtacağım. Üç kitabın da yazarlarıyla ilk kez tanışıyorum ve hiçbiri hayalkırıklığı yaratmadı bende. Tol ile başlayayım, babasını hiç tanımamış kahramanımızın bir tren yolculuğunda babasının hikayesini öğrenmeye çalışmasıyla ilgili bir kitap. Bu cümle kitabı anlatmak için kesinlikle yeterli değil. Dili çok iyi bir kitap, cümle kuruluşları, sıralanışı oldukça ustaca ancak hikayenin bütünlüğünden yer yer kopulmuş gibi geldi bana. Son kısımlarda özellikle bir kopukluk vardı. Ancak okuduğuma sevindiğim bir kitap oldu. Farklı bilgiler öğrendim ve okurken zevk aldım. Gelelim ikinci kitabımız Antabus'a; Seray Şahiner, aylık Ot dergisinde yazıları yer alan bir yazar. Aslında Ot dergisini takip ediyorum ama kitabı olduğunu Elif Hocamızın kurucusu olduğu Kitap Okuyorum (facebook) sayfasında kendisinden duydum. Tavsiyelerine güvendiğim için hemen edindim. Kitapta üçüncü sayfa haberlerine konu olan kadına şiddet konusu iki sonla işlenmiş. Bu kadar dramatik bir konu esprili ve çarpıcı bir şekilde nasıl işlenir diye merak ediyorsanız kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Sonuncu kitap Emrah Serbes Erken Kaybedenler ise ergenlik çağındaki erkek çocukları, onların hayata bakış açısı, kendilerine göre sıkıntıları esprili bir şekilde anlatılmış. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ilginç bir kitaptı. Tavsiye olunur. Sevgilerle...
5 Ocak 2015 Pazartesi
İKİ KİTAP (BALIK İZLERİNİN SESİ VE ZLATA'NIN GÜNLÜĞÜ)
Buket Uzuner'in; Kumral Ada Mavi Tuna, Gelibolu, Su ve İki Yeşil Su Samuru kitaplarını severek okumuştum. Balık İzlerinin Sesi ise değişik bir kitaptı. İlk başladığımda ilginç geldi, bir grup seçkin insanın biraraya getirilerek bir projeye dahil edilmesi, aralarındaki diyaloglar, farklı farklı konulardan bahsetmeleri ilgimi çekti ama sonra epey bir tuhaflaştı. Gerçek mi değil mi belli olmayan sahneler, seçkin insanların seçkin mi deli mi olup olmadıkları derken ben biraz koptum :) Güzel, vurucu cümleler vardı kitapta. 93 yılında Yunus Nadi roman ödülünü kazanmış bir kitap. Benim sevdiğim bir tarzda değildi ama ilginç de gelmedi değil neyse Buket Uzuner'in bu kitabını okumadım demem en azından :)
"Şimdi şu anda bu satırların iç dökümünde bir kez daha anladım ki yaşananların bir başkasına aktarılması sırasında yitenler, yaşananların özüdür ve aktarılanlarsa olayların kupkuru bir iskeletidir ancak... aktarma biçimi ve yöntemi ne olursa olsun, bir olayı yaşamamış birisine aktarma arzusu en iyimser üst noktasında bile yalnızca bir fantazya olarak kalır. bir nanik... kaldı ki aynı olayı birlikte yaşadıklarımızla bile..."
"Eylemler, tıpkı başlıklar gibidir, dedim. Hiçbir şeyi açıklamazlar!"
Zlata'nın Günlüğü'ne gelirsek, Bosna Savaşı sırasında küçük bir çocuk olan Zlata Filipovic'in yaşadıklarını anlatan bir kitaptı. Zlata'nın kendi günlüğü olduğu için anlatım yalın ve oldukça anlaşılırdı. Günlükten, savaşın küçük bir kızın hayatını ne denli değiştirdiğini, bu sırada çocuğun hep çocuk kaldığını görebiliyoruz. Bitirdikten sonra umarım bir daha hiçbir çocuğun, savaşla ilgili satırlar barındıran bir günlüğü olmaz demek geldi içimden sadece.
"Neden biz kendi kendimize iyiyken, politika bizi sefalete sürüklüyor? Neden bizi ayrıştırmak istiyorlar?"
"Hayat bu değil diyorum içimden, yaşar gibi yapıyoruz."
"Neden benden barışı ve çocukluğumu çaldıklarını kendime soruyorum."
"Şimdi şu anda bu satırların iç dökümünde bir kez daha anladım ki yaşananların bir başkasına aktarılması sırasında yitenler, yaşananların özüdür ve aktarılanlarsa olayların kupkuru bir iskeletidir ancak... aktarma biçimi ve yöntemi ne olursa olsun, bir olayı yaşamamış birisine aktarma arzusu en iyimser üst noktasında bile yalnızca bir fantazya olarak kalır. bir nanik... kaldı ki aynı olayı birlikte yaşadıklarımızla bile..."
"Eylemler, tıpkı başlıklar gibidir, dedim. Hiçbir şeyi açıklamazlar!"
Zlata'nın Günlüğü'ne gelirsek, Bosna Savaşı sırasında küçük bir çocuk olan Zlata Filipovic'in yaşadıklarını anlatan bir kitaptı. Zlata'nın kendi günlüğü olduğu için anlatım yalın ve oldukça anlaşılırdı. Günlükten, savaşın küçük bir kızın hayatını ne denli değiştirdiğini, bu sırada çocuğun hep çocuk kaldığını görebiliyoruz. Bitirdikten sonra umarım bir daha hiçbir çocuğun, savaşla ilgili satırlar barındıran bir günlüğü olmaz demek geldi içimden sadece.
"Neden biz kendi kendimize iyiyken, politika bizi sefalete sürüklüyor? Neden bizi ayrıştırmak istiyorlar?"
"Hayat bu değil diyorum içimden, yaşar gibi yapıyoruz."
"Neden benden barışı ve çocukluğumu çaldıklarını kendime soruyorum."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























